Elinize sağlık. AHha kesin o yaratıklardan biri yada bi kacı gelmistir simdi zend cocuguds geride birakamaz onuda alip kacmaya calisir
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
138. Bölüm Rüzgarları Kesen Mücadele (3)
Zend iyiden iyiye esmeye ve serinleşmeye başlamış olan havanın ciğerlerinin en derinlerine kadar girmesine izin verdikten sonra, yağmurun son derece hızlanmasıyla oluşturduğu, ahenkli, su damlacıklarının ardı ardına yere çarpış sesinin Kuklacının Fısıltıları'nı bastırdığını fark etti ve anında üstüne çöken muazzam dinginlikle yavaşça arkasına doğru döndü; ağacın kenarından, hâlâ savaşmakta olduğu o koyu saçlı gence baktı. Ağaçtan düşmekte olduklarını gördüğü iki tane yaprağı havada hızlı bir şekilde yakaladı ve onları sertçe buruşturarak kulağına tıkadı. Üç yıllık tecrübelerine dayanarak kesinlik belirterek söyleyebilirdi ki, Kuklacının Fısıltıları insanın kulağı kapalı olunca etkisini epey yitiren bir teknikti. Biraz önce Zend'in çok güçlü bir şekilde bastırması nedeniyle kanama noktasına gelen kulakları yaprakların içeri itilmesiyle acıyla bağırdı, ama Zend aldırmadı ve önemli olan şeyin hayatta kalması olduğunu bildiği için zaten alışkın hâle gelmiş olduğu acıyı bir kenara bırakarak kulaklarını tıkadı.
Aklında bu savaşı kazanmak ve hatta o çocuğu öldürmek için yüzlerce yol o an artık adeta birbirleriyle dans ediyor, Zend'e kendilerini beğendirmeye ve seçilmeye çabalıyorlardı. Zend onlardan birini seçmeden önce, şu anda şaşkın bir şekilde henüz toplanmış ve içlerindeki suyu bırakmaya başlamış olan birçok buluta bakmakta olan kişiyi ve onun etrafında olan biteni süzdü, sessizce dinledi. Hollis'ten öğrendiği gibi vücudundaki enerji akışını minimum hıza düşürdü, hissedilmemek ve rakibini bir kuşku içine düşürmek için yapıyordu bunu. Düşmanının, onun yerini fark etmiş olabileceğini düşündüğü için; çoktan ikinci seviyeye geçirmiş olduğu Rüzgar Tanrısının Nefesi ile birlikte biraz önce Kuklacının Fısıltıları'ndan gizlediği geniş ve yaşlı ağacın arkasından ayrılarak çok dikkatli bakan sezgileri gelişmiş bir savaşçının bile göremeyeceği şekilde fırlayarak ağaçların ona sağladığı gizlenme avantajını da kullanarak ilerledi ve gizlenmeye devam etmek için yeterli bulduğu bir ağacın gövdesinde durarak konaklamaya başladı. O şu an Zend'in yerini fark etmemiş olmalıydı, bu da Zend'e bir sonraki saldırısında büyük avantaj sağlayacaktı.
"Beni hissetmeye çalıştığı belli." Zend kendisinin bile zor duyacağı bir şekilde mırıldandı, şu an, gecenin karanlığını örtücü bir perde gibi üzerine çekmişti, o çocuk şu an Zend'in olduğu yere direkt olarak baksa bile tıpkı siyah renklerin dolu olduğu bir odanın içindeki silik bir gölgeyi göremeyeceği gibi onu da göremeyecekti. Zend ağaçtan sonsuza kadar inecekmişçesine kendini bırakmış, ama toprağa çarpınca kıvrılmaya başlamış ve toprağın üzerinde toprağa direkt olarak ayak basılabilecek kadar yer bırakmamış olan sarmaşıkların arasında onu izlemekteydi hâlâ, biraz durup Kuklacının Fısıltıları'nın tekrar gelip gelmeyeceğini öğrenmek ve kendini garantiye almak için bekliyordu. Aniden bastıran yağmurun suladığı sarmaşıkların ve yaprakların kıyafetlerini ıslatması nedeniyle hafifçe rahatsız oluyordu ama şikayet edecek de değildi. Sonuçta o yağmur sayesinde tam olarak nasıl olduğunu bilmese de bir şekilde Kuklacının Fısıltıları'nın etkisinden kurtulmuştu ve bununla birlikte durum olarak olduğu yerden dönerek Zend'in lehine ilerlemeye başlamıştı. Zend tüm odağını o gencin üzerinde kilitlemiş, Kuklacının Fısıltıları gibi alçak bir tekniği kullanmış ve Zend'i buna maruz bırakmıştı. Zend ona karşı kin ve öfkeden başka hiçbir şey içermeyen gözlerle bakmaya başlamıştı, ona karşı içinde yükselmekte olan bir öfke vardı gerçekten. Üstelik bu öfke kolayca bitecek gibi görünmüyordu.
"Siktir, bu neyin yağmuru böyle?" Enerjisiyle sürekli etrafı tarayarak Zend'in yerini keşfetmeye çalışan, Zend'in yaşlarından pek uzak değilmiş gibi görünen çocuk bir küfür savurdu, dudağını ısırdı ve dudağından bir damla kanın aşağıya doğru süzülmesine neden oldu. "Geri mi çekilmeliyim?" diye sordu kendi kendine, o an gerçekten dezavantajlı bir konumdaydı ve savaşı sürdürmesi ona büyük zarar verecek gibiydi. Kendi enerjisi, Kuklacının Fısıltıları'nı kullanması yüzünden oldukça azalmıştı ve şu anda neredeyse beşinci seviye bir savaşçıya eşdeğerdi. Kolayca yenilebilirdi, özellikle o çocuk gibi iki tane Tanrı Tekniği'ni rahatça kullanabiliyor olan ve hiç anlayamadığı o kristallerin derisinin üzerinde belirmesini sağlayan şeye -o şey her neyse- sahip olan nitelikli biri tarafından sadece tek saldırıda bile öldürülebilirdi. Geri çekilmesi ve yardım alması şu an onun için en mantıklı şeydi ama hiç kaçmak istemediğini de biliyordu. Ne yapabilirdi şu an? Gururunu çiğnemeli miydi? Kafasında bir kaos hakim olmaya başlamıştı, bu hissi tanıyordu sanki... Bu his... Bu his...
"Kaybedeceksin..." Kulaklarına hışımla dolan sesi duymasıyla birlikte, bu hissin ne olduğunu kesin olarak anladı. En istemediği senaryo gerçekleşmişti, şu anda Kuklacının Fısıltıları'nın hedefi olmuş durumdaydı! O da biraz önce Zend'in panikle yaptığı gibi kulaklarına dayadı iki elini de bastırdı. Kulaklarının duyma gücü azaldığı için bir süre rahat düşünebilecekti o anda, ama dışarıdan gelecek bir saldırıya karşı tamamen savunmasız bir durumdaydı. Neler olduğunu anlamaya çalışarak etrafına bakınıyordu, bu tekniği ona uygulayan kişi de kimdi?! Etrafta tanımadığı bir enerji hissetmediğinden emindi, ona bunu yapabilecek birisi olmamalıydı. Acaba... Acaba o çocuk üçüncü bir Tanrı Tekniği mi biliyordu da şu anda kullanıyordu? Kuklacının Fısıltıları geri yansıtılabilecek kadar zayıf bir teknik değildi, etkisi etkili bir eşyayla ya da üst seviye bir büyüyle bile geri gönderilemezdi. Bu da demekti ki, şu an fısıltılara maruz kalmasının bir tek nedeni olabilirdi; birisi ona karşı Kuklacının Fısıltıları'nı kullanmaktaydı. Ve etrafta o kişiden ve rakibinden başka kimse olmadığına göre, şu an Kuklacının Fısıltıları'nı kullanan kişi, kesinlikle rakibiydi. Ayrıca ondan daha iyi kullanıyordu, onun tekniğini bire birde bastırdığına göre, kesinlikle bu teknik üzerinde ona göre daha etkindi. Ne şanstı ama! Dünyada Kuklacının Fısıltıları'nı kullanabilen en fazla birkaç bin kişi vardı, o da bunların içinden birine denk gelmişti. Eğer rakibi onun kadar iyi kullanamıyor olsa yine sorun olmazdı, ama rakibi bir de tekniği ondan iyi kullanıyor olunca, kendi tekniği bastırılmış ve kaybetmeye mecbur olduğu bir durumun içine sürüklenmişti.
Ama hâlâ bir terslik vardı. Biraz önce kulağına ulaşmış olan fısıltının enerjisi, kendininkilerden farklı değildi. Bu nasıl açıklanabilirdi peki?! Biraz daha bilgi edinebilmek amacıyla en azından neler olduğunu anlayana kadar hızlı bir saldırıya maruz kalmamak için dua ederek kulaklarının birini araladı.
"Bir tekniğe bile sahip çıkamadın..."
"Rakibinin senin tekniğine karışmasına izin verdin, rezilsin..."
Anında kulağına dolmuş olan iki fısıltı ona aslında imkansız olması gereken bir şeyi kanıtlamıştı; şu anda ona saldıran fısıltılar, tamamen ona aitti! Kalp atışları iyice hızlanmaya başlamıştı. Böyle bir şey olamazdı, şakaydı, başka bir çıkar yolu yoktu! Bu nasıl gerçek olabilirdi! Bu bir rüya olmalıydı, hemen uyanması güzel olurdu yoksa böyle bir durumda aklını kaçırabilirdi! Ama aslında bir rüyada olmadığını kendisi de biliyordu, yüzüne acımasızca çarpan yağmur damlaları, saçlarını sürekli havaya kaldırıp indiren, sanki ona zarar vermek istiyormuşçasına şiddetlenen rüzgar, hepsi ona bunun gerçek olduğunu kanıtlıyordu... Rakibinin enerjisinin bir anda kaybolması da, şu anda onun yeni bir teknik kullanmıyor olduğunu kanıtlıyordu, eğer Kuklacının Fısıltıları gibi üst düzey, bol enerji gerektiren bir teknik kullanmaya başlamış olsaydı etrafına bir enerji dalgalanması yayması gerekirdi. Kesinlikle bilmiyordu Kuklacının Fısıltıları'nı, o iki fısıltının söylediğine de bakılırsa, buna inanmak istemiyordu; bunun bir şaka olması gerektiğini düşünüyordu ama basitçe tekniğini rakibine kaptırmıştı! Aslında bu durum daha vahimdi, nasıl olmuştu da o çocuk fısıltıların üzerinde kontrol kurmuştu? Yeryüzünde ismi duyulmamış, aşırı derecede güçlü ve özel bir teknik falan biliyor olabilir miydi? Bir tekniği bilmeden, onu nasıl kullanan kişiye çevirebilirdi ki? Hatta bilmeden değil, tekniği biliyor olsa bile bunu yapamazdı! Bu en iyi ihtimalle bir illüzyondu, evet, şu an illüzyon görüyordu, bu gerçek değildi! O böyle bir şeyi daha önce birkaç kere duymuştu, ama sadece hikayelerde ve efsanelerdeydi. Böyle bir şeyin gerçekten olabileceğini kim tahmin edebilirdi ki! Bozguna uğradığını kabullenmekten başka bir seçeneği kalmamıştı.
Zend düşüncesizce hareket etmek istemediği için, direkt olarak saldırıya geçmemiş ve durumu değerlendirmeye başlamıştı. Kuklacının Fısıltıları mevcut olan enerjinin büyük çoğunluğunu yediği için şu an zaten büyük ihtimalle kazanmıştı. Sadece son bir saldırı yapması ve bu savaşı sonlandırması gerekiyordu. Ama bunu yaparsa büyük ihtimalle şu an hâlâ kendini gizlemekte olan kişi açığa çıkacak ve karışacaktı. Ne yaparsa çıkarı en üst düzeyde olurdu? Şu anda büyük ihtimalle panik içinde ne yapacağını düşünüyor olan, yeşermiş bir umuda sahip olmayan, hayatın ona sunduğu birçok meyvenin içinden acı olanlardan birini mecburen tatmak zorunda kalan koyu saçlı çocuğa duyduğu öfke onun kararlarını etkiliyordu. Üstelik çocuk nasıl bir ruh haline girmişse, kafasının iki yanını ortada birleştirmek istercesine kulaklarına elleriyle bastırmaya başlamıştı. Zend onu biraz önceki kendisine benzetti, acaba Kuklacının Fısıltıları'nı kontrol altında tutamamış ya da o tür bir şey olmuş ve tekniği yanlışlıkla kendisine mi çevirmişti? Her neyse, bunu daha fazla düşünmeye gerek yoktu. Bir şekilde durum düzelmişti işte, Zend zafer çizgisinin üzerinde yürümekteydi.
Aklına hâlâ saldırıp saldırmaması gerektiği ile ilgili bir fikir karmaşası hakimdi, mantıklı olan şey doğal olarak hemen buradan uzaklaşmaktı. Ama Zend şu an içinde hiç sönmeyecekçesine püsküren öfke alevlerine sahipti, buradan direkt olarak uzaklaşırsa onları susturması imkânsız olurdu. Duygularını dinlemeyi mantığını dinlemeye tercih etmek üzereydi Zend, şu an bedelini düşünmeden saldırıya geçmek için hazırlanıyordu. Savaş Tanrısının Heyecanı'nı tekrar açtı ve hızla Rüzgâr Tanrısının Nefesi ile kendine, koyu saçlı gencin yüzünün hemen önüne doğru ilerleyen bir yol çizdi. Eğer çok zor durumda kalırsa Zehirli Güneş Akrebi'ne doğru kaçmayı düşünmüştü. Sonuçta işin içine ne kadar fazla dikkat edilmesi gereken şey girerse, zor bir durumda Zend'in üzerinde toplanacak olan dikkat o kadar azalacaktı. Zend sarmaşıkların arasından sıyrıldı ve ağaçların gökyüzünü kapatırken başarısız olmuş olduğu bazı noktalardan ve aralıklarından gelen yağmura kucak açarak saldırısını başlattı.
BAM!
Zend'in pek fazla düşünmeye gerek duymadan yaptığı ani saldırı, rakibinin karın boşluğuna sertçe çarpmış ve küçük bir rüzgar dalgası eşliğinde onu metrelerce öteye yollamış, taklalar atarak ilerlemesini sağlamıştı. Hâlâ kulaklarını tutmaya devam ediyor olduğu için tepki bile verememişti. Zend, o çocuğun hızı henüz azalmadan onun savrulma yönüne doğru bir yol daha belirlemiş ve gitmiş, rakibi taklalarına devam ederken onun önünde belirerek sol eliyle kendini hiç geri tutmadan onun çenesinin sağ tarafına bir yumruk geçirmiş ve Chibui'nin tam tersi olacak şekilde onu ağaçlardan birinin gövdesine yollamıştı. Onun çenesine vurduğu gibi onun ağzından boşalan bir ağız dolusu kanı ve tükürüğü fark etmemiş de değildi, biraz kan, yağmur damlaları hızlıca seferber olup temizlemeden önce onun elinin üstünde bile kalmıştı. Zend'in içindeki ateş de bir yandan küçülüyordu tabii, neden bu kadar arttığı belli olmayan bu öfkesi sonsuza kadar sürecek değildi elbette. Ama hala sönmemişti.
Son hızıyla sersemlemiş ve ne olduğunu sindirememiş rakibinin önüne ilerleyip, biraz önce koyu saçlı çocuğun şiddetli bir şekilde çarpmış ve bir dizi yaprağı toprağın üzerinde düşürmüş olan ağacın önüne ilerledi ve beş kişinin sarılarak tamamlayamayacağı kadar geniş olan ağacın gövdesinde çatlaklar ve kırıklar oluşturacak derecede güçlü bir yumruğu o çocuğun göğsüne gönderdi.
Çatırdama sesleri kulağını doldurmaya başlarken, çocuğun ağzından akan kanı da görüyordu Zend. Biraz önceki darbenin tamamını yemek zorunda kalmıştı o, vücudu oldukça kötü bir duruma girmişti, sadece görünüşü ile bile bu anlaşılıyordu. Bir saldırıya daha maruz kalırsa belliydi ki ölecekti. Zend içindeki öfkenin yok olacak derecede azalmasıyla birlikte derin bir nefes verdi ve onu hayatta bırakarak arkasını döndü, karşısındaki, onu ölümüne korkutacak olan manzaraya baktı ve yavaşça bir küfür savurdu.
"Hassiktir."
***
1702
Magnec