Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

31. Bölüm Hayvanı Evcilleştirmek

Çevirmen: Clumsy / Editor: Clumsy

“Sayın belediye başkanı,” dedi Rufus, “astral boşluğu araştırmamızı istemediğinizden emin misiniz?”

“Bunu düşündük,” dedi belediye başkanı, “ama biz o astral boşluğa uzanan bir açıklığı olan nice yerden yalnızca bir tanesiyiz. Diğer açıklıklarda da benzer sorunlar yaşanıyor mu bilmiyoruz ve herhangi bir hatanın bedeli ağır olacaktır.”

“Sağduyulu yaklaşımınıza saygı duyuyorum, Başkan Bey,” dedi Rufus. “Söz verdiğim üzere Yeşiltaş’a ulaştığımızda mektuplarınızı Macera Derneği ve Büyü Derneğine teslim edeceğim.”

“Teşekkür ederim.”

Belediye başkanı, gitme hazırlıkları yaptıkları sırada grupla handa buluşmuştu. Anisa yük aracını ve onu çeken hayvanları kilisesine götüreceğini söylemiş, Rufus da onunla tartışmaya tenezzül etmediği için yolculuğu yaya gerçekleştirmek zorunda kalmışlardı. Hiram da belediye başkanının yanındaydı.

“Hoşça kalın maceracılar,” dedi belediye başkanı, “ve sana bir kez daha teşekkür ederim, Jason. O yaratıklar köye girseydi neler olurdu düşünmek bile istemiyorum.” 

“Hiç endişe etme, Greg,” diyen Jason, önce belediye başkanıyla, sonra da Hiram’la el sıkıştı. “Senin için yapabileceğim herhangi bir şey varsa söylemen yeterli,” dedi Hiram. 

“Ehh, başka bir öz bulacak olursan…” dedi Jason. “Tüm o canavarları yağmaladım ve tek özü de sen aldın.”

“Falan filan,” dedi Hiram. “Bir öz daha bulursam bende kalır. Tek bir torunum yok sonuçta, anlarsın ya.”

Jason bir kahkaha patlattı.

 "Bir dahaki gelişimde beni onlarla tanıştırmak zorundasın o zaman,” dedi.

“Pek uzun sürmez,” dedi Farrah. “Macera Derneği ceza niyetine devriye sözleşmeleri ayarlar ve…”

Derken bir elini Jason’ın omzuna yerleştirdi. “…bunun da çenesi bayağı düşük.”

“Hey,” diyen Jason’ın yüzüne sahte bir acı çöktü.

Ardından grup yola koyularak yürümeye başladı. Zorlu çöl topraklarında yük aracıyla yaptığı yolculukta da pek rahat edemeyen Jason için hava hoştu. Köyden yayan çıkan grubu gören herkes ya el sallıyor ya da birkaç veda sözcüğü sıralıyordu.

“Burada sadece iki gün geçirdik,” diye mırıldandı Farrah.

“Gökten canavar yağmaya başladığında burada olmamanız benim suçum değil,” dedi Jason.

Normal şartlarda taşocağı taşımacılığı için kullanılan güney yolu boyunca ilerleyen grup, gür yeşillikleri arkada bırakarak çölün çorak topraklarına geçiş yapıyordu. Jason, kurak sahalara katlanmak zorunda kaldığı son sefere kıyasla çok daha rahattı. Köyü koruma görevinden aldığı ödül, tam da ihtiyaç duyduğu şeydi.

-----------------------------------------------------

Öğe: [Vaha Bilekliği] (demir kademe, az rastlanır)

Kişisel bir vaha bereketi bahşetmek adına su timsali gücünden yararlanan bir bileklik (aksesuar, bileklik).

Etki: Takan kişiyi serin ve ferah tutar. Bileklik enerjisi, iklime bağlı olarak değişen oranlarda tükenir.

Etki: Alınan ateş ve ısı hasarını azaltır. Bu süreç bileklik enerjisini hızla tüketir.

Etki: Bilekliğin enerjisini tamamen yenilemek için bir su timsali cevheri kullanılabilir.

-----------------------------------------------------

Bileklik, küçük, yuvarlak taşlarla örülmüş bir kordondan oluşuyordu. Jason, safiri andıran su timsallerinden biriyle taşlara ilk dokunduğunda taşlardan birinin yok olduğunu görmüştü. Ardından tüm taşlar kum sarısından parlak maviye dönmüştü ve cevherin büyüsü tükendiğinde yavaş yavaş ilk hallerine döneceklerdi.

Jason, bilekliğin ferahlatıcı etkisi altında mutlu mesut yoldaşlarına ayak uyduruyordu. Güneşe küfretmekle meşgul olmadığı için çorak çöl topraklarının hakkını verebiliyordu. Buranın Orta Avusturalya’nın bazı kesimlerinden pek de farkı yoktu.  

Kavurucu güneşin ve taş dolu ağır yük araçlarının etkisiyle sıkışıp sertleşmiş, açık bir yolda ilerliyorlardı. Yeşil mermerlerle dolu yük araçları da onlarla aynı yolu izlerken diğer taraftan gıda yüklü araçlar yaklaşıyordu.

“Yoldaşının adını Colin mi koydun gerçekten?” dedi Gary, yürürken. “Aynen, sana söyledim ya,” dedi Jason.

“Biraz daha göz korkutucu bir isim koymalıydın, ‘Tüketici’ gibi bir şey mesela.”

“Gary,” dedi Jason, “Kana susamış bir kıyamet yaratığından bahsediyoruz. Yeterince göz korkutucu zaten.”

Farrah, Gary ve Jason sohbet ede ede yürürken Rufus hala Anisa’yla yüzleşmelerinin etkisiyle içine kapanıktı.

“Yaşaması bu denli zor bir ortamda bu kadar rahat olabilmek de biraz tuhaf doğrusu,” dedi Jason.

“Kıyıya yaklaştıkça daha da kötüleşiyor,” dedi Farrah. “Hiç değilse burada biraz çim, tek tük de ağaç görebiliyorsun. Oradaysa sadece sonu gelmez, cansız kumlar var. Güneş her zerrelerini kavurmuşçasına kuru ve ölüler."

“Neşe saçtın resmen,” dedi Jason.

“O şartlarda yürümemiz gerekmeyecek,” dedi Gary. “Nehre ulaşıncaya dek güneye ineceğiz, oradan da batı kıyısına giden bir tekneye bineceğiz.”

Derken grubun karşısına köye taze meyve taşırken tekerleği yerinden oynayan bir yük aracı çıktı. Gary ve Farrah aracı tamir ederken Jason ve Rufus ikilisi de dökülen meyveleri topladı. Gary, tekeri onarmak için döküm yeteneklerinden birini kullandı. Ve Farrah, Gary tekeri yerine oturtabilsin diye Jason’ı ürkütecek insanüstü bir kuvvetle aracı kaldırdı. Hiç değilse Gary’nin tipinden çılgınca bir gücü olduğu anlaşılıyordu. Ama Farrah’ta da benzer bir güç olduğunu görmek, afallatıcı derecede tutarsız geliyordu.

“Neyin var senin?” diye sordu Farrah, Jason’a.

“Sen bir çeşit büyücü değil miydin,” dedi Jason. “O güç de neyin nesiydi?”

“Birkaç büyü yapıyorum evet,” dedi Farrah, “ama insanların özel saldırılara yatkınlığı vardır. Çoğunlukla içli dışlıyız, büyüler de bana birazcık esneklik sağlıyor, hepsi bu.”

“Benim tek bir büyüm bile yok,” dedi Rufus. “Farrah’ta bu kadar çok olması alışılmadık bir durum.”

Yük aracı onarılınca minnettar sürücü, bir çeşit sulu kavun ikram ederek uzaklaştı. Jason, Rufus ve Farrah birer dilim alırken Gary, kavunun kalanını mideye indirdi. Sonrasında Rufus, gün boyunca olduğundan birazcık daha az karamsar görünmeye başladı.

“Çölün ortasında o taze meyveleri nereden buluyorlar ki?” diye sordu Jason. “Çok yakında kendi gözlerinle görürsün,” dedi Rufus.

Grup yeniden yola koyulurken Jason, Rufus’un yanına geçti.

“Biraz hassas bir soru soracağım,” dedi usulca. “Neymiş o soru?” dedi Rufus.

“Şey,” dedi Jason, tereddütle, “demir kademe olmak bedende bazı değişikliklere yol açıyor, öyle değil mi?”

“Evet, öyle.”

“Şey ben… dört gündür tuvalete çıkma ihtiyacı duymadım. Çalı labirentindeyken çaktırmadan işeyivermiştim ama o günden beri tık yok.”

Rufus bir kahkaha patlatarak diğer üyelerin de dikkatini çekti. “Cidden mi?” dedi Jason.

“Bu çok normal,” dedi Rufus. “Bedenin artık hiçbir şeyi boşa harcamıyor; hemen hemen her şeyi yakıt olarak kullanıyor.”

“Bir ay boyunca bir ağaç kovuğunda yaşamak zorunda kalan bir adamın namını işitmiştim.”

“Bu bir efsane,” dedi Farrah.

“Hayır, o adamı tanıyan bir adamı tanıyorum,” dedi Gary.

“Tabii ki buna inanırsın,” dedi Farrah. “Bay ‘Kutuda ne olduğunu kontrol etmeme gerek yok.’”

“Yine mi aynı mesele? Vivienne’in bize ihanet edeceğini nereden bilecektim?” diye sordu Gary.

“Gün gibi ortadaydı çünkü,” dedi Farrah. “Ve bunu yapacağını sana söylemiştik.”

“Evet söylemiştik,” diye katıldı Rufus.

“Siz ikiniz romantizmden ne anlarsınız zaten!” dedi Gary.

Akşam çökmek üzereyken grup, ten rengi çöl taşlarından oluşan devasa duvarlarla çevrili bir kasabaya ulaştı. Her tarafında büyük kapıların bulunduğu kare bir yapıydı. İçeride çoğunlukla aynı yumuşak tuğlalarla inşa edilmiş yapılardan oluşan bir kasaba vardı. Yapılar, kasaba kapılarından geniş, düz yollarla bağlanan devasa, merkezi bir meydanın etrafında şekillenmişti. Meydan, yerel yeşil taşları taşıyan araçlarla tıklım tıklım doluydu.

“Burası bu bölgedeki tüm yeşil mermerlerin ana dağıtım noktası,” diye açıkladı Farrah. “Bölge boyunca bizim kaldığımıza benzer köyler bulunuyor. Buradaki her şey güneye götürülüp mavnalarla nehrin aşağısına taşınıyor.” 

“Köyün adının Dört Numaralı Kuzeydoğu Taş Ocağı Köyü olduğunu söylediklerinde daha fazlası olduğunu anlamıştım zaten,” dedi Jason.

“Köy deyip geçmelerine şaşmamalı,” dedi Gary.

“Bu devasa duvarlar ne ayak?” diye sordu Jason. Kasabayı çevreleyen duvarlar en aşağı yedi metre yükseklikte ve aşağı yukarı üç metre kalınlıktaydı.

“Canavar akınları için,” dedi Rufus. “Canavar akını da ne demek oluyor?” diye sordu Jason. 

“Her on yılda bir,” diye açıkladı Rufus, “canavarların belirme oranında büyük bir artış meydana geliyor. Bu tüm dünya çapında, tamamen aynı anda gerçekleşiyor. Bütün köyler bu tarz tahkim edilmiş şehirlere tahliye ediliyor, buranın büyük oranda boş olma sebebi de bu. Köylerde kimse kalmayınca canavarlar da çoğunlukla oralara dokunmuyor.”

“Peki son canavar akınının üzerinden ne kadar geçti?” diye sordu Jason. “On bir yıl,” dedi Rufus. 

“Hiçbir zaman tamı tamına on yıl geçmez,” dedi Farrah. “Sekize inebilir ya da on üçe çıkabilir. Son birkaç sefer bayağı geç gerçekleşti.”

Geceyi geçirmek için bir han bulmalarına gerek yoktu. Kasabanın büyük bir kısmı baskınlar esnasında köylüler tarafından kullanılan geçici barınaklardan oluşuyordu, haliyle gelip geçenlerin kullanımına açıklardı. Bu kişiler çoğunlukla bir taraftan diğerine taş ya da gıda taşıyanlardı. Rufus, grubu kaydolmaları için meydana yönlendirdi ve orada da sıfır maliyetle temel konaklama imkanı sağlandı. Kendilerine atanan basit, taş yapıyı buldukları esnada Rufus, Jason’a yanaştı.  

“Karanlık çökmesine birkaç saat daha var,” dedi Rufus. “Biraz benimle gelsene.”

Ardından ikili, sessizce ilerlemeye başladı. Kasanın kıyısına geçip sıra sıra merdivenden birine tırmanarak batı duvarının tepesine ulaştılar. Rufus ufka bakmak için duraksarken Jason da hemen arkasına geçti.

“Demek doğru düzgün ilk canavarınla çarpıştın,” dedi Rufus.

“Köpgeçlerin kudretli hamsterlardan zorlu olduğu kesin,” dedi Jason. Rufus kafasını çevirerek göz ucuyla Jason’a baktı.  

“Bir şeyleri tanımlama gücün canavarları da mı kapsıyor?” “Sadece isimlerini.”

Rufus yeniden çöle döndü. 

“Yeteneklerini nasıl geliştireceğini öğrenme zamanın geldi,” dedi. 

“Aslına bakarsan,” dedi Jason. “Elimde bir sürü canavar çekirdeği var. Anlaşılan yeteneklerimi geliştirebiliyorlarmış.”

Rufus yan dönerek Jason’a keskin bir bakış attı. “Henüz kullanmadın, değil mi?”

“Hayır, size sormak için bekliyordum,” dedi Jason. “Yan etkileri olabilir diye düşündüm. Tepkine bakılırsa gerçekten de varmış herhalde.”

Rufus rahat bir nefes aldı.

“Sevindim. Sana söylemiş olmalıydım ama canavarları yağmalama yeteneğin olduğunu unutmuşum. Şanslısın; bu nadir bir güç.”

“Bunu yapabilen tek kişi ben değilim yani?”

“Değilsin ama çok imrenilen bir yetenek. Seni kıskanmaya başlıyorum,” dedi Rufus.

“İnsanların yetenekleri herkesten hızlı gelişmiyor muydu?” diye sordu Jason. “Ben hariç herkesin yani, ben insan değilim sonuçta. Ki bu bana hala ağır geliyor.”

“İnsan olmanın kendince avantajları var,” diye kabullendi Rufus.

“E hadi, böbürlensene,” dedi Jason. “Peki ya bana yeteneklerimi nasıl geliştireceğimi anlatmaya ne dersin, bu sayede siz üçünüze yetişmeye çalışabilirim.”

“Biz bunun için varız zaten,” dedi Rufus. “Yeteneklerini geliştirmenin iki yolu var. İlki canavar çekirdeği kullanmak. Tükettiğin her çekirdek, yeteneklerini birazcık, yalnızca azıcık geliştirir. Bronz kademeye ulaşmak için yüzlerce demir kademe çekirdek gerekir ki bu insanlar için böyle. Geri kalanlar için daha da fazlası gerekli. Demir kademe olduğunda demir, bronz kademe olduğunda bronz çekirdek gerekir derken bu böyle uzar gider. Fakat bu yöntemi asla ama asla kullanmamalısın.”

“Niye, canavara falan mı dönüşürüm?”

“Hayır,” dedi Rufus. “Yeteneklerini arttırmanın iki yolu var dedim ya. Arttırmak için canavar çekirdeği kullandığın her seferde ikinci yolu daha az etkili hale getirirsin. Etki ilk etapta minimal olsa da kullandığın her çekirdekle potansiyelini azaltırsın. Benim olduğum noktaya, yani bronz kademenin sonuna çekirdek kullanarak ulaşırsan o noktada senin için işe yarayan tek şey çekirdek olur. Ve bronz kademe pek de yüksek sayılmaz.”

“Çekirdek kazanmak için daha çok canavar avlasam olmaz mı?” diye sordu Jason.

“Yapabilirsin,” dedi Rufus, “kimileri yapıyor da zaten. Gideceğimiz şehir olan Yeşiltaş’ta hemen hemen herkes çekirdek kullanıyor. Elinde para olduğu sürece tek bir canavarla bile karşılaşmadan bronz kademeye ulaşmanı sağlayacak kadar çekirdek satın alabilirsin. Ama her kademede ihtiyaç duyulan çekirdek sayısı artar. Gümüşe ulaşıncaya dek maliyetler hatırı sayılır ölçüde çoğalır ve süreç yavaşlar. Çoğu çekirdek kullanıcısı altına ulaşamaz.”

“İnsanlar bunu biliyorsa niye çekirdek kullanıyorlar ki?” diye sordu Jason. “Çünkü kolay ve canlarını riske atmadan çekirdek satın alabiliyorlar,” dedi Rufus. “Çoğu aristokrat ailede yalnızca birkaç tane gerçekten güçlü maceracı bulunurken geri kalanları çekirdek kullanır. Sizin dünyanızda aristokrasi var mı?”

“Tabii ki,” dedi Jason. “Zenginliğe dayalı oligarşi lehine bunu yavaş yavaş ortadan kaldırıyoruz ama yine de var.”

“Ah, peki.”

“Ee, ikinci yöntemin nesi kötü ki insanlar çekirdek kullanmayı seçiyor?”

“Bolca tehlike ve çaba barındırıyor.”

“Bahse varım onları durduran şey tehlike değildir,” dedi Jason. “Çabalamaktan kaçıyorlar, değil mi?”

“Muhtemelen,” dedi Rufus, kıs kıs gülerek. “Yeteneklerinizi geliştirmenin diğer yolu, yani gerçek yolu, üç unsurdan oluşuyor.”

Diyen Rufus, üç parmağını kaldırarak açıklamaya başladı.

“Birinci unsur talim. Kişi yalnızca fiziksel olanları değil, vücudunun tüm sınırlarını zorlamayı pratik etmeli. Dört niteliğinin ulaşabileceği sınırları zorlamalı. Kendini, bedenini ve zihnini yormalı. Çünkü sınırları zorlamak, kişiyi o sınırların ötesine geçmeye hazırlar.”

“Yani… egzersiz?”

“Evet ama sadece fiziksel egzersizlerden bahsetmiyorum. Kişi zihnini de eğitmeli. Algılama ruhsal gücün bir parçasıdır ve biz, sana algını nasıl geliştireceğini öğreteceğiz.”

“Nasıl?”

“İyi bir eğitim tekniğinin yanı sıra pratik bir beceri olan gözlem eğitimiyle. Hafıza oyunlarıyla, yapbozlarla. Zihni test eden her şey iş görür.”

“Kulağa biraz eğlenceli geldi aslında.”

“Bu iyi,” dedi Rufus. “Doğru yapılan talim, insanı tatminkar ve güçlü hissettirir. İkinci unsur da sınırları zorlamakla ilişkili ama çok daha tehlikeli bir yolla.”

“Canavarlarla savaşmak mı?”

“Canavarlarla savaşmak,” dedi Rufus. “Gerçekten sınırlarını zorlamak isteyen kişi, onları tam anlamıyla, sonuna dek zorlamalı. Ve yalnızca sahici bir tehlike, kişinin daha ileri gidebilmesine, mümkün olduğunu düşünmediği şeyleri yapabilmesine imkan tanır.”

“Biraz korkutucu olsa da anlaşılabilir. Peki ya üçüncü unsur?” diye sordu Jason.

“Meditasyon.”

“Meditasyon mu? Yani… öylece oturulup yapılan cinsten mi?”

“Evet,” dedi Rufus. “Meditasyon hayati önem taşır. Diğer iki unsur sınırları zorlamakla ilişkilidir. Meditasyonsa bu kazanımı pekiştirmekle ilgilidir. Öncekinden daha iyi olduğun o kısa anları değerlendirip onları yeni normalin haline getirdiğin kısım meditasyondur.”

“Ortada bir mantra falan var mı?”

“Kilit nokta, içinde akan büyüye odaklanmak. Büyünü hissedebiliyorsun, değil mi?”

“Evet,” dedi Jason.

“Asi bir hissiyatı var, değil mi? İçinde vahşi bir hayvan varmış gibi.”

“Evet, bir nevi,” dedi Jason. “Bir yetenek kullanmak da koşup mideye indirsin diye o hayvana bir parça et atmak gibi.”

“Yeni bir kademeye ulaştıktan sonraki hissiyat bu işte,” dedi Rufus. “Yeteneklerin geliştikçe yavaş yavaş o hayvanı kontrol altına almaya başlayacaksın. Sonra yeni bir kademeye ulaşacaksın ve baş etmen gereken eskisinden de güçlü bir hayvanın olacak.”

“Çekirdek kullanıcıları için bu süreç nasıl işliyor?”

“Onlar daha itaatkar olsunlar diye hayvanlarını uyuşturucu katılmış etle besliyorlar diyebiliriz. Hayvanları hala güçlü olsa da sahipleri onları adamakıllı kullanamıyor.”

“Öyleyse çekirdek kullanıcıları yalnızca geleceklerini baltalamakla kalmıyor, şimdiki zamanı da berbat hale getiriyorlar.”

“Aynen öyle,” dedi Rufus.

Ardından Jason’ı manzaraya karşı bağdaş kurması için yönlendirdi. Gün ışıkları son bulup günbatımı gökyüzünü turuncu ve altın renklerine bürüyünceye dek Jason’a ilk meditasyonunda rehberlik etti. Jason o noktada gözlerini açtı.

“Bilirsin ya,” dedi Jason, “sanırım buradan hoşlanmaya başlıyorum.”

O gece Jason, kendilerine tahsis edilen evdeki ufak yatağına uzanarak karakter ekranını kontrol etti.

-----------------------------------------------------

Jason Asano

Irk: Dış dünyalı.

Mevcut kademe: Demir.

Bronz kademeye yönelik ilerleme: %0 (0/4 öz tamamlandı).

Nitelikler:

[Güç] (Kan): [Demir 0]

[Hız] (Karanlık): [Demir 0]

[Ruh] (Kıyamet): [Demir 0]

[İyileşme] (Günah): [Demir 0]

Irksal Yetenekler (Dış Dünyalı):

[Arayüz] [Görev Sistemi] [Envanter] [Harita]

[Astral Yakınlık] [Gizemli Yabancı]

Özler: (4/4)

Karanlık [Hız] (3/5):

[Gece Yarısı Gözleri] (özel yetenek): [Demir 0] %04. [Gece Pelerini] (özel yetenek): [Demir 0] 02%. [Gölge Yolu] (özel yetenek): [Demir 0] %00.

Kan [Güç] (4/5):

[Kan Hasadı] (büyü): [Demir 0] %01. [Sülük Isırığı] (özel saldırı): [Demir 0] %01. [Kan Ziyafeti] (büyü): [Demir 0] %01. [Kanlı Canlı Dehşet] (yoldaş): [Demir 0] %01.

Günah [İyileşme] (3/5):

[Cezalandırma] (özel saldırı): [Demir 0] %01. [Arınma Şöleni] (büyü): [Demir 0] %00. [Günah Yiyici] (özel yetenek): [Demir 0] %02.

Kıyamet [Ruh] (1/5):

[Amansız Kıyamet] (büyü): [Demir 0] %01.

-----------------------------------------------------

Yeteneklerine bakan Jason, neredeyse hiç gelişmemiş olduklarını gördü. Bir kısmını hiç kullanmamıştı bile.

“Şu gölgelere ışınlanma işini bir denemem lazım.”