Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

54. Bölüm 54

Çevirmen: Klepton / Editor: T4icho

Kadın mızrağını tuttu. Sapı ahşaptan yapılmıştı ve pürüzsüzdü. Eline çok iyi oturuyordu, sapı biraz daha sıktı.

-Koo-raht!

Başlangıç Labirenti’nde, ilk kattaki canavarların en zayıfı Büyük Fare olarak değerlendirilebilirdi. Normal birine tehdit oluştururdu ama silahlı Bağlayıcılar için yalnızca can sıkıcı bir yaratıktı. Üstelik ilk katta kişiye güvenli bir ilerleme sağlamaya gönüllü başka Bağlayıcılar da varsa avantajlı taraf Bağlayıcı’ydı.

Poo-oohk!

Mızrağı tüm gücüyle itti ve mızrak Büyük Fare’ye uçtu. Büyük Fare ölürken cırtlak bir ses çıkardı.

“Birinci kattaki canavarlarla hiç sıkıntı yaşamıyorsun.”

Sungyoon Büyük Fare’nin bıraktığı ay taşını alırken mırıldandı. Kısaca iç çeken Emily’ye baktı. Sungyoon’un ona verdiği mızrağı tutuyordu ve ilk bakışta yorgun olduğu anlaşılıyordu. Fakat bu fiziksel değil, ruhsal bir yorgunluktu.

“İyi misin?”

“Evet evet! İyiyim.”

Yüzü biraz solgundu ama başını sertçe iki yana salladı.

Emily şu anda doğrudan mücadele deneyimi ediniyordu, böyle bir şeyi daha önce hiç yapmamıştı. Maceralarının başından beri ağabeyiyle ekiplerdi. Bu nedenle hep geri planda çalışmıştı. Başka bir deyişle hep Tim tarafından korunmuştu. Tabii bu nedenle hiç canavarlarla silahla savaşmamıştı. Koca Ayak’la yaptıkları mücadele sırasında yaratığın varlığıyla bile dehşete düşmüştü. Sonuç olarak epey nahoş bir şey yaşanmıştı ve o deneyim neredeyse hayatındaki son başarısızlık oluyordu.

Sungyoon bu saçma duruma şahit olduğundan ona bir öneride bulunmuştu. Emily Sungyoon ve Tim’in rehberliği altında canavarlarla yavaş yavaş savaşacaktı.

Tabii Emily’nin müthiş bir yakın dövüşçü olmasını beklemiyorlardı ama birazcık daha güçlü bir canavar çıkageldi diye önemli anlarda donup kalmamasını umuyorlardı. Şu noktada yardımcı olmaktan ziyade yollarına taş koyuyordu ve bu kusuru kapatmak için sıkı çalışıyordu.

En azından bir canavar ona gözünü diktiği zaman korkudan yere düşemezdi. Canavarlarla nadiren yakın dövüşe girmesi önemli değildi. Bu kusuru düzeltmezse geri savaş üyesi olarak işe yaramayacaktı.

“Yine de artık çok daha iyi.”

Mızrağını saplarken çok vahşi görünmeye başlamıştı.

Emily utanmış gibiydi, başını eğdi, yüzü kızarmıştı. Ancak yüzünde küçük bir tebessüm belirdi. O kadar da kötü hissetmiyordu demek ki. Tim kız kardeşiyle gurur duyuyordu; elini omzuna yerleştirdi.

“Bir kat aşağı inelim mi?”

Burnundan soluyarak aşağı kata hücum edecekti sanki. Tüm canavarları parçalayacakmışçasına baltasını salladı.

‘Bir sorun olur mu?’

Sungyoon saatine baktı. Çok aşağı inemezlerdi ama ikinci katta birkaç savaş daha yapabilecek zamanları vardı.

“Yeterince zamanımız var. İkinci kata inebiliriz.”

“Harika!”

Tim hiç zaman kaybetmek istemiyor gibiydi. Öne geçti ve büyük bir fil gibi, etrafındaki her şeyin gözünü korkutarak yürüdü. 192 santim uzunluğunda olduğu için sırf yürüme şekli bile etkileyici görünüyordu.

İşte, ekip bu şekilde alt katlara inmeye başladı.

* * *

Sungyoon ve ekibi labirenti kademeli olarak keşfettiler. Temel ekip savaşları deneyimlediler ve Emily’ye, canavarlarla savaş pratiği yapması için zaman tanımaları gerekiyordu. Bu, ilerleyişlerini yavaşlatsa da labirentte istikrarlı şekilde aşağıya ilerlediler.

Sonra…

‘Nihayet geldik.’

Sungyoon etrafını izlerken etkilenmiş gibi görünüyordu. Burası Dişli Domuz’un gücünü gördüğü, sınırlarını öğrendiği ve geri dönmek zorunda kaldığı yerdi. Ancak şu anda durum başkaydı. Çok daha güçlü silahları vardı ve nitelikli ekip üyeleri yanındaydı.

Ama bir şeyi doğrulamak zorundaydı. Yeteneklerinin bu katta etkili olup olmadığını görmek istedi.

“Bu bir Dişli Domuz.”

Tim gözlerini kısarak labirentin bir tarafına baktı. Dişli Domuz ona dik dik bakıyordu. Uzun dişi onlara doğrulmuştu ve hırlarken burun deliklerinden buhar çıkıyordu.

“Bu şerefsizi öldürerek ısınalım mı?”

Tim baltasını sallarken kalkanını yukarı kaldırdı.

“Tabii.”

Sungyoon hafif bir açıyla Tim’in arkasında durdu. Emily her an ikisini de destekleyebilmek için asasını kaldırdı.

Boom!

Şu ana kadar kullandıkları düzeni kullanmaya devam ettiler. Dişli Domuz’un saldırısı Tim’e isabet etti. Yüksek bir ses çıktı ancak Tim’in iri bedeni kımıldamadı bile. Eskiden Sungyoon alelacele saldırılardan kaçmak zorunda kalırdı, o yüzden bu onun için imrenilecek bir manzaraydı.

Fakat bu dövüşteki rolünü unutmadı.

Hoo-oohng!

Güçlü gürzünü salladı. Mızrak bu gürzle kıyaslanamazdı bile. Hayranlık vericiydi.

Kah-jeek!

Önceden Dişli Domuz’un kürkünü zar zor deşebilmek için tüm gücüyle mızrağını sallardı ama şimdi gürz büyük bir göçük oluşturmuştu. Bir şeylerin kırılıp ezildiğini hissedebiliyordu.

-Gvehhhhk!

Yaratık ağzından kan ve tükürükler fışkırarak yerde yuvarlanmaya başladı. Acıyla ciyaklayarak bacaklarını sallıyordu.

Kvah-jeek!

Tim’in baltası aniden Dişli Domuz’un kafatasına saplandı.

“İşte bu kadar.”

Tim mırıldanarak baltasını çıkardı. Dişli Domuz aşina olduğu bir canavardı, onu öldürmeye alışıklardı.

Ama bu Sungyoon için farklıydı. Dişli Domuz’a baktı; canavar gözleri kapalı halde yerde yatıyordu ve yarasından kanlar akıyordu. Yanında büyük bir göçük oluşmuştu. Elindeki gürze baktı. Dişli Domuz’a kritik bir hasar verdiğini doğruladı.

‘Geçen sefer kürkünü zor deşmiştim.’

Büyük bir güç kullanarak gürzü savurmuştu ama Mor Derece mızrakla yaptığı gibi tüm gücünü kullanmamıştı. Fakat saldırı, Dişli Domuz’da etkili oldu.

“Tim, Dişli Domuz’a savunma yapmak istiyorum.”

“Saldırısını savunmak mı istiyorsunuz?”

Tim şaşırmış gibiydi.

“Evet. Eskiden saldırısı yüzünden çok zorlanmıştım. En azından buna karşı mücadele edebileceğime emin olmak istiyorum.”

Yanında destek olarak Tim, şifacı olarak da Emily vardı. Dişli Domuz’a karşı test yapmak için ideal bir fırsattı.

“Ah. Öyle mi? Tamam öyleyse.”

Tim’in bunu uygulamakta bir sorunu yok gibiydi. Sungyoon için bir Dişli Domuz bulmak istercesine hızla harekete geçti. Çok geçmeden labirentte gizlenen bir Dişli Domuz’a rastladılar.

Onları fark ettiğini belli edince Sungyoon bir adım öne çıktı. Labirentteki diğer tüm canavarlar gibi Dişli Domuz da aklını kaybetmiş gibi hücuma geçti. Sungyoon onun saldırısını engellemek için ilerledi. Bu, eskiden yaptığına kıyasla bambaşka bir şeydi.

Boom!

Büyük bir gümbürtü yükseldi ve Sungyoon geriye itildi. Sol kolunun uyuştuğunu hissetti, ama o kadardı. Dişli Domuz’un keskin dişleri kalkanına zarar veremedi.

Kvah-jeek!

Tim baltasıyla yandan geldi. Baltasının arkasında çok yoğun bir güç vardı ve Dişli Domuz’un boynunun yarısını kesti. Tim’in gücü korkunçtu. Canavarın boynunu acımasızca keserken kalın derisini görmezden gelebiliyordu.

“Nasıldı?”

Tim’in sorusunu duyan Sungyoon, kalkanı yakından inceledi. Kalkanı sağlam bir çelik tabakasıyla güçlendirilmişti ve Dişli Domuz bir çizik bile yaratamamıştı. Sol kolundaki uyuşukluk ise çoktan geçmişti.

“Yapabilirim.”

Şu noktada, labirenti keşfetmeye devam edebileceği aşikardı. Sungyoon bunu düşününce, Tim’in sorusunu mutlulukla yanıtladı.

“Harika. Devam edelim mi?”

Tim’in ısrarıyla ekip labirenti keşfe devam etti. O gün Sungyoon, labirentin beşinci katına ayak basabildi.

* * *

“Sıkı çalışma için teşekkürler.”

Ay taşlarını bölüştükten sonra Sungyoon kısaca veda etti ve pansiyonuna gitmek üzere ayrıldı. Tim ve Emily sessizce onu izlediler.

“Mm. Hala içine kapanık biri.”

Tim iç çekti. Sungyoon’u arkasından eleştiriyor değildi. Sadece onunla daha yakın olamamak onu üzüyor gibiydi.

“Onunla daha çok konuşmalısın. Pek bir şey demedin bugün.”

“… Sus.”

Ağabeyi aklından geçeni söyleyen, dobra biriydi. Emily surat astı. Hala başında rahibe cübbesi kapüşonu vardı ve yüzünü saklamak için onu daha da aşağı çekti.

“Yüzüne zor bakabiliyorum.”

İçedönük karakteri daha da kötüye gidiyor gibiydi.

“Yine de nasıl tek bir kelime bile etmiyorsun? Yaklaşmaya çalış. Anlaşılmayan tavırların öyle bir adamda işe yaramaz.”

İlk olarak Sungyoon, Emily’ye aşka dair hiçbir şey hissetmiyordu. Öte yandan Emily’nin onun ilgisini çekmesi gerekiyordu. Ancak bir adamın dikkatini çekmek konusunda berbattı.

‘Genelde erkekler ona açılıyor.’

Tim, kız kardeşini inceledi.

Yere bakan Emily mutsuz görünüyordu. Subjektif bakımdan o, büyürlerken birçok konuda hep onunla didişen biriydi. Tim’in canını fena halde sıkan, rahatsız edici kız kardeşiydi. Objektif olması gerekirse, kız kardeşi çok güzeldi. Bildiği kadarıyla yıllardır erkekler ona aşık olduklarını itiraf ediyorlardı. Halbuki kız kardeşi hiçbirinden hoşlanmamıştı. İçedönük bir karaktere sahipti ve Büyük Labirent’e ulaşma baskısıyla daha önce hiç kimseyle randevuya çıkmamıştı.

‘Niye onca kişi arasından o?’

Tabii ki Sungyoon’a dair epey fikri vardı. Hayatlarını kurtarmıştı. Üstelik Tim, Sungyoon’un Büyük Labirent’e ulaşma arzusunun sarsılmazlığını takdir ediyordu. Birinci Nesil olduğundan sınırlarına daha çabuk ulaşacaktı ama bu onu sevmemek için bir sebep değildi. Emily’yle randevulaşmaya karar verirlerse onları desteklerdi.

‘Ama Emily’ye karşı ilgisiz görünüyor. Sorun bu.’

Tim daha önce hiç onun gibi birini görmemişti. Ne zaman arkadaşlarıyla buluşsa, arkadaşları onları Emily’yle tanıştırmasını isterdi. Her erkek Emily’ye ilgi duyardı ama Sungyoon onu bir kadın olarak bile görmüyordu. Duvar gibiydi. Sungyoon’un halihazırda bir ailesi var mı diye merak ediyordu ama evli erkekler bile Sungyoon gibi yapmıyor, Emily’ye ilgisiz kalmıyordu. Bağlayıcıların çok eşli yaşamından bahsetmeye gerek bile yoktu.

‘Ne kadar ilgisiz kalırsa Emily onun ilgisini çekmek için o kadar çok uğraşacak.’

Ama Emily Sungyoon’la henüz doğru düzgün bir sohbet bile edememişti. İç geçirerek kız kardeşine baktı.

* * *

Sungyoon Ay’a geldikten sonra Jimin yeniden Shinhae ile ilgilenmeye başladı. Resmen Sungyoon’un evinde yaşıyordu. Başka insanlar onları anne kız zannedebilirdi.

Jimin bugün Shinhae’yi bir alışveriş merkezine götürmüştü. Çocuğa giysi alacaktı.

“Tadı güzel mi?”

Yemek katındaydılar. Jimin, Shinhae’nin spagetti yiyişini gülerek izliyordu. Hep soğuk bir ifadesi vardı, o yüzden gülümsemesi çok değerliydi. Elbette Shinhae onu hep gülümsettiği için bunu bilmiyordu.

“Evet!”

Dudakları sosa bulanmıştı. Başını enerjik bir tavırla salladı ve çatalıyla spagetti yemeye devam etti. Jimin kendi yemeğini yerken ara sıra bir peçeteyle Shinhae’nin ağzını siliyordu.

Shinhae ile huzurlu zaman geçirirken birden bir ses duydu.

“Oh, tanrım! Jimin, sen misin?”

Tanıdık bir sesti. Jimin şaşırarak arkasına döndü.

“Anne?”

Karşısında aşina olduğu bir yüz vardı.

Kadın biraz yaşlı ve olgun görünüyordu. Gençlik güzelliği kaybolmamıştı, bu yüzden hala zarif görünüyordu. Birçok yönden yirmili yaşlarındaki çoğu kadından daha güzeldi. Kısa küt saçları ve enerjik tavırları vardı.

“Gerçekten de Jimin!”

Telaşa kapılan ve doğru dürüst bir cevap veremeyen Jimin’e sarıldı.

“Hey! Buraya bak! Jimin burada!”

Arkasındaki birine seslendi. Topuk sesleriyle birlikte bir kadın daha geldi.

“Oh, gerçekten de Jimin.”

Bu kadının dalgalı, uzun saçları vardı ve diğer canlı kadının aksine çok sakin biriydi ve tıpkı onun gibi güzeldi. Nazikçe gülerken gözleri hafifçe kıvrıldı.

Bunlar babasının eşleriydi. Jimin’in biyolojik annesi değil, üvey anneleriydi.