Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

125. Bölüm ----

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

Zend Emma'nın bir anda onun boynuna atlaması ile şaşırdı. Kız gerçekten atlamıştı, iki ay önce Zend'den sadece bir parmak kadar kısaydı ama şimdi en azından aralarında birkaç parmak kadar fark vardı. Zend'in boynuna erişebilmek için parmaklarının ucuna çıkması yetmemiş, hafifçe zıplamıştı.

Zend istemsizce onun belinden tuttu, ne yapacağını bilememişti. Emma'dan böyle bir hareket beklemiyordu. Ne yapması gerektiğini hala bilmiyordu; bir süredir kendini fiziksel ve zihinsel olarak acıya karşı geliştirmişti, ayrıca bir savaşta nasıl kararlar vermesi gerektiğini de birinci elden, direkt olarak tek tek yaparak ve seçeneklerinin büyük çoğunluğunda büyük acılar çekerek öğrenmişti. Ama bir kızın kalbiyle ilgili olan konularda ne yapacağını ona sorarsanız, cevap bile veremezdi. Bu konularda henüz çok toy ve bilgisizdi. Şu anda da zaten kıpkırmızı olmuştu ve utançtan yerin dibine giriyordu. Emma'yı incitecek bir şey yapmak istemezdi, aynı şekilde onun bir şeyleri yanlış düşünmesine neden olmayı da istemezdi. 

Biraz öyle bekledikten sonra Emma kendi kendine ondan ayrıldı. ''Sanırım kötü olduğun yerler de varmış.'' dedi, iki eliyle gözlerinin yaşını sildi ve hafifçe güldü. ''Ben seni daha fazla zor duruma sokmayayım. Şu an yeterince zorlanıyor gibisin, baksana; elin ayağın birbirine dolaştı. Hem de sadece sana sarıldım.'' Emma arkasını döndü ve tekrar sandalyesine doğru ilerledi, oturdu, önündeki sarı renkli kağıda bir şeyler yazmaya devam etti. ''O odaya gitmeni istiyorum. Orası senin hakkın.'' dedi, şu an sakinleşmişti ve nefes alışları normalleşmişti.

Zend bir şeyler söylemek isterdi ama söyleyeceği şeyleri iyi seçemeyeceğini düşünerek o da arkasını döndü, Emma'nın gösterdiği odaya itiraz etmeden ve ses çıkarmadan ilerledi. Yolun yarısına gelmişti ki, Emma hala onu duyabiliyorken ona bir şeyler söylemek zorunda olduğunu hissetti. Arkasına dönmedi, ama sesini hafifçe yükselterek arka tarafındaki Emma'ya seslendi. ''Yarın gideceğim. Bir daha bu kampa gelmeyebilirim. Beni merak etme. Eğer Chibui'de bir daha görüşemezsek, Pounz'da seni bulurum. Görüşmek üzere.'' dedi ve Emma'nın ona gösterdiği odanın kapısını araladı, içeri girdi. Kapıyı kapatmadan önce, ''Ayrıca üzülme, eminim bir gün bana yetişeceksin. Sen yetenekli bir kızsın.'' diye ekledi, birkaç saniye bekledi ve cevap gelmediğini görünce kapıyı kapattı. İçerideki diğer şeylere dikkat etmeden, Ay'ın azar azar yolladığı ışığıyla hafifçe aydınlanmakta olan odadaki yatağa kendini attı, yorgundu. Bir sürtünme sesi duymasıyla birlikte hemen ayağa zıpladı ve odada gözlerini gezdirmeye başladı, üç yıllık bir alışkanlıktı bu. Odada gözlerini biraz gezdirdikten ve bir sorun olmadığını gördükten sonra o sesi çıkaran şeyin ne olduğunu merak ederek odayı araştırmaya başladı. Birkaç saniye sonra ise, kapının altından odanın içine sürüklenmiş, sarı renkli, katlı bir kağıt gördü; yatağın üzerinden indi ve kağıdı yavaşça yerden aldı, dışını inceledi. Bu kağıt, biraz önce Emma'nın, üzerine bir şeyler yazıyor olduğu kağıttı. Yavaşça açtı onu Zend, üzerindeki güzel, tane tane yazılmış sade yazıyı okudu. 

''Eğer dediğin gibi olur da bir gün sana yetişecek olursam, beni kabul eder misin?''

***

''Ranon, ne yapacağız şimdi?'' Zend zihinsel bir şekilde Ranon'a seslendi. Kamptan çıkmış ve ilerlemeye başlamışlardı, Zend rotalarını bile tam olarak bilmediği için olayı planlayan Ranon'a seslenmekte fayda bulmuştu.

''Yapmanız gereken Kutsal Seviye bir yaratığın öz suyunu ele geçirmek ve bana yollamak. Gerisini ben halledeceğim.'' Ranon yavaşça konuştu. ''Chibui Dağı'nın eteklerine gidin. Orada, orayı koruyan Kutsal Seviye büyülü yaratıklardan birini öldürebilirsiniz. Unutma, saldırmak yok. Kışkırtıp, büyülü yaratığın size gelmesini bekleyeceksiniz. Yoksa Chibui Dağı'nın girişini tutmakta olan tüm Kutsal Seviye büyülü yaratıklar üzerinizde belirir. Kaçamazsınız da, bunlar seni kurtaramaz. Bu dağları koruyan büyülü yaratıklar oldukça özeldir, herkes yenemez onları. Diğer Kutsal Seviye'lerden üstündürler, tanrılar o dağların korunmasına gerçekten özen gösteriyor. Bir de, istersen Üstün size yardımcı olabilir. O çocuklar yorulmasın şimdi, anlıyorsun.'' 

Zend içinden yavaşça kıkırdadı, Ranon'un söylemek istediğini doğal olarak anlamıştı. ''Anlamaz mıyım, Üstün'ün bize yardım etmesi iyi olur.'' 

''Öyleyse onu gönderiyorum.'' Ranon son olarak konuştu ve Üstün, birkaç saniye içinde Zend'in yanında belirdi. Zend Ranon'un söylemek istediğini tam olarak anlamıştı: ''Onların savaşmasına gerek kalmasın ki, onların yardımına ihtiyaç duymadan da işi halledebiliyor olduğunu görsünler,'' demişti Ranon, ''korunmaya ihtiyacın olmadığını bilmeleri gerek.'' 

''Sen de kimsin böyle?!'' Sanzirna Zend'in omzundan tuttu ve onu anında kendi tarafına doğru, Üstün'den olabildiğince uzak olacak şekilde çekti. ''Zend, arkama geç hemen!'' 

O konuştuktan hemen sonra, Zend Sanzirna'nın arkasına doğru onun tarafından çekildiğinde, Xienao'nun ve Dealdor'un kılıçları ortaya çıkmış, Sanzirna'nın önüne geçmişlerdi. 

''Hemen neden burada olduğunu ve bir anda nereden geldiğini söyle! Yoksa öldürmek için saldıracağız!'' Dealdor sertçe konuştu ve aşağı yukarı kendi boyunda olan kılıcını önündeki grimsi, koltuk altlarına kadar inen saçlara sahip olan, siyah cübbeli adama doğru yöneltti. Üstün'den birkaç saniye kadar cevap gelmeyince tehditkar bir şekilde kendini tekrarladı. ''Sen! Hemen konuşmaya başla, tabii ki kafanın omuzlarının üzerinde durmaya devam etmesini istiyorsan!'' 

Zend bir şeyler söyleyip bir sorun olmadığını belirtecekti ki, Sanzirna onu engelledi. Yavaşça fısıldadı Zend'e. ''Endişelenmeyin. Biz bunu halledebiliriz.'' 

Zend biraz daha konuşmaya çabalamasına rağmen bir sonuç alamadı, Sanzirna ince ve uzun parmağıyla onun dudağına, susmasını söylemek istercesine yavaşça bastırmaktaydı. Zend de pes etti ve bir süreliğine mücadeleyi bıraktı. Zaten işler ciddileşirse hemen araya girerdi. 

Dealdor'un konuşmasının ardından, Üstün yavaşça onlara doğru döndü. Siyahımsı gözleri, resmen ölüm saçıyordu. Zend sadece ona bakarak ürperdi. Üstün'ün dudakları yavaşça aralandı. ''Çocuk, bir daha bana 'sen' diye hitap edersen dilini keserim,'' dedi, daha sonra da Xienao'ya bakarak devam etti: ''senin için de geçerli. Karşınızdakinden güçlü olduğunuzdan emin olmadan önce ağzınızı kapalı tutmayı deneyin. Yoksa bir daha kafanız, omuzlarınızın üzerinde durmayabilir.''

Üstün konuşmasını bitirdikten hemen sonra, muazzam bir aura dalgasını Dealdor, Xienao ve Sanzirna'ya doğru gönderdi. Aslında Zend de bu aura dalgasının alanındaydı, ama Zend üç yıl içinde o kadar çok aura dalgasıyla karşılaşmıştı ki, kendine karşı öldürme arzusu taşımayan aura dalgaları onu artık etkilemiyordu bile. Üstün'ün de Zend'i öldürme gibi bir amacı olmadığından dolayı, yolladığı aura dalgasının Zend'e karşı çok sert olmadığından emin olmuştu. Belirli bir seviyeye geldikten sonra bu gibi şeyleri kontrol edebiliyordun. 

''Zend, buradan Chibui Dağı'na kadar çok yol var. Bizi bir ışınlama büyüsüyle oraya götürmek en iyisi. Ne diyorsun? Onayın var mı?'' Üstün her zamanki korkunç yüz ifadesiyle konuştu. Eskiden de Zend'e bir şey yapamıyordu, çünkü Ranon onu sonuna kadar kontrol altına almıştı. Ama Zend o manyağın yanına gidip geri geldikten sonra, ona saygı duymaya başlamıştı. Çünkü artık Zend eskisi gibi her şeyden habersiz küçük bir çocuk değildi, hayatın acılarla dolu olduğunu anlıyor ve biliyordu. Ayrıca hatırı sayılır derecede kendini geliştirmişti de, o vücut, dünyada birinin elde edebileceği bir vücut gibi görünmüyordu. Tanrı tarafından kutsanmış, özel bir vücut olmuştu sanki artık o çocuğun vücudu, eskiden zaten büyüyü tutabildiği için oldukça garip ve farklı bir vücuttu, ona zarar vermek de zorlaşınca iyice bir ilginç olmuştu. Ayrıca, Ranon'u bile dondurabilecek kadar güçlü ve kudretli birisiyle üç yıl geçiren Zend'e doğal olarak saygı duyması gerekiyordu Üstün'ün, Ranon'un donması demek, Zend'e üç yılını vermeyi göze alan kişinin Ranon'dan trilyonlarca kat güçlü olduğunu gösteriyordu. Ranon Üstün'den oldukça güçlü olmasına rağmen Üstünü dondurmayı ve onu etkisiz kılmayı başaramazdı, o olaylar çok farklı bir kulvardaydı. Hem de bunu yapan kişi, Zend'e üç yıl verecek kadar ona değer veriyordu. Bu da, Üstün'ün herhangi bir şekilde o kişiyi  kızdırması, yıllarca, yüz yıllarca, hatta bin yıllarca işkence göreceği, acı çekeceği anlamına geliyordu.

''Zend'e neden sesleniyorsun? Dediğini yapabilecek gücün yok mu ki senin?!'' Sanzirna biraz önceki gövde gösterisinden oldukça etkilenmiş olmasına rağmen o adama karşı hiç yumuşamamış ve geri adım atmamıştı. Zend için ölmeye hazırdı şu an, efendisinden böyle emir almıştı ve bunu canı pahasına başaracaktı. Her an tetikteydi.

Üstün bu sefer iyice sinirlenmişti. ''Bana bak çocuk, sana bir şeyi açıklamak zorunda değilim. Zend'in dostları olmasanız üçünüzü de şuracıkta gebertirdim. Bu büyüyü bozmak için tek başıma yeterim ben, size ihtiyaç bile yok. Buna rağmen konuşup durmaya devam ederseniz, Zend'in dostları olsanız da kellenizi alıveririm. Burada emrine uymam gereken kişi siz değilsiniz, o.'' Üstün parmağıyla Zend'i gösterdi.

''Üstün, sakin ol. O sadece beni korumaya çalışıyor.'' Zend bu sefer kimse karışmadan konuşmayı başardı ve avuç içi karşıya bakacak şekilde yavaşça ellerini kaldırarak Üstün'e doğru ilerledi. ''Bizler bu işi el ele vererek yapacağız. Birbirimizle kavga etmemize gerek yok, değil mi? Üstün, sana katılıyorum, bence de yürümek çok vaktimizi alır. Bizi Chibui Dağı'nın yakınlarına doğru götürmeni istiyorum.'' 

''Tamam.'' Üstün hemen kafa salladı ve elleriyle art arda farklı mühürler oluşturmaya başladı, bir yandan büyüyü yapıyor, bir yandan da büyüyü daha hızlı ve dayanıklı, güçlü yapabilmesini sağlayan büyülü sözleri söyleyerek büyüsüne destek oluyordu. 

''O kim?'' Sanzirna olanları gördükten sonra bir yandan şaşırarak, bir yandan da meraklanarak Zend'e seslendi. ''Neden senin emirlerine uyuyor?'' 

''O, bir dostumun arkadaşı. Benim emirlerime uymak zorunda ama, ben böyle düşünmeyi pek sevmiyorum. Daha çok o benim için bir şeyleri yapan bir görev arkadaşı gibi, emirlere uymak falan hoş şeyler değil.'' Zend dürüstçe konuştu. Her ne kadar insanları kontrol etmekten hafifçe haz almaya başlasa da birini köle gibi kullanmaya tamamen karşıydı. Her insanın kendi özgürlüğü olduğunu düşünüyordu, ileride Fungyuo'nun başına geçtiğinde, tabii eğer geçebilirse, kölelik denen şeyi olabildiğince engellemeye çalışacaktı. Bu fikri tüm dünyaya da yaymayı düşünüyordu. Emir denen şeyin varlığına karşıydı bir kere, bir insan bir şeyi neden kendi fikirlerine ters olduğu halde yapmak zorunda olurdu ki? Emir değil, tavsiye olması gerektiğine inanıyordu Zend. İnsanları kontrol etmek pek hoş bir şey değildi, insanların kendi iradesi vardı, kendi kararlarını verebilirdi hepsi.

''Anlıyorum...'' Sanzirna böylesine güçlü birinin Zend'in emrine uymasına aşırı derecede şaşırmıştı. Çünkü bu adam biraz önce dışarıya öyle bir aura dalgası yollamıştı ki, bu aura dalgası birinin iliklerine kadar onu dondurmaya, korkutmaya yeterdi. O aura dalgası adamın seviyesinin Kutsal Seviye'de olduğunu, son derece güçlü bir enerjiye sahip olduğunu söylemişti onlara. Yıkıcı, son derece büyük bir güce sahipti o adam. Ama bu güce rağmen Zend'in emrine uyuyordu öyle mi? Emri geç, bu kadar güçlü bir büyücü Zend'in sadece dostu olsa bile bu Zend için dudak uçuklatabilecek bir başarıydı. Üstelik bu adam bir büyücüydü ve büyücüler Kutsal Seviye'de Ejderha Seviyesi'ndeki savaşçılardan daha üstün oluyorlardı. Büyüleri genellikle belirli bir alana saldırmaya yönelik olduğu için, tek bir büyüyle koca bir dağı bile parçalayabiliyorlardı. Ayrıca bu adam öyle sıradan bir büyücü değildi, biraz önce dediklerine bakılırsa bir ışınlama büyüsü yapabiliyordu ve bu büyüyle tam beş kişiyi ışınlayacaktı! Sadece bir kişiyi ışınlamak bile muazzam bir odaklanma ve büyü gücü gerektirmesine rağmen! Bunun da üstüne adamın şu an mırıldandığı şeyler, büyü dilindeydi. Bu adam kesinlikle son derece güçlü biriydi, tek başına bir orduya bedel olduğu rahatça söylenebilirdi. Xienao ve Dealdor da en azından Sanzirna kadar şaşkındılar, böyle bir şeyi onlar da hiç beklemiyorlardı. Xienao, gerçekten de bundan sonra Zend ile ilgili bir şeye şaşırmayacağını düşünüyordu. Böylesine güçlü birinin emrine uyduğu biri... Hem de sadece on beşli yaşlarda ve altıncı seviye... Bunun anlamı, bu kişi hiç boş değil demekti. Xienao kendini Zend'e oldukça yakın tutması gerektiğini hissediyordu. Hatta onun eşi olmayı bile düşünmeye başlamıştı, eğer böyle şeyler ortaya çıkmaya devam ederse Lazel'den hediye olarak Zend'e gönderilmeyi kendisi isteyebilirdi bile. Bu hiç şaşırtıcı olmazdı. Sanzirna: ''Peki bu adam birden nereden geldi? Onun enerjisini yakınlarda hissetmemiştim. Böyle güçlü bir aura dalgasına sahip biri, kesinlikle çok büyük biri olmalı.'' diye ekledi.

''O benim içimden geldi.'' Zend yavaşça gülümseyerek konuştu. ''Kadons'umda yaşıyor. Ve evet, o çok büyük biri. Kara Yaprak'ın eski lideriydi.'' 

***

Birkaç saat içinde, görevleri bitmişti bile. Üstün yanlarındayken bir Kutsal Seviye'nin dikkatini çekip onların yanına çekmek, sonra da onu öldürüp öz suyunu alıp hemen uzaklaşmak pek zor olmamıştı. Doğrusu, taşlaşmış gibi dağın yanında bekleyen o büyülü yaratığın dikkatini çekmek kolay bir şey değildi, bir süre uğraşmaları gerekmişti. Ama bu kısım bittikten sonra işleri kolaydı, iki Kutsal, iki İmparator Seviye ile yapılan tek, güçlü ve keskin bir saldırıdan o Kutsal Seviye büyülü yaratık bile kurtulamamıştı. Tabii hemen diğer büyülü yaratıklar da oraya doluşmuştu, eğer oradan hızlıca çekilmeselerdi ölü olabilirlerdi. Yaklaşık otuz saniye içerisinde tam on tane Kutsal Seviye büyülü yaratık orayı sarmıştı. 

Şu an bir kayalığın üstüne oturmuş, bekliyordu Zend. Xienao, Dealdor ve Sanzirna da hemen yanındaydı, Zend'in isteği üzerine üçü de miğferlerini çıkarmışlardı ve yaktıkları ateşe yakınlaşmış, ısınıyorlardı. Ranon'un büyüsünün bitmesini ve ondan gelecek talimatları uygulamak için bekliyordu. Aynı zamanda et için de bekliyordu, ateşin, muazzam bir ahenk ile çatırdattığı odunların sesini dinlemeye, bir gecenin çökmüş olduğu gökyüzüne, bir ateşin sarı ile karışık turuncu görüntülü kıvrak hareketlerine bakıyor, düşüncelere dalıyordu.

Bir anda, acılı bir şekilde ağlayan bir büyülü yaratığın sesini andıran bir ses duydu. 

***

1973