Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

26. Bölüm Su Akışı

Çevirmen: Clumsy / Editor: Clumsy

Jason yalnızca ara ara orman yürüyüşlerine çıkardı, dolayısıyla dik dağ yoluna tırmanırken yeni edindiği demir kademe nitelikleri takdir ediyordu. Farrah ve Rufus gibi bir mükemmeliyet timsali olmamış ama yine de sağlam bir adım atmıştı. Jason’ın şelale yolundaki rehberi, Hiram adında orta yaşlı-yaşlı arası bir adamdı. Hiram’ın görevi, şelalenin kaynağı olan açıklığı koruyup kollamaktı. Jason onunla önceki gece tanışmış, Hiram da gündüz vardiyasına başlarken Jason’ı da yanına almayı kabul etmişti.

Hiram, pek uzun denilemeyecek Jason’dan da kısa boylu ama fıçı göğüslü, kalın ve iri kaslara sahip bir adamdı. Jason, kısa boylu adamın kendisinden açık ara daha ağır bastığını ve kompakt gücün boşa gitmediğini tahmin ediyordu. Adam boyunun yarısı kadar bir çantayı sırtlanmış dağa tırmansa da taşıdığı ağırlığın farkında bile değilmiş gibi görünüyordu.

Devasa şelalenin yarattığı nem, dağın yamacı boyunca yayılıyordu. Farrah, Jason’a suyun yoğun bir canlılık gücü barındırdığını, bu sayede çöl güneşinin altında bile kalın gövdeli ağaçların yetişebildiğini söylemişti. Yoğun gölgelikler dağ yoluna bereketli bir gölge sağlasa da ısı hala varlığını hissettiriyordu. Çölün ısısı şelalenin nemiyle birleşince hava öylesine ağır ve yoğun hale geliyordu ki insan nefes almakta zorlanıyordu. Jason’a kalırsa bu küçük çöl parçası daha ziyade bir ormanı andırıyordu.

Yol boyunca düzenli olarak bankların yerleştirildiği mola noktaları vardı. Hiram onlara ihtiyaç duymuyormuş gibi dursa da Jason’ın varlıklarına bir itirazı yoktu. Tüm mola noktaları ağaç sıralarının şelaleyle buluştuğu noktaya yakındı ve oralarda hava daha serindi, dinlenenlere köyü izleme imkanı tanıyorlardı. Çıkış boyunca her biri bir öncekinden daha yüksekte olan bu mola noktalarındaki manzara giderek daha da harika hale geliyordu. Jason küçük bir turistik kasabada büyümüştü ve böyle bir yerden ne kadar para kaldırılabileceğini biliyordu. Yeni dünyasının pek fazla turistik faaliyet içerdiğini zannetmiyordu.

“Et yiyen canavarların faydası dokunmuyordur tabii.” “Ne dedin?” diye sordu Hiram.

“Yok bir şey,” dedi Jason. “Tekrar yola koyulalım en iyisi.”

Şelalenin dağın kenarından döküldüğü noktaya yaklaştıkça suyun gürültüsü kuvvetleniyordu. Ağaç üst sınırına yanaştıkça da ağaçlar kısalıp inceliyordu.

“Artık yaklaştık,” diye bağırdı Hiram, akan suyun sesini bastırmaya çalışarak. “Bu ağaçlar şelaleyle aşağı yukarı aynı boyda, dolayısıyla yalnızca en yakınındakiler çok fazla nem alıyor.”

Şelale sesi kakofoniye dönüştükçe birbirlerini duyabilmek için bağırmaları gerekiyordu. Yolun son kısmı, esasen dağa uzanan bir mağaraydı. Üzerine kum yapıştırılmış ahşap bir yürüyüş yolu ve yolu aydınlatan büyülü bir lamba görünüyordu. Bu da Jason’a Vane malikanesinin çalı labirentinden giriş yaptığı mağaraya dair nahoş bir hatırlatma yapıyordu.  

Jason bu köye geldi geleli ilk defa yapı malzemesi olarak ahşap kullanıldığına tanık oluyordu. Binalar taştandı, kapıları bile ahşaptan değil de dokuma kamıştandı ki bu da köydeki suç oranının yüksek olmadığının göstergesiydi.

Mağaraya girdikleri anda şelalenin gürültüsü yankılanarak arttı, bu da bağırıp çağırmayı bile nafile bir çaba haline getirdi. Mağaraya ıslaklık hakimdi ve çok dikkatli ilerliyorlardı. Hiram, Jason’ın zor yoldan deneyimlediği kaygan tahtalara layıkıyla yaklaşıyordu.

Parıldayan taş duvarlarını lamba ışığının aydınlattığı mağara bir hayli hoştu, taşların çoğu yeşil mermerdi. Nemli dış mekana kıyasla tünelde soğuk ve temiz bir hava esiyordu. Jason bu ferahlatıcı hissiyatın tadını çıkartırken ikili, uzak bir noktada görünen ışığa doğru ilerliyordu.

Tünelin ucuna yaklaştıkları anda üzerlerine serin bir sis çöktü. İkili tünelden çıkarak taş bir odaya adım attı. Jason’ın fark ettiği ilk şey, sislerin içerisinde parıldayan mavi ışık oldu. Bütün odaya sualtı hissiyatı veren bir manzaraydı.

Bir zamanlar doğal bir mağarayken sonrasında daha pratik bölümlere ayrılmış izlenimi veren bir alandı. Tavanın orijinalliğine dokunulmamış ama zemin düzeltilmiş, ıslak alanlarda çekiş sağlanabilmesi için oyuklar açılmıştı.

Odanın en dikkat çekici özelliği, aslında bir duvar olmayan arka duvardı. Odadan daha uzun ve daha derin bir tünel aracılığıyla odanın bir yerinden giren su, bir yerinden çıkıyordu. Oda genel olarak metro yerine suların ilerlediği bir metro istasyonu gibi tuhaf görünüyordu.

Suyun önüne yerden tavana dek uzanan, emniyet şeridi gibi dikey şeritlerden oluşan bir çit çekilmişti. Çitin ortasında da bir kapı vardı ama Jason, o kapıyı aşmak için bir sebep düşünemiyordu. O su, içine uzanan bir ahmağın herhangi bir uzvunu söküp alabilirmiş gibi görünüyordu.

Su, hızı sayesinde odaya saçılmaktansa rotasında ilerliyordu; dağdan çıkış yapıncaya dek yerçekimi galip gelmiyordu. Yine de az miktarda serpinti oluyor, odayı ıslak bir sisle dolduruyordu. Duvarlar ve zemin suyla kayganlaşırken Jason ve Hiram da hızla onlardan farksız hale geliyordu.

Su da bir mavi ışık kaynağıydı. Ya arkasında çok güçlü büyülü lambalar vardı ya da suyun kendisi ışıldıyordu. Jason bunu Hiram’a sorabilirdi ama suyun sesini bastıracak herhangi bir konuşma teşebbüsü nafile olurdu.

Hiram odanın yan tarafına geçtiğinde Jason, duvara monte edilmiş bir pencereyi fark etti. Pencereden dağın derinliklerindeki ikinci bir oda görünüyordu. İçerisinde de rahatça bir sandalyeye oturmuş genç bir adam el sallıyordu.

Pencerenin yanında metal bir kapı da vardı; Hiram o kapıyı açarak Jason’ı içeri soktu. İçeride iki adamın zar zor sığıştığı ufak bir antre vardı. Hiram’ın açmaya yeltenmediği ikinci bir metal kapının yanındaki duvara bir lamba yerleştirilmişti. Aralarına bir kapı, bir de odanın girişiyle suyun gürültüsü büyük ölçüde azalmıştı. Jason, kapının etrafında nemi dışarıda tutmaya yönelik bir çeşit conta olduğunu fark etti.

“Bir saniye bekle,” dedi Hiram.

Jason ufak odaya göz gezdirse de görülecek pek fazla şey yoktu. Zeminde ve tavanda düzgünce yayılmış tırnak kadar delikler vardı. Tam da deliklere bakarken dev bir fön makinesiymişçesine içlerinden sıcak, kuru hava fışkırdı.

“Gözlerini kapat,” diye bağırdı Hiram, hava akımı arasından. “Hava onları kurutacaktır.”

Jason kendisine söyleneni yaparak hava kıyafetleri ve saçını kurutuncaya dek yarım dakika kadar bekledi.

“Dağın diğer tarafından kuru çöl havasını çekiyor,” diye açıkladı Hiram, “biraz da büyü yardımıyla daha kolay kuruma sağlıyor.”

Hava akımı sona erdiğinde her ikisi de kupkuruydu. Hiram, önlerindeki kapıyı açarak içeri girebilmelerini sağladı. İçeride, pencerenin önüne yerleştirilmiş rahatça bir sandalye, birkaç dolap ve tıka basa dolu bir kitaplık vardı.

“Günaydın patron,” dedi genç adam. “Arkadaşın kim?”

“Bu Jason,” diyen Hiram, sırt çantasını gürültüyle yere bıraktı. “Bir maceracı grubuyla birlikte buradan geçiyormuş ve açıklığı görmek istemiş. Jason, bu Griff.”

“Maceracılarla geziyorsun, ha,” dedi Griff, kıskançlıkla. “Heyecan verici olmalı.”

“Kendince güzellikleri var,” dedi Jason.

Selamlaşma faslı sonlanınca Griff ayaklandı.

“Duggan’ın ne zaman döneceğine dair bir fikrin var mı, patron?” diye sordu. “Yeniden gece boyunca uyuyabilmeyi iple çekiyorum gerçekten.”

“Karısı hala iyileşme sürecinde,” dedi Hiram. “Muhtemelen bir ay daha gelmez.” Bunu duyan Griff’in omuzları düştü.

“Haftanın sonuna dek sabret, ben seninle nöbet değişirim,” dedi Hiram. “Teşekkürler patron.”

Griff buruk bir gülümsemeyle odadan ayrıldı. Jason pencereden bakarken Hiram çantasını boşaltarak içerisindeki şeyleri dolaplara yerleştirdi.

İşini bitirdiğinde, “Yakından bakmaya hazır mısın?” diye sordu.

Jason sırıtırken Hiram, öne geçerek kapıdan çıktı. Bu defa kapıdan geçişleri kurutma mekanizmasını tetiklemedi.

Hiram, “Önce dış kapı açılınca kapanmaya programlı,” diye açıkladı.

Gürültülü, ıslak odaya geri dönen ikili, çite ulaşmak için ıslak taşların üzerinde dikkatlice ilerledi. Her ikisi de sulu barlara tutunduğu sıradaysa Jason, üzerlerine işlenmiş büyülü sembolleri fark etti.

Akıntıya yaklaşmak üzerlerine su yağmasına yol açsa da Jason’ın umurunda değildi. Sıcak bir sabahta serin bir suya girmekten de öte bir ferahlık hissi yaşıyordu. Kendisini yaz günü fıskiyelerin altında koşuşturan bir çocuk gibi hissediyordu. Farrah, ona suyun büyülü olduğunu söylemişti. Ona bu tuhaf aşinalığı yaşatan şey büyü müydü, yoksa sadece tuhaf bir arazide memleket hasreti mi çekiyordu acaba?

Suyun kaynağını görebilir miyim diye şöyle bir kafasını uzatsa da su, dağın göremediği kadar derin bir noktasından geliyordu. Bu gürültüde konuşmak mümkün olmadığı için Hiram, dikkatini çekebilmek adına Jason’ı omzundan kavradı. Suyun geldiği noktayı işaret edişiyle de Jason, çitin onlara yakın tarafındaki bir tüneli fark etti. Yol ve tünel Jason’ın gün ışığını görebildiği doğrultuda suyla birlikte ilerliyordu. Jason’ın Hiram’a başıyla onay verişiyle ikili, o yöne doğru ilerlemeye başladı.

Tünel dağın dışına dek uzanıyor, oradan da sular havada alçalıyordu. İnsanların düşmesini engellemek için göğüs yüksekliğinde bir korkuluk yapılmıştı. Manzara nefes kesiciydi. Altlarında şelalenin döküldüğü havuz ve köydeki göle bağlanan kanal vardı. Tüm bunların ötesinde de uçsuz bucaksız bir çöl uzanıyordu.

Manzarayı izleyen Jason, su sesinin azaldığını fark etti. İlk etapta bana öyle geliyor olmalı diye düşündü ama sonra, Hiram’ın da kafası karışık bir şekilde su akışını izlediğini gördü. Ardından su akışının, biri devasa bir musluğu kapamışçasına hızla azalışına tanık oldular. En sonunda da akış tamamen sona erdi ve geriye sadece suyun makine yapımı bir boru kadar pürüzsüz hale getirdiği boş bir mağara kaldı.

“Böyle olması mı gerekiyordu?” diye sordu Jason, ani sessizlik içerisinde. “Hayır, böyle olmamalıydı,” diyen Hiram’ın yüzünde apaçık bir endişe vardı.

“Daha önce hiç olmuş muydu peki?” “Hayır, olmamıştı.”

“Birine haber vermeli miyiz?”

“Bu bir şelale, evlat. Herkesin fark etmiş olduğuna eminim.”

Hiram, sıcak hava akımını hiçe sayarak hala ıslak olan iç odaya döndü. Büyükçe bir anahtarla geri döndü, kapıyı açtı ve su tünelinin kavisli zeminine doğru atladı. Jason da anlık bir tereddütten sonra peşine takıldı. Hiram göz ucuyla Jason’a baksa da bir şey söylemedi.

Jason, borunun yaklaşık yirmi metre aşağısındaki açıklığı anında fark etti. Yüzeyi suyun ürettiği mavi ışıkla parıldayan devasa bir çemberdi. Çemberin içinden yağmur ormanına benzeyen bir şeyi seçebiliyordu ama çemberin çarpıklığı orayı bulanık, belirsiz kılıyordu.

“Gökyüzü mü o?” diye sordu Jason. “Orada bambaşka bir dünya mı var?” “Hiç görmemiştim açıkçası,” dedi Hiram.

O anda açıklıktan sürünen iri bir siluet göründü. Bir su tabakasından geçiyormuşçasına açıklıktan tünele doğru hantal hantal ilerliyordu. Bir köpekbalığının vücudu ve kafasına sahipti ama balık derisi yerine koyu mor ve kırmızı tonlarında kaplamalı bir kabuğu vardı. İki yanından toplam sekiz yengeç bacağı ve koskocaman bir çift kıskaç çıkıyordu. Boyu üç metreyi bulan yaratığın kıskaçları Jason’ın kafasından büyüktü.

“Bu şeylerden sık sık görür müsünüz?” diye sordu Jason. “Hayır,” dedi Hiram. “Bu ilk.”

---------------------------------------------------------

Yeni Görev: [Şelale Canavarı]

Beklenmedik bir şekilde yerel astral boşluktan bir canavar çıktı. Çoktan körü körüne bir saldırganlık evresine ulaşan canavar, karşısına çıkan herkese saldıracak. Herhangi bir zarara sebep olmadan önce mağlup edilmeli.

Amaç: [Köpgeç]’i mağlup edin. 0/1.

Ödül: Timsal.

---------------------------------------------------------

“O şeyin ne olduğu hakkında bir fikrin yoktur herhalde?” diye soran Hiram, kemerinden bir bıçak çekti.

“Adı köpgeç sanırım.”

Jason da kendi belinden yılan dişli hançerini çekti. “Bu konuda iyi misindir peki?” diye sordu Hiram.

“Değilim,” dedi Jason. “Hem de hiç.”

Çevirmen notu
Canavarın adı "shab", yani shark ve crab kelimelerini birleştirmişler. Ben de köpekbalığı ve yengeci birleştirerek köpgeç şeklinde muntazam bir uyarlama yaptım. Daha iyisini bulana kadar en iyisi bu, kusura bakmayın :D