O ankoanın iç ses de neydi öyle ankoa için iç ses değil felaket tellalıydı kesin acaba zendin yeni bir gücü falan mı yoksa düştün mi yaptı zendi tuzağa düşürmek için ?
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
296. Bölüm İkna Etmek
Ankoa, Zend’in söyledikleriyle biraz tereddütte almış gibi görünüyordu. Bunu yapması gerçekten doğru muydu? Zend’e bu konuda güvenebilir miydi? Eğer oraya yanında hiç kimse olmadan giderse, Zend’i tek başınayken bulabileceği garanti miydi?
Bunlar gibi aklında dolaşan pek çok soru ile boğuşmaya başlamıştı genç adam.
Aynı zamanda Zend de, onun bu konuda olumlu cevap vermesini gerçekten istiyordu. Devamlı olarak bunu düşünüyordu şu anda, Ankoa bu tuzağa düşmeliydi! Kendisine güvenmeli, onunla savaşmaya yalnız başına gelmeliydi! ‘’Yoksa, kardeşlerinin katilini öldürme imkanı eline geçmişken bile bunu yapmayacak kadar korkak mısın?’’ diye sorarken, hafifçe kaşlarını çatmıştı. Şu anda kararlı olduğunu sonuna kadar belli etmesi gerekiyordu, Ankoa’nın kendisine güvenmesi için bu gerekliydi.
Ankoa Zend’i duymasıyla birlikte, düşünceli bir havaya girmesiyle birlikte yavaşça yumuşamış yüz ifadesini tekrar sertleştirmiş ve öfkeli bir şekilde Zend’e bakmaya devam etmişti. Ancak bir şey söylememişti, aklından bir sürü şey geçiyordu çünkü… Zend ise, ona bakarken yavaşça yutkunmuş ve onun bu konuda sorun çıkarmamasını tüm kalbiyle arzulamıştı… ‘Hadi, kabul et! Tek başına gel, hadi, beni öldürebileceğini biliyorsun! Eğer bunu kabul etmezsen, beni öldürmek adına başka bir şansın kalmayacak! Sadece evet de!’ diyordu kendi kendine, eğer Ankoa bu konuda sorun çıkarmazsa işleri gerçekten de çok kolay olacaktı. Neyse ki onu gelmeye ikna etmişti, o, yalnız gelmese bile birkaç asker ile birlikte kesin gelecekti. Gözlerindeki öfke bunu anlatıyordu şu anda Zend’e, böyle bir fırsatı kaçıramayacağını kendi kendisine söylüyordu! Eğer o yalnız gelirse, Zend inanılmaz derecede memnun kalacaktı bu durumdan...
‘’Tek başıma gidersem, gerçekten de Zend’i tek başına mı bulacağım?’’ diye sordu içinden, bir yandan da gözlerini hafifçe kısmış, Zend’e bakıyordu. Aklında ani bir cevap belirmişti, tatmin ediciydi de… Ne olduğunu anlayamamıştı Ankoa, kendi kendisine cevap vermiş olmalıydı, sonuçta böyle şeyleri sürekli yapıyordu. Ama bu seferki cevap… Normal bir konuşmadan ziyade, bir fısıltı gibiydi...
‘’Evet, tek başına gelecektir. O alçak birisi olsa da, bir savaşçının gururuna sahip olduğu gözlerinden belli oluyor, kararlılıkla dolup taşıyor adeta. Ona bu konuda güvenmekten kesinlikle zarar gelmez.’’
‘’Ona gerçekten de güvenebilir miyim? Ovaur’u da bu şekilde kandırıp, birkaç kişi ile birlikte saldırıp öldürmüş olmasın? O gün Prenses Aena sadece bir kişiyi gördüğünü iddia etse de, o, gördüğü kişiye odaklanmışken etraftan Zend’in suç ortakları fırlayıp kaçmış olabilirdi. Yani şu anda gittiğim yerde de, Ovaur ile aynı sonla karşılaşma imkanım var.’’
‘’Elbette güvenebilirsin, salaklaşma Ankoa. Sen ne zamandan beri böyle bir korkak oldun? Karşındaki kişi de senin gibi bir savaşçı, kılıcının onurunu yok etmeyecektir, böyle bir şey yapmayacaktır. Hem seni öldürse eline ne geçecek ki? Şansına, o tam bir pislik çıkmadı. Tamamen senin için bu riski alacak ve tek başına gelecek, ona minnettar olmalısın. Yani onu öldürdükten sonra, Zend’in tamamıyla alçak biri olarak anılmasını engellemelisin. Sonuçta o sana böyle bir şans tanıdı, intikamın ruhunu kavramış biri!..’’ Kafasının içinde yankılanmaya devam eden, Ankoa’nın kendi kendine verdiği cevaplar iyice uzamaya başlamıştı.
‘’Bilemiyorum…’’ diye mırıldandı Ankoa, son derece kısık sesli bir şekilde.
‘’Hadi, kabul et söylediklerini, bunu sen de istiyorsun, bunun farkındasın. Kabul et ve gidip onu öldür, kardeşlerinin ve Ovaur’un intikamını al…’’
‘’Diyelim ki tek başına geldi… Onu yenebileceğim garanti mi? Çünkü eğer kaybedersem, o da beni öldürebilecek ve kimsenin haberi olmayacak. Bundan birine haber verirsem de, dediği gibi, Beyaz Taç yine garip büyücülerini devreye sokarak bunu öğrenebilir… Hem… Benden de öğrenebilirler ki, onu öldürmemin ardından…’’ Ankoa, kararsız kalmaya devam ederek, sorularının sayısını artırmaya devam ediyordu hızlıca.
‘’Nasıl öğrenecekler ki? Beyaz Taç, bunu yapan kişi sen olduğun zaman bir şahit bulamayacağı için, onu öldürdüğünü kanıtlayamaz... Böylece suçsuz kalmış olursun, için rahat olsun… Ama birine söylersen, iki kişinin aynı şeyi söylediğini fark ederek seni öldürmek isteyebilirler. Çok risk almış olursun, bu yüzden bundan kimseye bahsetmemen daha iyi…’’ Yeni bir cevap da yankılanmaya başlamıştı Ankoa’nın kulağında, tekrardan.
‘’Ovaur’a senin de dediğin gibi birkaç kişi saldırmışlardır kesin, ama Zend onu bire bir savaşa davet ettikten sonra bunu yapmamıştır…’’
‘’Çünkü zaten o gün, teke tek yaptıkları bir mücadelede Ovaur’a karşı fena kaybetmişti, hatırlıyorsun değil mi?..’’
‘’Ovaur’un hatası, onu oracıkta öldürmemekti. Eğer Zend’i yendiği zaman öldürseydi, saatler sonra Zend ona arkadaşlarını toplayıp saldıramayacaktı…’’
‘’Sen bu hataya düşmeyeceksin ama, onu yendiğin anda öldüreceksin. Böylece sorun kalmamış olacak, hadi, daha fazla bekleme ve kabul et…’’
‘’Heh, eğer kabul etmiyorsan bu teklifimi devam ettirmenin anlamı yok.’’ Zend bir nefes verdi ve konuştu hızlıca. Elbette bu sadece yaptığı bir blöftü, bu teklifi asla kaldırmayacaktı. Şimdi Ankoa’yı iyice ikna etmek için lazım olan şey buydu sadece.
‘’Tamam, tamam!’’ Ankoa da panikle cevap verdi çabucak. Zend’in ona uzattığı haritayı biraz önce almıştı, elinde tutup işaretli olan yere bakmıştı birkaç saniye. Daha sonra da onu yüzüğüne koydu. ‘’Bu yere geleceğim, yalnız başıma. Sen de yalnız başına geldiğinden emin ol, bu konuda senin birazcık olsun şerefli davranacağını düşünerek böyle hareket ediyorum, beni hiç karakterinin kalmadığına ikna etme sakın. Haberin olsun, yanımda Fozre Malikanesi’ne hızlıca dönmemi sağlayacak bir yer değiştirme büyüsü de getireceğim, aynı zamanda ailemizin en önemli eşyalarından birisini de getireceğim, böylece senin yakınlarında birinin olup olmadığını göreceğim. Aynı zamanda bu iki şeyi birbirine bağlayacağım da, ben oraya geldiğimde de, geldikten sonra da birileri ortaya çıkarsa otomatik olarak yer değiştirme büyüsü çalışacak ve beni geri gönderecek, yani birilerini daha sonradan bile olsa o alana getirmeyi aklından bile geçirme.’’ dedi devamında, Fozre Ailesi’ne mensup olan genç.
Zend ise, güven verici bir şekilde kafasını sallamıştı. ‘’Benim düşmanım olduğun doğru, ancak ikimiz de savaşçıyız. Böyle bir şeyi, bir savaşçıya yapacak kadar alçak değilim ben, merak etme.’’ diyerek, elini göğsüne götürmüştü. ‘’Sözümdür bu. Bu arada, bir saat sonra orada ol. Geldiğin zaman beni görürsün zaten, o alanda benden başka birisi olmayacaktır muhtemelen, ıssız bir yer. Sonuçta orayı bu yüzden tercih ettim, bizi gören kimse olmaz.’’
‘’Bir saat mi?!’’ Genç adam sormuştu çabucak, böyle durumlarda en azından iki saat süre verilirdi, ama Zend sadece bir saat vermişti Ankoa’ya, gelmesi için.
‘’Zamanımız kısıtlı da.’’ Zend cevap verdi normal bir şekilde. ‘’Eminim hızlı olursan yetişebilirsin.’’
Derin bir nefes daha alıp, gözlerini birkaç kez kırpıştırdı. Bunu kabul etmekten başka çaresi yoktu… Bu kuralları Zend belirlemişti sonuçta, Ankoa’ya böyle bir fırsat veren kişi o olduğu için, söylediği yer ve saatin geçerli olması da doğaldı. ‘’Öyleyse gidiyorum.’’ dedi ve kapıya doğru dönüp, kapı kolunu tuttu Ankoa. ‘’Bir saat sonra orada olacağım, evden çıkarken de bir bahane bulurum, o konuda endişe etmene gerek yok. Seninle görüşmeye gittikten sonra ölüm haberinin yayılması, bana epey sorun çıkartırdı.’’ dedi ve Zend’in cevap vermesini beklemeden kapıyı açıp, dışarı çıktı.
Zend ise Ankoa’nın gidişinin ardından derin bir nefes almıştı hızlıca. ‘’Hah, salak, beni gerçekten de yenebileceğini düşündü galiba…’’ dedi Era’ya. ‘’Ah, senin karışmayacağını söylemeyi unuttum. Onun büyülü yaratık ortağı var mıydı acaba? Eh…’’ diye devam ederken, elini alnına götürdü ve yavaşça vurdu. ‘’Neyse artık, gelirse o büyülü yaratığı öldürmek zorunda kalırız, ne yapalım…’’
‘’Büyülü yaratığı boş ver, gerekirse onu ben öldürürüm.’’ dedi Era, hızlı bir şekilde. ‘’Önemli olan onun gerçekten de tek başına gelip gelmeyeceği. Şu anda onun tek başına geleceği konusunda birkaç endişeye sahibim. Sen onun duygularını manipüle etmeyi gerçekten de iyi başardın, ancak bunun yeterli olduğundan pek emin olduğum söylenemez. Eğer yanında bir kişi bile getirse, Zend ile konuşmaya gittiği zaman öldürüldüğü haberinin yayılma olasılığı olur. Aynı zamanda zaten birisini getirmeye karar verirse, oraya sadece birisini getirmez, bir sürü adamla gelir. Acaba garantiye alıp da birkaç kişiyle mi gitsek? Çünkü eğer gidip de senin bu teklifini babasına söylerse, birkaç Kraliyet Askeri ile birlikte Tou’nun onun peşinden geldiğini görebiliriz, bu da bizim canımızı sıkmak için fazlasıyla yeterli. En iyi ihtimalle bile büyünü açığa çıkarmak zorunda kalırsın.’’ dedi devamında da.
‘’Ortak, onun yüzünü görmedin mi?’’ diye sordu Zend, hızlıca. ‘’Beni kesinlikle öldürmek istiyor ve eğer Dustin’in benden haberi olursa, bunu başaramayacağını biliyor… Yani bunu Dustin’e söyleyemez, babasından, Dustin’in Zend’i öldürmek konusunda kararsız kaldığını duymuştur kesin. Ben bile duymuştum geçen sefer, o banyodayken. Neyse, beni öldürmek istiyor, aynı zamanda çok kişi gelmeyi gururuna yediremeyecektir. Bu yüzden tek başına gelecek, inan bana. Gözlerinden anlaşılabiliyordu bu… Pek sorun yaşamayacağız bu yüzden, ama etrafta kimsenin olmadığından emin olmamız lazım. Dediği gibi o iki şeyle birlikte gelirse, yanımızdan biri tamamen rastlantıyla, gelişigüzel geçiyor olsa bile kendini geri gönderir, buna engel olmak lazım.’’ dedi daha sonra. ‘’O, beni öldürebileceğine gerçekten inanıyordu… Yani tek başına geleceği konusunda, senin de bir endişen olmasın Era. Bunun gerçekten mümkün olduğunu düşünmemiştim bugün, birileriyle birlikte oraya gelirdi, öyle tahmin ediyordum. Ama görünüşe göre, hiç risk almadan işi bitirme imkanımız oldu!’’ diyerek güldü Zend, Era’ya bakıyordu bir yandan.
‘’Eh… Sanırım haklısın,’’ Era gözlerini kapattı yavaşça, Zend insanların duygularını daha iyi anlamayı başarıyordu, bu yüzden bu sefer onun tercihlerine karışmaya gerek duymuyordu. Kabul etmişti sessiz bir şekilde. ‘’öyleyse hadi, git de Vosu ile konuş, formalite icabı. Daha sonra da gidip yerimizi kontrol ederiz.’’
‘’Tamamdır.’’ dedi ve Ankoa’nın odadan çıkmasının üzerinden bir dakikadan fazla süre geçmişken, kapıya doğru ilerleyip çıkışa ulaştı Zend. Neyse ki Ankoa ona neden böyle bir plan yapmış olduğunu sormamıştı, bunu düşünmek aklına gelmemişti muhtemelen onun. Bu yüzden, daha fazla düşünmesine olanak vermeden sadece bir saat vermişti Zend ona, bu süre, hazırlıklarını yapması için ancak yeterli olurdu…
***
Vosu’ya samimiyetsiz birkaç şey söylemesinin ardından evden çıkıp, kimseye takılmadan, Ankoa’ya söylediği yere doğru hızlı bir şekilde gitmeye başlamak kafasındayken, Tarini’ye haber yollaması için dışarıda onunla birlikte buraya getirdiği Beyaz Taç üyesine doğru yaklaşmıştı genç adam. Yua ile görüşmeyi düşünmüştü evden çıkmadan önce, ama evde birkaç kez etrafa bakındığında onu görmeyi başaramamıştı, bu yüzden direkt olarak ayrılıp Kaimei’nin sokaklarında ilerlerken, gelirken ne olur ne olmaz diye yanında getirdiği kişiye doğru yaklaşmıştı.
‘’Merhaba Gensaze.’’ dedi hızlıca, Gensaze, Zend Güneş Ailesi’nin evinden çıktığı zaman onu kapıda karşılayan isim olmuştu, birlikte buraya kadar gelmişlerdi ve Zend, ona şimdilik Fozre Ailesi’nin malikanesinin biraz dışarısında durmasını söylemişti. Onunla birlikte görülmemesi daha iyiydi, sonuçta maskeli ve kapüşonlu bir şekilde dikkat çekiyordu sokakta, biriyle yan yanayken görülmesi, o kişinin canını sıkabilirdi. Halkın diline düşmek çok kolaydı sonuçta… Elbette Zend, maske ve kapüşonunu takarken kendi yüzüyle çekeceği kadar dikkat çekmiyordu hiçbir zaman. Eğer maskesi olmadan gezseydi, adım başında bir saldırıya uğrayabilirdi. Onu yenebilecekleri konusunda bile kendine güvenmeyen insanlar, sürekli Zend’i bekliyor olurdu sağda solda.
‘’Merhaba Zend.’’ Genç kız güler yüzlü bir şekilde cevap verdi hızlıca.
‘’Plan değişti, yalnız başıma buluşmaya gideceğim. Eğer bir şey olursa Tarini’ye bir şekilde bir işaret yollarım, o yüzden şimdilik geri çekil ve kimsenin harekete geçmemesini söyle, yalnız gideceğim konusunda söz verdim.’’ dedi, ciddi bir şekilde baktı ona. ‘’O da yalnız gelecek tabii…’’
‘’Heh?!’’ Gensaze, Zend’in konuşmasını duymasıyla birlikte şaşırmıştı biraz. ‘’Zend, onunla bire bir mi görüşeceksin? Kimseyi götürmeyecek misin? Sana bir tuzak kurmuş olmalı, onun yalnız gireceğinden nasıl emin olabiliyorsun ki? Kesin seni öldürmeye çalışacaktır!’’ dedi devamında da.
‘’Gensaze, aklımdan bu ihtimalleri yüzlerce kez geçirdim zaten, endişe etmene gerek yok.’’ Zend, sakin bir şekilde konuşmasını sürdürdü. ‘’Sadece dediklerimi yap, ben ne yaptığımın farkındayım. Neyse, zaman kaybedemeyeceğim, bir saat içerisinde birinci belirlediğimiz noktada olmam gerekiyor. Eğer bir buçuk saat içinde benden bir haber çıkmazsa gelin ve oralarda ne olduğuna bakın, ama şimdilik bana bırakın bunu.’’ dedi, hızlıca veda etti ve genç kızın başka bir şeyler söylemesini bile beklemeden, gitmesi gereken yere doğru fırladı. Erken gitmek, her zaman daha iyiydi…
***
1798
Magnec