Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

56. Bölüm 56

Çevirmen: Klepton / Editor: T4icho

“Ne demek istiyorsun? Jimin’den beri bu kadar tatlı bir çocuk görmedim.”

“… Tatlı bir çocuk olmadığıma eminim.”

Jimin itiraz etmeye çalışırken yüzünün kızarmasını engellemeye çalıştı. Ama anneleri geçmişi düşünmeye başlamışlardı bile ve karşı çıkmasının hiçbir önemi yoktu.

“Ne demek bu? Küçükken çok tatlıydın. Seni ilk gördüğümde küçük bir melek olduğunu düşünmüştüm. Doğurduğum oğluma kıyasla…”

Hweeyoung anılara daldı. Çenesini eline koydu ve yakındı.

“Sen şanslısın. O güvenilir biri, niye şikayet ediyorsun? Akıntının yönüne göre bela çıkaran bir zampara olmasından iyidir.”

“Bu da ne demek? Oğlumun enerjik biri olmasını tercih ederdim. Her zaman yapacak bir işi olduğunu söyler, gergindir, kaşları hep çatıktır.”

İki kadının bakışlarında küçük bir kıvılcım çakarken Jimin yine acı bir kahkaha attı. Onların tartışmasına sürüklenmek istemediğinden dikkatlice biraz uzaklaştı. Ancak tartışmalarını engelleyen bir faktör vardı.

“Yemek için teşekkürler!”

Jimin, Hweeyoung ve Aiin konuşurlarken Shinhae makarnayı sessizce yemeye devam etmişti. Yemeğini bitirince çatalını bıraktı. Tabağında sos izleri vardı ama makarnası bitmişti.

Shinhae masaya uzanmakta zorlandığından kollarını iyice uzattı. Peçete masanın ortasındaydı.

“İşte!”

Hweeyoung peçeteyi hemen Shinhae’ye itti. Küçük kız ona dikkatlice baktı. Jimin, Hweeyoung’a kefil olduysa da Shinhae hala ona karşı biraz temkinliydi. Ama eğitimli bir çocuk olduğu için başını eğdi: “Teşekkürler unni.”

“Rica ederim.”

Unni lafını her duyduğunda Hweeyoung’un dudakları seğiriyordu. Sanki dudak kenarları dans ediyordu.

Peçeteyi alan Shinhae ağzındaki tüm sosları sildi. Hweeyoung tam başka ister misin, diye soracaktı ki bir şey oldu.

“Hooop!”

Shinhae sandalyesinden hafifçe zıpladı.

“Oynamaya gidebilir miyim?”

Shinhae gözleri parlayarak Jimin’in yanına geldi. Bir Jimin’e, bir de başka bir yere bakıyordu. Hweeyoung ve Aiin de doğal olarak çocuğun baktığı yere baktılar.

Yemek katının ortasında kapalı bir çocuk oyun alanı gördüler. Plastik bir kaydırakla başka oyuncaklar bulunuyordu ve halihazırda içeride oynayan çocuklar vardı.

“Koşmamalısın. Ayrıca oyun oynarken dikkat et, tamam mı?”

“Tamam!”

“Biraz oynadıktan sonra gel.”

“Gelirim!”

Bunu söyledikten sonra Shinhae hemen oyun alanına gitti. Acelesi var gibiydi ama Jimin’in söylediklerine aldırış etmemezlik yapmadı. Koşmadı ve yürürken etrafı kontrol etmeye dikkat etti.

Hweeyoung ve Aiin Shinhae’yi şaşkınlıkla izlediler.

“Bana senin çocukluğunu hatırlatıyor.”

Aiin geçmişi düşündü. Oğlu Shinhae’nin yaşındayken türlü türlü yaramazlık yapardı ama Jimin aynı bu küçük kız gibi bir çocuktu. Sözünü dinler, sıkıntı çıkarmazdı.

“Senin kızın olmadığına emin misin?”

Hweeyoung’ın sesinde biraz şüphe vardı. Bunun imkansız olduğunu bilmesine rağmen çocuğun davranışlarını Jimin’in çocukluğuna çok benzetiyordu.

“Gerçekten değil.”

Jimin bunu kesin şekilde reddedince Hweeyoung’ın gözlerindeki şüphe kayboldu. Zaten onun Jimin’in kızı olduğuna inanmıyordu ama her ihtimale karşı sordu.

“Tamam. Ama yine de bir kaza falan olursa bize söyle. Her zaman senin yanındayız.”

“Buna nasıl kaza dersin! Hep en kötü kelimeleri seçiyorsun!”

“İnsanın hayatında her şey olabilir, bilemezsin ki!”

Jimin “kaza” derken arabayla kaza yapmayı düşünmeye karar verdi. İki kadın yine tartışmaya tutulunca kısık sesle cevap verdi.

“Tamam. Anladım.”

Hweeyoung hep onun yanında olacağını söylediğinde Jimin onun doğruyu söylediğini gözlerinde görebilmişti. İkisi de onun biyolojik annesi değildi ama sevgileri, bir biyolojik anneninkinden farksızdı.

“Ee, niye alışveriş merkezindesin? Böyle yerlere gelmezdin sen.”

Hweeyoung Jimin’i süzdü. Her zamanki gibi siyah bir takım elbise giymişti. Bunu görünce Hweeyoung’ın gözlerinde bir acı belirdi.

Bu Jimin’in, Jungbum’un ölümünün üstesinden gelemediğinin bir kanıtıydı.

Jimin her gün takım elbise giyiyordu ama onun giyim zevki böyle değildi. Babasının ölümünden önce hiç sıkıcı, renksiz takımlar iymezdi. Nitekim giysi zevki Hweeyoung’ınkine yakındı. Parlak, neşeli giysiler tercih ederdi fakat babası öldükten sonra hep siyah takımlar giymeye başlamıştı.

Üstündekiler cenaze siyahıydı. Babasının ölümünü unutamıyordu ve kalbinin soğuk, karanlık bir köşesine çekilmişti. Siyah takımlar onun kalbini yansıtıyordu. Hweeyoung ve Aiin, Jimin’in siyah giysiler giymesini önlemek istiyorlardı ama kalbi hep cenaze siyahında hapis kalacaktı.

“Shinhae’ye kıyafet almak istedim.”

Jimin, oyun alanındaki Shinhae’ye bakarak konuştu. Çocuk kaydıraktan kayarken Jimin’le göz göze geldiler. Shinhae ona el salladı, Jimin de karşılık verdi. Jimin’in yüzünde küçük bir tebessüm belirdi.

Jimin’in ona, bir annenin çocuğuna baktığı gibi baktığını söylemek abartılı olmazdı.

“İsmi Shinhae mi demiştin? Aranızda nasıl bir ilişki var? Çalışanına değer versen bile çocuğunu alıp gezdirmen senin için biraz tuhaf.”

Hweeyoung soru ardına soru sordu.

“Bana benziyor.”

“Benziyor mu?”

“Evet. Ev ortamımızın benzediğini söyleyebilirim.”

“… Anladım.”

Hweeyoung ve Aiin’in bakışları değişti. Şimdiye dek Shinhae’yi yalnızca tatlı bir çocuk olarak görmüşlerdi ama Jimin’in söylediklerinden sonra empatiyle, sempatiyle bakmaya başladılar ona. O da Jimin’inkine benzer bir çevreden geliyordu. Tabii bu da, Shinhae’nin kolay bir hayat yaşamadığını gösteriyordu.

‘Zavallı çocuk.’

Hweeyoung ve Aiin aynı şeyi düşündüler.

“İşlerimin bir parçasıymış gibi hissettim. Bu yüzden babası Ay’dayken onunla ilgilenmeye karar verdim.”

“Peki ya annesi? Benzer şeyler deneyimlediğinizi söyledin, sanırım problem annesiyle ilgili?”

Jimin başıyla onayladı. Bunu soran Aiin, ağrıyan başını tuttu.

“Lütfen ona iyi bak. Çok küçük… Ne kötü!”

Aiin, yüzünde parlak bir gülümsemeyle oyun alanında oynayan Shinhae’ye baktı. Birden konuştu.

“Aklıma gelmişken, o kadın seni yine rahatsız etti mi?”

‘O kadın!’

Kimden bahsettiği belirsiz gibiydi ama üçü de onun kimi kastettiğini biliyordu. Muğlak sözler yeterliydi. Hweeyoung nefretini açıkça dile getirdi.

“Niye o kaltağın konusunu açıyorsun? Uğursuzluk getireceksin.”

“Konuyu açmaya niyetim yoktu ama nasıl biri olduğunu biliyorsun. Jimin’e yaklaşmaya çalışmasıyla alakalıydı. Jimin onu görse bile endişelenmemizi istemediği için bize söylemez.”

“Haklısın.”

Aiin epey ikna ediciydi. Hweeyoung bir cevap bekleyerek Jimin’e baktı.

Annesinin neyin peşinde olduğunu bilip bilmediklerini merak etti. İç geçirdi.

“Bir süre önce görüştüm.”

“Biliyordum.”

Aiin bunu tükürürcesine söyledi.

“Onu görmeye itmedin değil mi?”

“Tabii ki hayır. Ofisime geldi.”

“Kaltak!”

Ahjung burada olsaydı Hweeyoung onu saçından tutar, yüzüne dizini geçirirdi. Hweeyoung çok öfkelenmişti; Aiin sakin görünse de bakışları alev alevdi.

“Ne dedi?”

Aiin’in ses tonu buz gibiydi.

“Beni bir adamla tanıştıracağını, evlenmem gerektiğini söyledi.”

“Saçmalık…”

Jimin biraz şaşırmıştı. Aiin böyle laflar etmezdi genelde.

“Yine boktan bir plan yapmaya çalışıyor.”

Bu tanıdık bir manzaraydı. Hweeyoung değişken, canlı bir karaktere sahipti ve epey küfrederdi.

“O kaltak seni rahatsız edecek bir şey yaparsa bize söylemekten çekinme. Anladın mı? Bu defa saçını yolarım.”

Hweeyoung atılgan biriydi. Gerçekten de söylediğini yapmak ister gibi bir hali vardı.

Biyolojik annesinin konusu ne zaman açılsa Jimin’in başı ağrıyordu. Ama bu kez hafifçe gülümsemeyi başardı. Yeniden üvey annelerinin ona ne kadar değer verdiğini hissediyordu.

Sevgilerini ne kadar hissederse hissetsin, onların gerçek annesi olmamasına da üzülüyordu.

“Sana önemli bir şey sormayı unuttum.”

Bir süredir Ahjung’a söven Hweeyoung, Jimin’e bir şey sordu.

“Yeni çalışanından ne haber? Shinhae’nin babası nasıl biri?”

Bunu daha önce sormaları gerekiyordu. Sadece onun bir kızı olduğunu biliyorlardı. Konu değiştiği için adamla ilgili bir şey soramadılar. Jimin’in eski çalışanlarının işe yaramaz olduğunu biliyorlardı. Bu yüzden bunu sormaları gerekiyordu.

Bunun üzerine Jimin, Sungyoon’u düşünmeye başladı.

Duygusuz, kasvetli biriydi. İlk bakışta insanın pek de yakınlaşmak istemediği bir tipti. Ama kusurlarına rağmen sözünü tutmak için çok çalışıyordu ve her şeyden önce kızını gerçekten çok seviyordu. Fakat anneleri bunu sormuyordu. Onunla muhtemelen hiç tanışmayacaklardı, bu yüzden tek cümlelik bir yanıt verdi.

“İyi biri.”

Bu kadarı yeterliydi. Daha fazla açıklama gereksiz olacaktı.

Hweeyoung ve Aiin, Jimin’i bir süre incelediler ve aynı anda gülümsediler.

“Rahatladım.”

“Evet.”

Aiin’i duyan Jimin hafifçe tebessüm ederek başını salladı.

* * *

“Hoohp.”

Derin bir nefes alarak gerildi. Büyük kalkanın arkasına geçti, sağlam bir dağ gibi duruyordu.

Boom!

Hücuma geçen canavarın boynuzu Tim’in kalkanına çarptı.

“Koo-hoohp!”

Tim hafifçe homurdandı ve biraz geriye itildi. Bu, canavarın hücumunun ardındaki devasa gücün bir kanıtıydı. Ancak Tim’in savunması bozulmadı.

“Ha-ahhhhht!”

Sungyoon Tim’in arkasından fırladı ve gürzünü salladı. Saldırısı destek büyüsüyle geliştirilmişti. Gürzü, sırtı kırmızı derili, büyük gergedanımsı canavara çarptı.

Kah-jeek!

Sırf çıkan sesten bile bunun ciddi bir darbe olduğu anlaşılıyordu. Kanlı Gergedan’ın oyuk omurgası kırıldı ve içe doğru göçtü.

-Gvehhhhhhhhk!

Başını sağa sola sallıyordu. Sungyoon hemen bir adım geri çekildi. Başını belaya sokmak istemiyordu. Canavarın davranışlarını gözlemleyen Tim de geri çekildi.

-Koo-roo-roohk!

Çırpınmayı yavaşça bıraktı. Acıya alışmıştı ve şimdi ona acı çektirenlerden intikam almak istiyordu.

Ama ekip zaten bu anı bekliyordu.

“Ooh-rah-ça!”

Kanlı Gergedan biraz sakinleştiğinde Tim koşmaya başladı. Başını büyük kalkanıyla ezdi.

Boom!

Sağır edici bir kükreme yankılandı. Kanlı Gergedan demin sakinleşmişti ama şimdi yeniden çırpınmaya başlamıştı. Bilincini kaybediyor gibiydi çünkü hareketleri zayıftı.

“Hoo-ryaht!”

Bu kez Tim kalkanını yukarıda tutarak baltasını salladı. Balta, Kanlı Gergedan’ın başına saplandı ve kanları havaya sıçradı.

-Koo-uhhhhhhhh!

Canavar yine acıyla çırpınmaya başladı ama bir kez daha Tim geri çekildi. Kanlı Gergedan, başından kanlar akarken Tim’den gözlerini ayırmıyordu. Korkunç kırmızı gözleri nefretle doluydu. Ancak Tim korkmadı. Nitekim hep bu anı, canavarın odağının sadece onda olacağı anı, bekliyordu. Bu kez Sungyoon yeniden mesafeyi kapattı.

Hoo-ooh-oong!

Gürzünü iki eliyle sıkıca tuttu ve tüm gücüyle canavarın kafasına savurdu.

Kah-jee-jeek!

Kanlı Gergedan’ın başı yarıldı ve gözleri yuvalarından fırladı.

Boom!

Devasa vücudu tüm gücünü kaybederek yere yığıldı. Kendi kanıyla boğulurken açık ağzından dili sarkıyordu. Kanlı Gergedan dehşet verici bir şekilde ölmüştü ve yaşam enerjisinin kalmadığı aşikardı.