işte bölüm!!!!
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
149. Bölüm Bizim Sınırımız Yok!
"Biz senin babalarınız evlat." Zend'in karşısındaki adam büyük bir ciddiyetle konuştu. Konuşmasından beş saniye geçtikten sonra, Kagı ve Zend hariç odadaki herkes gülmeye ve kıkırdamaya başlamıştı, Zend şaşkınlıkla dolu yüzünde neden güldüklerini anlayabilmiş olmadığını belli ediyordu.
"Tamam tamam, şakaydı, sadece takılıyorduk." Adam katıla katıla gülmüş olduğu esprisinden sonra gözlerinin yaşını hafifçe sildi ve yüzündeki gülümsemeyi kaldırarak yavaşça ciddiyete girdi. "Bizi ataların olarak görebilirsin, çocuğum. Elbette aramızda en azından yirmi otuz nesil vardır..." Adamın kirpiklerinin sessizce titrediği dışarıdan rahatça anlaşılıyordu.
"Raddha mı? Hiç duymadım..." Zend yavaşça mırıldandı ve hafızasını zorladı. Ama başarılı olamamıştı, aklında o kelime ile ilgili bir tek bilgi bile yokmuş gibi görünüyordu.
"Görmüş olduğun, geçmişe dair bilgi alınabilecek tüm kitaplardan bin yıllar önce silinmiş bir ismi duymaman normal..." Adam yumuşak bir şekilde döktü kelimeleri ağzından, gözlerindeki zaferli bir edayla güneşimsi parlaklık hafifçe sönmüş gibiydi. Yüzü de biraz düşmüştü. "Evlat, bu isim, dünyada bir zamanlar hüküm süren bir isimdi. Duyulduğu yerde insanların hareketlerine dikkat etmesini sağlayan bir isimdi, rüzgarın; dünya üzerinde taşımadığı hiçbir yer kalmamış olduğu bir isimdi."
Gecenin sessizliğine eşlik etmeye başladı birden birkaç iç çekiş sesi, odada bulunan kişilerden ikisi derin, anlamlı bir iç çekişi ile Zend'in kulaklarına ulaştı. Hatta, o an Zend'in önünde dikilmekte olan adam kadar olmasa da normal bir insana göre iri olan, siyah ve kısa saçlı, yüzünde ürkütücü birkaç yaraya sahip olan bir adamın, "Ah o eski günler..." diye mırıldandığını bile duymuştu Zend.
"Sonra ne oldu peki?" Zend küçük, nedensiz bir sabırsızlık hissetti ve adamın konuşmasını sürdürmesini beklemeden söze girdi.
"Sonra da..." Zend'in önündeki kişi de diğerleri gibi yavaş bir şekilde iç çekti. "Parçalandı." Adam altlı üstlü kirpiklerini buluşturdu ve etrafa, rahatça fark edilebilecek bir hüzün dalgası yaydıktan sonra: "Kendi içinde bölündü, Tanrılara, Gjanb'ın büyülü yaratık ordusuna sadece yüz kişiyle karşı koyabilecek bir haldeyken, kendi içinde savaşa başladı ve parçalara bölünerek yok oldu. Kendileriyle savaştılar kısacası. Tabii bu benim dönemimde değildi, ben en az on nesili kurtarabilecek kadar şey bırakmıştım oğullarıma. Ama onların çocukları nitelikli değilmiş, ne yapalım..."
Zend: "..."
Zend adamın gözlerindeki huzursuzluğu ve çaresizliği gördüğü için sessiz kalmayı tercih etti. Tam olarak neden olduğunu bilmese de bu kısacık hikaye, onun canını epeyce sıkmıştı. Sanki içindeki bir şeyler buna tepki veriyordu.
"Merak ediyorsun, böyle bir ailenin neden ismi tarih kitaplarında falan yazmıyordu?" Adamın gözlerindeki hüzün bir anda kayboldu ve o bu konuyu açmadan önce gözlerinde mevcut olan, zamanla sönmeye doğru ilerlemiş olan ışığın parlaklığı bir anda katlandı ve bu sefer ona neden olan, onun aurasından anlaşılabileceği üzere büyük bir öfkeydi! "Tanrılar, onlar hayattayken pek iyi anlaşamadığı ve düşman olarak gördüğü bir ailenin ismini, sırf otoritelerine meydan okuyabilecek bir soyun aslında var olduğunu kimsenin bilmemesi için sildi. Tüm onuru ve şerefi bir kenara atıp, onları aşağılayarak isimlerini çok gizli birkaç tanesi hariç tüm kitaplardan sildiler!'' Adam birden kükredi ve sinirli bir şekilde sağ elini yumruk yaparak hemen göğsünün önünde onu sol avcuyla buluşturdu. Onun sadece kendi avcuna vurmasından çıkan ses, tüm mağarada yankılanmıştı ve dışarıdan, bu sesle irkilip uçmaya başlayan yaratıklara ait olan ani kanat sesleri, Zend'in de irkilmesini sağlayacak şekilde yükseldi. ''Onlara lanet olsun!''
Zend, adamın elinden çıkan kıvılcımları bile fark etmişti neredeyse. O adamın sadece bir elini ötekine çarpması bile etrafa bir enerji dalgası yollayarak mağaranın duvarlarından içeriye doğru tozların savrulmasına neden olmuştu. Kızıl saçlı gencin ise durumu pek iyi değil gibiydi, zira Zend'in hemen önündeki adamın son olarak etrafa yaydığı enerji dalgasını görmesiyle birlikte iyice benzi atmıştı. Gözleri, şu ana kadar hiç görmemiş olduğu bir şeyi ya da bir hayaletle karşılaşmış gibi açılmıştı, mavi gözlerinin etrafındaki göz akı, ardına kadar açılan gözlerinin etrafında belirginleşmişti; göz kapakları onun gözlerinin üstünü neredeyse hiç kapatmıyordu çünkü.
''Sinirlendik, öfkelendik! Çünkü elimizden bir şey gelmiyordu, bizler sadece Seyirciler olmuştuk, elimizden gelen hiçbir şey yoktu! İntikam istedik, onların başını ezmek istedik! Ama buna yetecek gücümüz yoktu, yönlendirebileceğimiz küçük insanların ve ailelerin de hiçbiri gerektiği kadar nitelikli değildi. Umutsuzluğa kapıldık ama, gerçekten, hayat bize küsmüştü ve devrimiz gerçekten bitmişti, bir daha doğamayacaktık, tamamen kül olmuştuk; her bir parçamız kül olmuştu. Tekrar doğabilecek, canlı bir parçamız kalmamıştı.'' Adam iri ellerini Zend'in omuzlarına koydu ve ona, dünyada başka hiçbir yerde olmayan, muazzam nadirlikteki bir hazineye bakıyormuş gibi bakmaya başladı. Zend, adamın avcunun içindeki sıcaklığı hissetmişti. Biraz önce onun ellerinde gerçekten kıvılcımlar oluşmuştu anlaşılan, belki de ateş bile oluşmuştu da Zend fark edememişti, çünkü şu an onun elindeki sıcaklık, sadece kıvılcımla açıklanamazdı. Adam ellerini bir saat boyu ateşe tutmuş da sonra onları Zend'in omuzlarına koymuş gibiydi, Zend omuzlarının pişeceğinden endişe etti, acıyla baş edebiliyordu ve bu onun için sorun değildi ama canlı canlı etinin pişmesi isteyeceği bir şey değildi. Çünkü bunu daha önce yaşamıştı, kolu o canlıyken ateşin içine atılıp pişirilmişti, o adamın ona yaptığı şeyler öyle kolay kolay anlatarak bitirilecek cinsten değildi. Zend kafasını yavaşça iki yana sallayarak kafasını temizledi.
''Canlı bir parçamız kalmamıştı, daha doğrusu biz böyle sanıyorduk. Sonra bir baktık ki, yeryüzünde, hala canlı bir Raddha var! Senin öldüğünü sanmıştık biz de; zira öz annen ve babam binlerce yıl önce ölmüştü. Ama sen, büyülü yaratık sayesinde ölmemiştin, onun enerjisiyle korunuyordun, aynı zamanda da senin üzerinde bir büyü vardı, doğmak için o kızıl saçlı kadının vücuduna ilerlediğin zaman anladık neler olduğunu, bilgilendik. Ve o günden bu güne kadar, her gün, her gün ne yapacağını, nasıl bir devlet kuracağını ve intikamını nasıl alacağını hayal ediyordum, senin attığın her yumrukta benim kalbim bir kere daha kuvvetlice çarpıyordu göğsümde. Yaşadığımızı hissediyordum, yaşayacaktık, tekrar soyumuz güçlenecekti! Hem de bu sefer eskisinden daha kuvvetli olacaktık, çünkü ailemizin başına gelecek olan bu seferki lider, atalarından bile üstündü!'' Adam Zend'in sağ elini tuttu ve çocuğun avuç içi yukarı bakacak şekilde onu kaldırdı. ''Onun elleri farklıydı, bir büyüye karışabiliyordu! Büyünün yapısını değiştirebiliyordu, üstelik onun sahip olduğu o yetenek, o büyü,'' Adam ellerini açtı ve biraz önce odada belirmiş olan beş farklı kişiye doğru ellerini kaldırarak: ''o büyü ilk ortaya çıktığında hepimizi resmen uçurmuştu! Gri Engerek de fark etmişti bunu, o sana verdiği kılıç, bizim kılıçların çakması gibi bir şeydi, hatırlıyorsun onu kullandığın zamanı değil mi?''
Zend'in gözleri adamın belindeki, kahverengi kabzasına yüzlerce işleme olan, okuyamadığı bir dilde yazılmış kırmızı renkli yazılara sahip, Zend'in elinden en azından dirseğine kadar uzunlukta bir kabzaya sahip kalın, aynı şekilde uzun kılıca takıldı. Evet, o kılıç tam olarak Zend'in o kafeste kullandığı, daha sonra da Gri Engerek'in ona hediye ettiği kılıca benziyordu. İçeriye doğru kavisliydi ve hafifçe kıvrılıyordu, kınından anlaşılacağı üzere oldukça genişti de.
''O kılıcı eline aldığında hissettiğin şeyleri hatırlıyor musun? Tüm hisler bir anda vücuduna dolmuş gibiydi, değil mi? Heyecan, korku, sevgi, öfke... Vücudunun kaldıramayıp patlayacağını düşündüğün o an, işte o an en güçlü olduğun andır. O kılıç bizimkilere bakılarak yapılmış, özenti bir kılıçtı ama onu tutmakla bile büyük bir enerjiyi tuttuğunu hissetmiş olmalısın, çünkü onun üzerinde de senin enerjine uyum sağlayabilecek mühürler vardı. Böylece içgüdülerin dışarı vurdu kendini, bir anda ne yaptığını bile anlayamadan o büyülü yaratığı öldürüverdin. Evet, bu takdire şayan bir şeydi. Ama elindeki kılıç gerçek bile olmadığı için ona sahip çıkmak senin için pek zor olmamıştı, sonuçta sadece bayılmıştın. Ama Gri Engerek zeki bir adam, kendin üzerinde tam hakimiyeti sağlayana onu takip etmekten çekinme.'' Adam kalın sesiyle odanın içini doldurmaya devam etti.
''Her neyse, sana birkaç şey söyleyeceğim çünkü bir daha ne zaman görüşebiliriz bilemiyorum, biraz önce o gencin sana yapmış olduğu enerji darbesi senin Ki havuzunun enerjisini yükseltti ve dolayısıyla bizimle iletişim kurabilecek kapasiteye ulaştın. Aslında bu bir hata olarak görülürdü, çünkü Ki havuzunun enerji kapasitesini bir anlığına bile değiştirmek normal birini anında öldürebilir. Neyse ki şanslısın, sende bir etkisi olmadı. Ancak bir daha bunu yapmanın mümkün olacağını sanmıyorum, çünkü bunu vücudun keşfetti ve bir daha aynısı olduğunda bununla en azından mücadele edecek, ama vücudunun üzerinde kullanılan her tekniği anında öğrenmesini ve buna karşı bağışıklık kazanmasını istiyorsan yapman gereken çok şey var, söylemek istediğim şeylerden biri de bu. Bizim vücutlarımız çok güçlüdür evlat, zihinlerimizin aksine, güç açısından yenilmemiz oldukça nadirdir. Ancak senin bu delikanlının elinden de tatmış olduğun gibi, zihinsel açıdan pek güçlü olduğumuz söylenemez. Belirli bir seviyeye kadar elbette, küçük bir seviye yükseltme gibi bir şey var, onu başarmalısın. Sen bugüne kadar her zaman fiziksel gelişimini artırdın, ancak bir savaşta önemli olan rakibinin psikolojisini yenmektir, bedenini değil. Bunu başarırsan kazanırsın, başaramazsan kaybedersin, senin de deneyimlediğin gibi.'' Adam eliyle soluk bir renge bürünmüş olan mavi gözlü genci işaret etti. ''Onun kullandığı tek teknik seni yerle bir etmeye yetti. Çünkü kendini psikolojik olarak savaşa hazırlamadın.''
Zend adamın söylediklerini şaşkınlık içinde dinlemekteydi. Onun söylediği her şeyi hafızasına kazıyordu, bir bir hepsini yapmalıydı, çünkü biliyordu ki onun söyledikleri kesinlikle doğru çıkacaktı. İçinde bir güven vardı.
''Git ve Raddhaların, yani bizim anlatıldığımız kitapları bul. Dünya üzerinde hala mevcutlar, oldukça nadir olsalar da bazı cesaret sahipleri bize dair bilgileri saklamayı başardı. Onları oku, öğren. Nasıl kendini geliştirebileceğini keşfet, intikamını almak için adımlarını atmaya devam et. İntikamını almak isteyip istemeyeceğini hiç sormuyorum, çünkü istiyorsun, bunu biliyorum. Öğrendikçe daha da çok isteyeceksin, atalarını keşfettikçe eski günlerini geri isteyeceksin, tıpkı bizim gibi. Sen, iyi ya da kötü, tüm atalarının umut bağladığı gençsin, Zend.'' Adam Zend'in ismini söylediğine, Zend'in tüyleri bir anda ürpermişti. Onun sesi kalındı ve sertti, ama bunlar tamamen etkisizdi. Zend o kelimenin arkasındaki sevgiyi fark etmişti çünkü, sevgiyi hissetmişti ve bu sevgi, şu ana kadar hiç hissetmediği cinsten olabilirdi; zira Zend'in kalbini bir anda ısıtmayı başarmış, sanki karşısındaki adamla yıllardır görüşüyormuş ve özlem gidermek için onunla tekrar buluşmuş gibiydi, içindeki sıcaklık da bu yüzden yükselmiş olmalıydı.
''Bulman gereken şeylerin olduğunu bilmelisin. Ölümsüzlüğün yolunu ancak böyle bulabilirsin, ötekiler gibi bulamayacaksın, korkma. Onlardan farklı bir yolun olacak, ama bu geliştirme yoluna sahip olmak için ölecek milyonlarca kişi var, bunu da bilmelisin. Her şeyi yapabiliriz, merak etme... Neden mi?'' Adamın elinde bir anda bir parşömen belirdi ve Adam Zend'in de görebileceği şekilde yere doğru bu parşömeni açtı; bu bir haritaydı. ''Çünkü bizim sınırımız yok!'' Adamın gür sesinin odada kıvranmasının ardından Zend haritaya doğru gözlerini kaydırdı.
Bu haritayı tanıyordu, kıtalar aynıydı, Büyü Ormanı, Büyülü Yaratık Sıradağları, diğer bir çok özel yer, hepsi aynıydı. Ama bir şeyler farklıydı, Zend, bu haritayı gördüğünde haritanın üzerinde küçük ve büyük birçok ülke ismi vardı, kıtalara özel isimler vardı. Bunlar, o kara parçasında hangi ülkenin ya da ailenin yaşadığını gösteriyordu. Ama bu haritanın üstünde... Her bir kıtanın üzerinde, büyük bir şekilde Raddha yazıyordu!
***
1712
Magnec