Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

15. Bölüm Dış Dünyalı

Çevirmen: Clumsy / Editor: Clumsy

Grup taşlı çölde yürümeye devam ediyordu. Malikaneye dek izlenilmesi gereken zorlu bir yolları vardı ve Jason’ın haritalama yeteneğinin bilinci yerinde değilken bile ilerlediği yerlerin haritasını çıkarttığı anlaşılmıştı. Sert zemin engebeli olsa da üzerinde yürümek çok zor değildi.

Jason’ın envanterinde Farrah’ın kendi büyülü depolama alanından temin ettiği bir su şişesi zulası duruyordu. Şiddetli sıcakların Jason’ın durumuna hiç yardımı dokunmuyor, o da teker teker şişelerin dibini görüyordu.

Jason, sonsuz kum tepelerinden geçmektense kuru, sert toprak üzerinde yürüdükleri için minnettardı. Afrika coğrafyası hakkındaki bilgileri sınırlıydı ama zamanında Namibya’nın İskelet Sahili hakkında bir belgesel izlemişti. Anımsayabildiği kadarıyla orası fena halde kumluydu. Tabii ki başka bir dünyada işler bambaşka bir hal alabilirdi.

Diğer üyeler, yürüyüşleri esnasında Jason’a kendi dünyalarını tanıtıyorlardı. “Benim anlamadığım şey,” dedi Jason, “neden daha önce sahip olmadığım yeteneklere sahip olduğum. Benim dünyamda büyü yoktu ama bu dünyada var diye mi?”

“Emin değilim,” dedi Farrah. “Dış dünyalılar hakkında pek bilgim yok.”

“Ben şimdiye dek öyle bir şeyin var olduğunu bile duymamıştım,” dedi Gary, “o yüzden hiç bana bakmayın.”

“Ben daha önce birkaç dış dünyalıyla tanışmıştım,” diyen Rufus, Gary ve Farrah’ın homurtularıyla karşılandı.

“Ne var?” diye sordu.

“Tabii ki karşılaşmışsındır,” diye sızlandı Gary. “Bunun nesi yanlış ki?” diye sordu Rufus, bir kez daha.

“Çocukluk arkadaşın Vitesse’nin Veliaht Prensesiydi,” dedi Farrah. “Yine mi bu mesele?” diye sordu Rufus. “Ebeveynlerimin sosyalleşmeyi seçtiği kişiler benim hatam mı yani?”

“Rufus önemli biri anlaşılan?” diye sordu Jason. “Hayır.”

“Evet.”

“Evet.”

 Rufus, ikiliye sert bakışlar attı.

“Dış dünyalılar hakkında biraz bilgim var,” dedi Rufus. “Bazı büyülü kazalar yoluyla başka dünyalardan bizim dünyamıza çekilmiş kişiler. Genellikle ters giden bir çağırma büyüsü söz konusu oluyor.”

“O şeytani tarikat hanımının oğlu yapmış işte,” dedi Jason. “Beni büyü zımbırtısını bozmakla suçlamıştı.”

“Çoğunlukla öyle olur,” dedi Rufus. “Bildiğim kadarıyla yani. Bu konuda uzman değilim.”

“Bu olay bir isim koyulacak kadar sık mı gerçekleşiyor yani?” diye sordu Jason.

“Anladığım kadarıyla bu bizimki gibi büyü gücü yüksek dünyalarda gerçekleşebilen bir şey,” dedi Rufus. “Bundan öte bir bilgim yok gerçekten.”

“Eve dönmemin bir yolu var mı peki?” diye sordu Jason.

“Emin değilim,” dedi Rufus. “Varsa da bırak seninkini, bizim seviyemizi bile aşan bir büyü gerektirir muhtemelen.”

Jason hayal kırıklığı içerisinde başını eğdi.

“Jason, bahsedeceklerim sana tanıdık gelirse söyle lütfen,” dedi Rufus. “Bizim dünyamızla iletişime geçmene yardımcı olan bir çeşit rehberin var mı? Bizim dünyamıza değil de seninkine uyan bir şey hani. Belki bir efsaneden işittiğin ya da senin dünyanın efsanevi geleneklerinden gelme bir şey. Dünyanda bir hikaye şeklinde var olan ama burada gerçeğe dönüşen bir şey.”

Jason, deneyimlediği video oyunu arayüzünü düşündü. Görevleri, envanter sistemini. Diğerleri göremese de o anda açık olan haritayı.  

“Sanırım neden bahsettiğini biliyorum.”

“Bu tüm dış dünyalıların sahip olduğu bir şey işte,” dedi Rufus. “Her bir dış dünyalı için farklı işlese de onları buraya getiren büyü her ne ise onlarda bir değişikliğe yol açıyor. Onlara adapte olmalarına ve hayatta kalmalarına yardımı dokunan yetenekler bahşediyor.”

“Bu yüzden mi daha önce hiç görmediğim dillerde eserleri okuyabiliyorum?”

“Ve daha önce hiç konuşmadığın dilleri konuşabiliyorsun,” diye ekledi Rufus. Jason kaşlarını çattı.

Ve “Birileri bir şeyler söylesin,” dedi.

“Farkına bile varmamıştın, değil mi?” diye sordu Rufus.

Jason çıkardığı seslerdense kelimelere odaklandı. İngilizce konuşmuyordu. Bilmediği bir dili konuşabiliyor olması mı yoksa bunun farkına bile varmayışı mı daha rahatsız edici bilemiyordu.

“Bir yeteneğim var,” derken çıkarttığı sesleri dinledi. “Etkilerinden birine dil adaptasyonu deniyor. Bu her dili konuşabileceğim ve farkına bile varmayacağım anlamına mı geliyor?” “Büyük ihtimalle,” dedi Rufus.

“Bu yüzden dili bir yetenek kitabından öğrenmiş gibi konuşuyorsun,” dedi Gary.

“Öyle mi yapıyorum?”

“Evet,” dedi Farrah. “Fark edilebilir ölçüde, tarafsız bir aksanın var ve dil yapısındaki farklılıklar nedeniyle bazen bazı şeyler tuhaf karşılanabiliyor. Yeterince tanık olunca anlaşılabiliyor. Konuşma dili çok garip bir şekilde tercüme edilebiliyor.”

“Eski jargonla saksıyı çalıştırınca car car konuşuyormuş gibi olabiliyor yani?” diye sordu Jason.

Diğerleri kafa karışıklığı içerisinde bakıştı.

“Çevirinin de bir sınırı var anlaşılan,” dedi Rufus. “Yalın bir dil kullanmaya devam etsen iyi olacak gibi.”

“Hay canına yandıklarım,” diyen Jason, şaşkınlıkla kalkan üç çift kaş karşısında kahkahayı bastı.

Ve “Bunu nasıl çevirdiğini çok merak ediyorum,” dedi.

Grup Jason’ın sorularını yanıtlayarak, zorlana zorlana çölde ilerlemeyi sürdürüyordu. Yani hiç değilse Jason zorlanıyordu. Diğerleriyse parkta keyifli bir yürüyüş yaparmışçasına rahattı.

“Senin gibi dış dünyalıların kendilerince avantajları olabilir,” dedi Farrah, “ama biz yerlilerin de avantajları var. Mesela Gary. Onun aslangil ırkının fertleri bizlerden çok daha güçlü ve hızlı ki bu aslangillerin armağanlarının yalnızca bir kısmı. Elfler de güçlü büyü kullanıcılarıdır ve şifa büyülerindeki yetenekleri benzersizdir.”

“Elflerin var olduğunu unutmuşum,” dedi Jason. “Adamın biri bir elf yemek istediğini söylemişti.”

“Bu hiç hoş değil,” dedi Gary.

“Onlar yamyam, Gary,” dedi Farrah. “Tabii ki hoş olmayacak.”

“Peki ya cüceler?” diye sordu Jason. “Cinler? Tepeciklerde yaşayan, telif hakkı olmayan küçük insancıklar?”

“Bahsettiğin hiçbir şeyi bilmiyorum,” dedi Gary. “Tepecikler hariç.”

“Bizde elfler var,” dedi Rufus. “Haliyle Gary gibi aslangiller de. En nihayetinde bir liman şehrine gideceğiz, yani bu bölge insan ağırlıklı olsa da her türden canlıyı göreceksin.”

 “Hepsinin de kendine has birer armağanı var,” dedi Farrah. “Bazıları doğuştan gelme, bazılarıysa yalnızca öz topladıkça açığa çıkıyor. Rufus ve benim gibi insanlar bir bağlamda sana benziyor. Yeteneklerimiz özlerimize bağlı olarak kişiden kişiye değişiyor. Çoğu uyku halinde oluyor, özleri özümsedikçe uyanıyor.”

“İnsanların sahip olduğu tek şey bu değil gerçi,” dedi Gary. “İnsanların öz yetenekleri diğer ırklara kıyasla daha hızlı gelişiyor. Bu konuda can sıkıcı oldukları söylenebilir.”

“Ben de öyle miyim peki?” diye sordu Jason. “İnsanım sonuçta, değil mi?”

“Umm… Sana kötü haberlerim var,” dedi Rufus. “Sen artık bir dış dünyalısın. İnsan değilsin.”

“İnsan değil miyim?”

“Tam olarak değil, hayır,” dedi Rufus. “Kısmen insan olabilirsin ama.” “Bu kulağa daha da kötü geldi,” dedi Jason.

“Dış dünyalı bir elfle tanışmıştım,” dedi Rufus. “Irkının bazı özelliklerini koruyordu, diğer özelliklerin yerineyse dış dünyalı armağanları gelmişti. Sen de bazı insani özelliklerini koruyor olabilirsin.”

“Her ırk tam olarak altı armağana sahiptir,” dedi Farrah. “Onları büyüyle incelemenin yolları bulunur.”

“Ben onu kendiliğinden yapabiliyorum,” dedi Jason. “Öyle mi?” diye sordu Farrah.

“Endişe etme,” diyen Jason, yetenek listesini açtı.

---------------------------------------------------------

Irksal Yetenekler (Dış Dünyalı)

[Arayüz] [Görev Sistemi] [Envanter] [Harita]

[Astral Yakınlık] [Gizemli Yabancı]

---------------------------------------------------------

“Şimdiden yarım düzine var,” dedi. “Hepsi de dış dünyalı yeteneği olabilir bence. Normalde insanların astral yakınlığı olur mu?”

“Kesinlikle olmaz,” dedi Farrah. “Bu göksellerin sahip olduğu bir şey.” “Göksel mi?” dedi Jason. “Benim geldiğim yerde öyle bir şey yok.”

“Elflere ve insanlara benzerler,” dedi Farrah. “Tanışacağın çok sayıda yeni türden biri.”

“Beni yemeye kalkmadıkları sürece sıkıntı yok,” dedi Jason.

Grup kayalık çöl arazisinde yürümeye devam ettikçe kuru sıcak Jason’ı daha da bunaltıyordu. Başı iyice zonklamaya başlamış, artık düz bir hatta yürüyemez hale gelmişti. Bir noktada gölgesinde dinlenebilecekleri kayalık bir çıkıntı bulduklarında Rufus, Jason’a yardımcı oldu.

Diğerleri bronz ruh paralarını çıkarırken Jason, ılık kayaya yaslanarak suyunu yudumladı.

“Sizin suya ihtiyacınız olmuyor mu?” diye sordu Jason, Gary’ye. Devasa aslangil tüylerle kaplıydı ki bu da çöl sıcağında pek hoş olmasa gerekti.

“Gary’nin halkının yorulmak için bizden çok daha fazla çaba sarfetmesi gerekiyor,” dedi Rufus. “Bu da onun ırkının armağanlarından biri.”

“Ayrıca tam bir set özün olduğunda yeme içmeye gerek kalmıyor,” dedi Gary. “Yine de yiyip içebiliyorsun tabii ki ama yalnızca zevk için.”

“Gerçekten ayakta kalabilmek içinse,” dedi Rufus, “konsantre bir ham büyü kaynağına ihtiyaç duyuyoruz.”

Diyerek elinde tuttuğu ruh parasını kaldırdı.

“Bunu elde etmenin çeşitli yolları var,” diye devam etti, “ama şu ana dek bulunan en kolay yol ruh paraları.”

“Bende su olduğu için bile şanslısın,” dedi Farrah, “bize lazım olmuyor çünkü. Yalnızca hazırlıklı olmaktan hoşlandığım için taşıyordum.”

“Peki para kullanmanın,” dedi Jason, “yan etkileri olmuyor mu? O paraları kullanmak beni anında yere sermişti.”

Rufus ruh parasını ağzına attı.

Ve “Mesele sınırını aşmamak,” dedi. “Biz bronz kademe maceracılarız, dolayısıyla bronz para bedenimizi yormadan bizi idare edebiliyor.”

“Bununla ne kastettiğini bilmiyorum,” dedi Jason. “Hangisiyle, bronz kademeyle mi?” diye sordu Gary.

“Maceracıyla da” dedi Jason. “Birileri sizi bir zindanda kırk gnoll öldürmeniz için tutuncaya dek meyhanede falan mı takılıyorsunuz?”

“Gnoll da ne?” diye sordu Gary.

“Ve neden bir zindanda onlardan kırk tane olsun ki?” diye ekledi Farrah. “Gnoll bir çeşit suçlu falan mı?”

“Maceracılar dediğimiz, bir organizasyonun üyeleri,” diyen Rufus, sorulabilecek faydasız soruların önüne geçti. “Macera Derneği diye geçiyor. Bizim gibilere genellikle şehirleri, köyleri falan tehdit eden canavarlarla baş etmemiz için görevler veriyorlar.”

“Bazen de kana susamış yamyamlarla dolu bir tarikatı incelememizi istiyorlar ama,” diye ekledi Gary.

“Bronz kademeye gelince,” dedi Rufus, “bu öz gücüyle ilişkili bir şey. Dört öze sahip olduğunda demir kademeye geçiyor ve oradan ilerleyebiliyorsun. Bronz demirin bir üstü ama onu sonra düşünürsün. Demir kademeye ulaşmak seni bütünüyle değiştirir. Daha güçlü olmanı sağlar.”

“O kadar da güçlü değil ama,” dedi Farrah. “Hemen değil yani. Fakat arkasında büyü gücü olmayan saldırılara karşı kısmi direnç kazanırsın. Yemek ve sudansa büyüyle yaşamaya başlarsın.”

“Ama benim dünyamda büyü diye bir şey yok ki,” dedi Jason. “Eğer demir kademesi mi her neyse ona ulaşır ve sonrasında evime dönersem en nihayetinde param bitince açlıktan ölmez miyim?”

“Yine su ve yiyecek tüketebilirsin,” dedi Farrah. “Yalnızca ne kadar güçlü olduğuna bağlı olarak daha fazlasına ihtiyaç duyarsın. Bazı besinler diğerlerinden daha iyidir. Et, şeker ve büyülü malzemeler içeren herhangi bir şey tabii ki.”

Jason rahatlamıştı. Protein barları ve pastayla yaşayabilirdi.

Kilo almaya da bağışıklığı olur muydu acaba?

“Bizi o kargaşadan kurtardığın için sana borçluyuz,” dedi Rufus. “Tam set bir öz edinmene yardımcı olacağız.”

“Şey, benim elimde birkaç tane var aslında,” dedi Jason. “Çoktan kullanmış olduğum dışında.”

“Onları nereden buldun ki?” diye sordu Gary. “Bu dünyaya daha bugün gelmemiş miydin?”

“Evet öyle,” dedi Jason. “Bir şekilde… karşıma çıktılar diyelim,” deyişiyle Rufus, şüpheli bir şekilde kaşını kaldırdı.

“Öylece karşına çıktılar yani?”

“Hı hı,” dedi Jason. “Bilirsin ya, sağda solda işte.”

“Senin için bir öz ritüeli gerçekleştirebilirim,” dedi Farrah. “Anisa’yı bulduktan sonra tabii ki. İlk özünün ritüelini kim gerçekleştirdi?”

Farrah’ın önerisi, Jason’ın zihnine yerleştirmiş olduğu yetenek kitabındaki bazı ritüel büyüsü bilgilerini harekete geçirdi. Hiç öğrenmemiş olduğu bir şeyi hatırlamak deja vu misali, tuhaf bir histi. Aklındaki bu yeni bilgi, Jason’a bir insanın herhangi bir özü özümsemek için bir öz ritüeli gerçekleştirmesi gerektiğini söylüyordu. Ama Jason, tecrübelerine dayanarak bunun her zaman doğru olmadığını biliyordu.

“Aslına bakarsanız herhangi bir ritüel gerçekleşmedi,” dedi Jason. “Bir şekilde özümsedim gitti. Tüm o dilleri konuşabilmemi sağlayan gücün etkisiydi sanırım.”

“Nasıl bir histi?” diye sordu Gary. “Düpedüz özümsedin mi yani?” “Zorluydu,” dedi Jason. “Kendimden geçtim.”

“Bir sonrakini özümserken seni izleyebilir miyim?” diye sordu Farrah. Jason’a bir laboratuvar faresine bakan bir bilim insanı gibi bakıyordu.

“Seni kollayan birilerinin olmasının zararı dokunmaz,” dedi Rufus. “Sana hiç değilse bu kadarını borçluyuz zaten.”

“Henüz ne yapmak istediğime karar vermiş değilim,” dedi Jason. “Ölmemekle fazlasıyla meşguldüm.”

“Düşünecek ne var ki?” diye sordu Gary. “Güce kim hayır diyebilir?” “Hey, baksanıza,” diyen Farrah, eliyle ileriyi işaret etti. “Onu görebiliyorum.”

Bir yokuşu tırmanmalarıyla çölün ortasındaki tuhaf bir yeşillik gözler önüne serilmişti.

“Hızlanalım hadi,” dedi Rufus.

“Yapabileceğimi sanmıyorum,” dedi Jason. Acımasız çöl güneşinin altında kovayla ter döküyor, cildi güneş yanığı vaadiyle karıncalanıyordu.

“Farrah, ona bir şişe daha su versene,” dedi Rufus. “Gary, onu taşımanda bir sakınca var mı?”

“Bir saniye, beni taşımasında mı?” dedi Jason. “Bu kulağa pek asilce gelmiyor.”

Diğerlerinin başları ona çevrilirken Jason da şöyle bir kendisine baktı. Pislik içerisinde bir ten ve kan, çamur ve tere bulanmış kıyafetler. Saçma sapan bir tişört. Ve bir de onca terlemenin sonunda iyice beter hale gelen bir koku.

“Amaan, boş versene,” dedi.