Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

310. Bölüm İşte Burada!

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

Zend hızlıca ilerleyerek elini adamın yumruğunun önüne çıkarmıştı, ellerini yüzüne siper ederek, ürkek bir şekilde geriye doğru çekilen çocuk ise beklediği yumruk ona ulaşmadığı zaman şaşırmıştı, şu anda ne olduğunu görmek üzere Zend’e bakıyordu. Onun Vankon’a karşı geldiğini anlamıştı, Vankon’un kim olduğunu bilmiyormuş gibi görünüyordu. ‘’Efendim,’’ diye seslendi hemen Zend’e, arkasından. ‘’o Vankon, eğer buna karışırsanız başınız belaya girebilir.’’ dedi sesli bir şekilde ve gözlerinin kenarından sızan yaşı sildi. ‘’Bana çok bir şey olmayacaktır, yani karışmanıza gerek yok, teşekkür ederim…’’ dedikten sonra da başını eğmişti yavaşça.

 

‘’Vankon mu?’’ Zend göz ucuyla arkasındaki miniğe bakarak konuşmuştu. ‘’O da kim?’’

 

‘’Kale Muhafızları’nın buradaki temsilcisi, Vankon.’’ dedi kız tekrardan, daha sonra da, ‘’Onun göğsündeki armaya bakabilirsiniz.’’ diyerek devam etti sessizce. Burada göreceği şiddeti kabullenmiş gibi görünüyordu.

 

Zend gözlerini küçük kızın söylediklerini duymasının üzerine önündeki adamın göğsüne doğru çevirdi. Aynı zamanda o da Zend’e yönelik bir şeyler söylemişti. ‘’Bak birader, küçücük kızın bile aklı alıyor bunu, ancak senin aklında biraz sorun varmış gibi görünüyor. Benim kim olduğumu bilmiyor muydun? Benim adımı bilmediğine göre buraya yabancı olmalısın, şimdi bırakırsan sana biraz sonra bir ceza vermek zorunda kalmam.’’ diye devam ve biraz önce, bir anlığına yüzünden silinmiş gülümsemesini tekrar yerine getirdi. Küçük çocuğa karşı takınabildiği tehditkârlığını yüzü kapalı olan birine karşı kullanamamış gibi görünüyordu, muhtemelen bunun nedeni de Zend’in yüzünü bilmemesiydi.

 

‘’Evet, senin kim olduğunu bilmiyordum.’’ dedi Zend, sol avcunun içerisindeydi hala, Vankon’un sağ yumruğu. ‘’Şimdi öğrendim, ama bunu öğrenmemin ardından geri adım atasım hiç gelmedi… Kale Muhafızları, krallığın okullarına giremeyen salakların girdiği bir yer değil miydi, yoksa ben mi yanlış hatırlıyorum?’’ diye sorarken adama bakmaya devam etmişti, henüz hiçbir şey göstermemişti ve buna devam edecekti bir süre, adamın iyice zıvanadan çıkmasını istiyordu. ‘’Eh, pardon, senin gibi bir çocuğa saldırmayı göze alacak kadar aşağıya inmiş, ezik ve korkak birinin bile girebileceği kadar düşük seviyeli bir yer olduğunu bilmiyordum, bundan sonra bunları da eklerim…’’ diyerek sesli bir şekilde gülmüştü.

 

‘’Seni…’’ Vankon’un kaşları çatılmıştı, yüzündeki gülümseme silinmişti ve diğer arkadaşlarına, çoktan hazır olmaları için bir işaret yollamıştı. Tabii Zend de bunun farkındaydı, arkasından ayaklanmış, ondan fazla kişi vardı burada. ‘’Bu söylediklerinden sonra, dizlerinin üstüne çöküp seni affetmem için yalvararak gururunu ayaklar altına alsan bile sana iyi bir dayak atmaktan vazgeçmeyeceğim…’’ dedi ve öfkeli bir şekilde Zend’e baktı, ancak tam olarak neye baktığını anlayamamıştı o anda…

 

Karşısındaki adamın gözlerinin arkasında, saldırmaya hazır olan, öfkeli bir kaplan varmış gibi görünüyordu!

 

Onun ölümcül enerjisini yalnızca bir saniyeliğine hissetmiş olmasına rağmen, aniden iliklerine kadar titremiş ve Zend’in gözlerindeki o ifadeyi görmüştü, vücudunun her yerinden alarm sinyalleri fırlamaya başlamış ve Vankon, o anda geri çekilmesi gerektiğini hissetmişti…

 

‘’Bayım, lütfen karışmayın…’’ demişti tekrardan Zend’in arkasındaki çocuk, ellerini birleştirmiş, Zend için endişelenmiş gibi görünüyordu. ‘’Söylediklerimin bedelini ben ödemeliyim, siz değil.’’ dedi devamında sessizce. Etraftakilerin dikkati buraya toplanmıştı şu anda, bu yüzden kimseden çıt çıkmıyordu. Vankon’a karşı gelmiş olan birisinin ortaya çıkabileceğini düşünmemişlerdi, sonuçta o, bu bölgeye Kale Muhafızları tarafından atanmış bir savaşçıydı, güçlüydü. Böyle bir olay olurken, kimse konuşmaya vakit ayıramazdı… Bu yüzden de Zend onun söylediklerini kolayca duyabilmişti.

 

O an, Vankon bir elindeki kılıcı yere bırakmış ve diğer eliyle birlikte, Zend’den kurtulmaya çabalamaya başlamıştı, biraz önce elini çekmeyi denemişti ancak Zend’in avcundan kurtulmak pek kolay olmamıştı. Şimdi tüm vücudunun gücüyle birlikte denemeye başlamıştı, ancak pek umut varmış gibi görünmüyordu… Hala çekemiyordu elini.

 

‘’S-Sizler!’’ dedi Vankon hızlıca, arkadaşlarına bakarak. ‘’Şu herife saldırın ki, ben de kılıcımı alıp ona cezasını verebileyim!’’

 

‘’T-Tamam!’’ Arkadaşları hep bir ağızdan konuşmuştu, Vankon’un neden böyle davrandığını anlamamış olsalar da, o buradaki muhafızların başkanıydı ve söylediklerinin sorgulanmaması gerekiyordu, Kale Muhafızları’nın kurallarına göre.

 

‘’Geliyorum…’’ diye bağırdı bir tanesi, kılıcını kınından çıkarmış, Zend’e doğru sallamıştı. ‘’Ölümüne saldıracağım ona göre!’’ diye bağırdı tekrardan, daha sonra da Zend’e doğru depar attı.

 

Zend’in sol eli, hala aynı şekilde duruyordu Vankon’un önünde. Ona doğru saldırmaya başlamış olan savaşçı ise hemen arkasındaydı, bu yüzden sağ eliyle onu saf dışı bırakmayı tercih etmişti genç adam.

 

Ona doğru koşarak gelen savaşçının, omzuna yönelttiği kılıcını, vücudunun sağ tarafını geriye doğru kaydırarak savuşturdu ve sağ elinin sağ kısmını, hızlıca eski pozisyonuna dönmesinin ardından, hızını alamayıp, kılıcının savuşturulmasının ardından hala ileriye doğru ilerleyen savaşçının sol kaburgasına vurmuştu.

 

Bam!

 

Gücünün çeyreğinden biraz daha fazlasını  kullanmıştı, bu yüzden bu savaşçının sadece kaburgaları kırılacaktı. Ama ölmeyecekti, aynı zamanda da saf dışı kalacaktı, şimdi bu yarayla birkaç dakika boyunca hareket etmesi mümkün olmazdı.

 

Tabii darbenin ardından, yaklaşık beş metre geriye uçmuş ve sırtını bir duvara vurup, elleri sol kaburgalarına giderken yere doğru yığılmıştı yavaşça.

 

Tabii bu sırada olayı izleyen insanların gözü, metrelerce geriye uçarak yere düşen, üstüne büyük bir zarar almışçasına tam anlamıyla yere düşen savaşçının üzerindeydi…

 

Onun böylesine geri itilmesini beklemiyorlardı, sonuçta biraz önce saldırmış olan savaşçı aslında bir Kale Muhafızı’ydı, böyle bir saldırıyı nasıl yerdi? Üstelik saldırıdan sonra ayağa bile kalkamamıştı!

 

Sadece bu da değildi, buradaki hemen herkes de savaşçı ve büyücü olduğundan dolayı, o saldırının gidişatını izlemişlerdi. Kapüşonlu adama kılıç neredeyse ulaşmıştı ve hatta bazı kişiler o Kale Muhafızı’nın gerçekten de öldürmeye çalışıp çalışmayacağını merak etmişti, kılıç neredeyse o adama değecekti çünkü, o an… Ancak yüzü görünmeyen o adam, bir anda geri çekilmişti! Kimsenin anlayamadığı bir andı bu, Zend’in, o saldırı ona tam değecekken, nasıl geri çekildiğini görememişlerdi… Onun sıradan biri olmadığı o anda anlaşılmıştı zaten, ancak Kale Muhafızları’ndan olan grup için… İş işten geçeli çok olmuştu.

 

Zend kendine doğru gelen diğer muhafızı da görmüştü, bu daha temkinli yaklaşıyordu Zend’e, diğerinden daha akıllı olduğu kesindi. İki eliyle tuttuğu uzun bir kılıcı vardı, bu kılıçla hızlı hareket edemeyeceği kesindi ama darbeleri de, normal kılıçlara göre daha güçlü olurdu muhtemelen. Zend’in Ağır Kılıç’ı ile benzerlik gösteriyordu bu yönden. Bu tip kılıçlar direkt olarak düşmana saplanamazdı ve duruşuna bakılırsa bu adam, Zend’e kılıcını ona göre sol olan taraftan yollayacaktı ve Zend’in, sol eliyle Vankon’u tutmasından dolayı ona bir açık vereceğini düşünerek zarar verecekti.

 

Ancak o da, istediği gibi yapamamıştı bazı şeyleri…

 

Zend, muhafız kendisine kılıcı yolladığı zaman, kılıç tam soluna girmek üzereyken vücudunu sağa doğru döndürmüş ve hala hareket halinde olan kılıcın üzerine, eliyle bastırmıştı.

 

Kılıcı havada yakalamıştı yani!

 

Zend’in elinin değmesiyle birlikte aşağıya doğru ilerlemişti kılıç birden, Zend onu sadece itmişti. Savaş Tanrısı’nın Heyecanı ile birlikte Kral Modu’nu aktifleştirmişti ve böyle bir hıza ulaşmıştı şimdi, gücünün az bir kısmını kullanmış olsa bile iterken, adamın önce elleri yere düşmüştü kılıcıyla birlikte; sonra da bedeni. Daha sonra da Zend ona bakmıştı soğukça, o, şu anda Zend ile kendisinin tamamen ayrı dünyalarda olduğunu anlamıştı. Aralarında öyle bir güç farkı vardı ki, Zend hem kılıcı havada yakalayarak aşağıya itmeyi başarmış, hem de sadece bir iki parmağıyla kullandığı güç ile, onun tüm vücuduyla yere çarpmasını sağlamıştı.

 

‘’Yerde kal, muhafız.’’ dedi Zend, onlara zarar vermek istemiyordu aslında, sonuçta onun sinirini bozan kişi belliydi… ‘’Yoksa sonunun iyi olacağını garantileyemem.’’ diyerek devam etti ve arkasına döndü. Diğer muhafızlar da kılıçlarını çekmiş ciddi bir şekilde bekliyordu, ancak hiçbiri, iki arkadaşlarına olan şeyi görmelerinin ardından harekete geçecek cesareti bulamamıştı. Sonuçta şu anda Zend’in yanında, yerde yatıyor olan muhafızın nasıl ezildiğini herkes görmüştü… Ona vurmaya tenezzül bile etmemişti o kapüşonlu adam, sadece hafifçe kılıca dokunmuştu… Ama öyle bir baskı kurmuştu ki muhafızın üzerinde, o hala kalmaya cesaret edemeyerek yerde kalmaya devam etmişti.

 

Zend sakince onlara bakmaya devam etmişti bir süre boyunca, kimsenin hareket ettiğini görememişti. ‘’Gelecek olan yok mu?’’ diye sordu ve sağ elinin önündeki, hareket etmeye çalışan Vankon’un elini iyice sıktı.

 

‘’Ah…’’ Vankon’un ağzından sadece bir mırıldanma çıkmıştı yavaşça, daha sonra da biraz önce Zend, son gelen muhafızın kılıcına vurmak için hareket ettiğinde bir fırsat bulup eline aldığı kılıcını yavaşça bırakmıştı, sağ elindeki acı öyle büyüktü ki, tüm vücudunu kolayca etkiliyordu…

 

Ama pes etmeye niyeti yoktu onun!

 

Dişlerini sıkarak kılıcı yerinden aldı ve karşı tarafında kalan muhafızlara bağırdı avazının çıktığı kadar. ‘’Sizi ahmaklar, ne bekliyorsunuz?! Hep birlikte saldırsanıza!’’

 

Muhafızların içerisinden biri, adamın bağırışının ardından kısa bir süre bekledi ve yutkunarak, arkadaşlarına seslendi. ‘’Muhafızlar, saldırıya geçin hemen! Tek tek gitmeyin, hep birlikte saldıracağız! Ona kaçacak yer bırakmayın!’’ diyerek diğerlerine cesaret vermeye çalışırken, kılıcını çıkarmıştı bile.

 

‘’Era, sen karışma.’’ dedi Zend hızlıca, Era’ya. Sesli bir şekilde konuşmuştu ve ortalığa yayılan isim, büyülü yaratığın ismi, bir anda tüm gözlerin açılmasına neden olmuştu…

 

‘’Era mı dedi o?’’

 

‘’Evet, evet, gerçekten de Era dedi… Olamaz herhalde, olamaz değil mi?’’

 

‘’Bilmiyorum… Bilmiyorum… Eğer gerçekten de Era dediyse, o kişi…’’

 

Bu isim biliniyordu… Bu isim, Zend’in büyülü yaratığının ismiydi!

 

‘’SALDIRIN HEMEN!’’ diye bağırmıştı Zend’in elindeki adam tekrardan, korku, biraz önce duyduğu isimle birlikte son derece hızlı bir şekilde yayılmaya başlamıştı vücudunda, biraz önce olayı anlama kısmındaydı, bir anda böyle bir isim duymuş olması, durumu kavramaya çalışmayı bırakarak paniklemesine neden olmuştu.

 

Onun son bağırışının ardından bir muhafız, bir savaş narası atmasının hemen ardından kılıcını çekmiş ve saldırıya geçmişti Zend’e doğru, devamında yaklaşık beş muhafız daha onunla birlikte Zend’e doğru ilerlemeye başlamıştı.

 

‘’Heh…’’ Zend bir nefes verdi gözlerini devirerek. ‘’Ne kadar da nafile çabalar…’’ diye mırıldandı ve sağ elini, kendine doğru gelen kişilere doğru savurdu. Sağ avcunun içerisindeki Vankon ile birlikte hem de…

 

Adamın bedeni teker teker muhafızlara çarparken, geriye doğru savruluyordu hepsi. Zend bunun ardından, Vankon’un elini bıraktı, daha sonra da hızlıca hala havada olan muhafızlarına yanına ilerledi.

 

Her birinin göğsüne birer saldırı yaptı, bu onların nefes almasını bir süreliğine zorlaştıracak ve hareket edememelerini sağlayacaktı, böylece Zend daha fazla, fazlalıklarla uğraşmak zorunda kalmayacaktı… ‘’Evet, var mı başka?’’ dedi, etraftaki seyircilere doğru bakarken. ‘’Bundan sonrakilere merhametli ve yumuşak davranmayacağım.’’

 

Zend’in tavrını gören herkes sessiz bir şekilde beklemek zorunda kalmıştı, çünkü onun gerçekten de yumuşak davrandığı, buradaki herkes tarafından onaylanmıştı biraz önce. Muhafızların göğsüne vurmuştu yavaşça sadece, bu basitçe yaptığı, küçük bir saldırıydı ancak bu saldırıya karşılaşan muhafızlar, birer birer yere düşmüş ve acı içinde kıvranmaya başlamışlardı.

 

Artık kimsenin ona karşı çıkmadığını gördükten sonra tatmin olmuş bir şekilde arkasına dönmesiyle birlikte beklemediği bir manzaranın onu karşıladığını görmüştü ancak genç adam…

 

‘’Gelme!’’ dedi, Vankon. Elinde bir kılıç vardı, kılıç da biraz önce yere düşürdüğü kılıçtı. Görünüşe göre Zend diğerleriyle ilgilenirken hızlı bir şekilde kafayı çalıştırmış, kılıcını kapmış ve aklına en mantıklı gelen şeyi yapmıştı…

 

Çocuğun boğazına doğru ilerletmişti kılıcı… ‘’Çabuk buradan git ve bir daha da geri gelme!’’ diyerek bağırmaya devam etti adam, kılıcı tutan eli korkudan titriyordu, ama yine de bu titreyen eliyle, bir şeyler yapabilmesi mümkündü. Örneğin kılıcı biraz daha yukarı çıkararak, şu an Zend’e bakarken dudağını ısıran çocuğun boğazını kesmesi mümkündü.

 

‘’Gitmezsem ne olacak?’’ diye sordu Zend, içten içe gerginleşse de bunu belli etmemişti. ‘’Öldürecek misin onu?’’

 

‘’Evet, öldüreceğim!’’ Adam tükürükleri saçarken bağırmayı sürdürüyordu. ‘’Cezasını alırım, Kale Muhafızları’ndan atılmam gerekse bile onu öldürürüm!’’

 

‘’Öyleyse öldür.’’ dedi Zend rahatça, kollarını çoktan indirmişti bile. ‘’Hadi öldür onu. Ben de seninle birlikte, mensubu olduğun ailenin tüm üyelerini teker teker öldüreyim. Kale Muhafızları’nda senin ismini hatırlayacak tek kişi kalmayana kadar öldürmeye devam edeyim, sonunda Beyaz Taç’ın, senin varlığından bahseden birinin cezasını ölüme çıkarmasını sağlayana kadar durmayayım!’’ derken, aynı zamanda da biraz önce içinde birikmiş olan tüm öfkeyi dışarı vurarak ölümcül bir aura dalgası yollamıştı adama… ‘’Hadi, ne duruyorsun?’’ diyerek devam etti, sakindi hala.

 

‘’Sen… Çıldırmışsın!’’ dedi adam, kılıcı tutan eli daha da çok titremeye başlamıştı.

 

‘’Evet, öyleyse ne olmuş?!’’ dedi Zend, birazcık sesini yükseltmişti, adam Zend’den gelen aura dalgasını yediği zaman hareket edebilmeyi başaramayacak bir konuma gelmişti, zaten üzerinde büyük bir baskı vardı ve bir de bu auranın baskısının üstüne binmesine dayanamamıştı, kolunu öyle tutuyor olmasına rağmen, onu hareket ettirecek kadar gücü yoktu şu anda. ‘’Zend gelsin de kurtarsın seni demiştin, değil mi?’’ diye sordu daha sonra da. ‘’İşte burada, ne yapacaksın ona karşı?’’

 

***

 

1869