Bizim chibi iskelet Ellis'i yakalayamaz mı ki?
Altmış karakter 6060606060606060606060606060606060606
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
78. Bölüm Ara Sokakta Kanlı Bir Savaş
‘’Kapa çeneni! Yalan iftiralar atma! Büyük kardeşimle derin bir ilişkim vardı, onu nasıl katledebilirim? Değerli yeğenim, doğruluk prensiplerini anlamayan bir sevgili bulduğun için gerçekten senin adına üzülüyorum!’’ Gorver ayağa fırlayıp masaya geçirirken ve hiddetle kükrerken ifadesi tamamen değişmişti.
Genç adam hafifçe güldü ve meseleyi adeta cilaladı, ‘’Herkes bu durumun farkında. Phoebe lonca efendisinin tek kızı ve lonca efendisi pozisyonunu almaya en nitelikli aday. Eğer suikasta uğrarsa, kim kazançlı çıkar?’’
‘’Ne zaman Boozt Tüccar Loncası’nın meselelerini konuşma sırası yabancılara geldi? Phoebe, bu ne dediğini bilmez yabancıyı konuşmanın dışında tutmalısın.’’ Grover Phoebe’ye konuşmak için döndüğü sırada Han Shuo’ya vahşice baktı.
Phoebe bu esnada paniğini üzerinden atmıştı. Şimdiye dek Grover’le arasındaki sahte yakınlığı korumuştu ama kim Han Shuo’nun keskin bir şekilde konuşarak genç kızın bütün planlarını kargaşaya sokacağını düşünürdü ki? Pheobe bu yüzden bir anlığına ne yapacağını bilemedi.
Bir süre sonra Phoebe’nin düşünceleri harekete geçti ve Han Shuo’nun hareketlerinin net ve kararlı olduğunu hissetti. Han Shuo ile birlikte kendi tutumu da kurucu üstatlar tarafından değerlendirilecekti. Bu fırsat sayesinde kurucu üstatlara lonca efendisi konumuna layık olabileceğini gösterebilecekti.
Maalesef, artık harekete geçme zamanıydı. Han Shuo duruşunu böyle keskince açıkladığına göre, Phoebe istese bile durumu yatıştıramazdı. Anında Grover’in sözlerini keserek, özgüvenle konuştu, ‘’Grover amca, lonca efendisi olma niteliklerine sahibim.’’
‘’Geçen yıllarda günlerimi loncanın dışında geçirmeme rağmen, babamın öğretilerinden asla vazgeçmedim. Öğrendiklerim de loncayı yönetmekle alakalıydı. Babam bütün bunları uzun zaman önce hazırlamıştı. Umarım beni destekleyebilir ve eksik olduğum kısımları gösterebilirsin amca. Loncaya iyi bakacağıma eminim.’’
‘’Değerli yeğenim, cesaretin övgüye layık. Ne var ki, bu mesele çocuk oyunu değil. Tek bir yanlış adım loncanın sonunu getirebilir. Amcan korkak ve bu sorumluluğu alamaz.’’ Her şey açığa çıktığına göre, Grover kasvetli bir ifadeyle konuştu ve niyetini daha fazla saklamaya çalışmadı.
O anda, Andrew birden bastonunu kavradı ve ayağa kalktı. Yatıştırıcı bir tonda konuştu, ‘’Daha fazla tartışmanın bir anlamı yok. Şuna ne dersiniz....neden küçük Phoebe’ye bir deneme süresi vermiyoruz? Eğer ki üç aylık sürede lonca sorunsuzca gelişirse, Phoebe’nin lonca efendisi olarak devam etmesine izin veririz. Aksi durum olursa bu görevi Grover’e bırakırız. Herkes ne düşünüyor?’’
Andrew konuştuktan sonra, Grover’i destekleyen üç kurucu elderin dışındaki tüm üstatlar bu öneriyi onayladı. Andrew Grover’e gülümsemeden önce herkesin düşüncelerini açıklaması için bekledi ardından neşeyle konuştu, ‘’Çoğunluk kabul ettiğine göre, şimdilik böyle devam edeceğiz. Ne düşünüyorsun?’’
Ne kadar isteksiz olsa da, kurucu üstatların çoğunluğu onayladığına için Grover’in durumu değiştirme şansı yoktu. Dişini sıkıp pes etmiş bir ses tonuyla karşılık verdi, ‘’Nasıl isterseniz öyle yapalım.’’
Kafa sallayan Andrew gülümsedi, ‘’Öyleyse güzel. İlgilenmem gereken birkaç mesele var, bu yüzden izninizle ayrılıyorum. Ah, küçük Phoebe, uzun süredir görüşmüyoruz. Başka işin yoksa bir sohbet için evime gel!’’
‘’Tabii, şansa bakın ben de büyükbabaya lonca yönetimi hakkındaki deneyimlerini sormak istiyordum!’’ Phoebe hafifçe gülümsedi ve ayaklandı. Şarap bardağını bıraktı, Han Shuo’ya bir bakış attı ve Grover’e göz bile atmadan dışarı çıktı.
Han Shuo bardağını bıraktı ve kendisine donuk donuk bakan Grover’e küstah, soğuk bir gülümseme yolladı. Phoebe’nin peşinden çıktı ve salondan ayrıldı.
Loncadan çıktıktan sonra, Phoebe etrafa bakındı ve çevresinde kimsenin olmadığını gördüğünde yumuşakça Han Shuo’ya söylendi, ‘’Eve gidip beni bekle. Büyükbaba Andrew’le sohbet ettikten sonra hemen geleceğim. Sonra konuşuruz!’’
‘’Heh heh, küçük Phoebe, sevgilin oldukça cüretkâr. Salonda Grover’le tartışmaya cesaret etti, bence oldukça iyi bir seçim yapmışsın!’’ Andrew şefkatle Phoebe ve Han Shuo’ya bakarken arabasının yanında duruyordu.
Çekici yüzü kızaran Phoebe genç adama baktı ve fısıldadı, ‘’Dikkatli ol.’’ Ardından Andrew’in yanına geldi ve tatlı bir şekilde karşılık verdi, ‘’Mümkünatı yok. Bazen dik kafalı olduğundan ne kadar sinir bozucu olduğunu tahmin bile edemezsiniz!’’
Han Shuo konuşmalarının devamını daha fazla dinlemedi ve Phoebe’yle geldiği at arabasına binmek yerine tek başına şehrin kuzey kısmına yöneldi.
Gece yarısı olduğundan yolda neredeyse hiç insan yoktu. Han Shuo Boozt Tüccar Loncası’ndan ayrıldığı sırada pek tehlikede olduğunu hissetmiyordu, lakin bir sokağı geçip başka bir ara sokağa girdiğinde algılarında alarm zilleri çalmaya başladı.
Üç has iblis sessizce boynunun arkasından çıkarken düşünceleri harekete geçti. Has iblisler Han Shuo’nun ensesinden çıktığında, görünmez bir forma bürünmüşler ve üç farklı yönde ilerleyerek çevreyi kolaçan etmeye başlamışlardı.
Han Shuo fazladan üç çift göz kazanmış gibiydi. Sadece önünü değil, arkasını, sağını ve solunu bile görebiliyordu. Büyü yuanından arıtılan has iblisler ufacık bir savaşçı aurası veya büyü dalgası bile yaymıyorlardı. Ayrıca insan gözü tarafından keşfedilmeleri oldukça zordu. Bu yüzden, has iblislerin ortaya çıkıp gizlenmesi kimseyi şaşırtmadı.
Han Shuo’nun geçen sefer gördüğü rüzgâr büyücüsü Ellis, Han Shuo’nun peşinden hayalet gibi süzülüyordu. Siyah kıyafetler giymiş ve yüzleri maskeli dört katil de, ara sokağın iki tarafındaki çatılarda bekliyorlardı.
Şaşıran Han Shuo Grover’in bu kadar cüretkâr olacağını düşünmemişti. Grover, genç adam loncadan ayrılır ayrılmaz harekete geçmişti. Görünüşe göre Grover’in kendisinden iliklerine dek nefret ediyordu.
Han Shuo birdenbire sakinleşti. Peşinde toplamda beş kişi vardı. Usta büyücü Ellis dışında, diğer dörtlü de zayıf kişiler değillerdi. Has iblisler sayesinde, Han Shuo dörtlünün iki savaşçı, bir büyücü ve bir okçudan oluştuğunu keşfetmişti. Has iblislerin gözlem yetenekleri olmasa, Han Shuo’nun ölümden kaçması zor olurdu.
Han Shuo’nun kazanma umudu olmasa da, has iblisler sayesinde kaçma umudu vardı. Phoebe’nin açıklamaları sayesinde ileride imparatorluğun askerlerinin bulunduğu bir konak olduğunu öğrenmişti. Han Shuo özellikle o konaktan dolayı bu kasvetli ara sokağa girmeyi seçmişti.
Düşünceleri deli gibi hareketlenen genç adam bu kişilerin ancak ara sokakta harekete geçebileceğinin farkındaydı. Genç adam sokaktan çıktığı an şanslarını kaybedeceklerdi. Boyutsal yüzüğü hafifçe ışıldarken Han Shuo sağ eliyle hançerini kavradı. Adımları sakin bir tempodaydı, ne çok hızlı ne de çok yavaş. Sürekli has iblisler yardımıyla rakibin hareketlerini gözlemliyordu.
Han Shuo ara sokağın ortasına geldiğinde, beş katil bunun iyi bir fırsat olduğuna karar vermiş gibi birdenbire hızlanmışlardı.
Son derece hafif bir okun havayı yararken çıkardığı uğultu Han Shuo’nun kulaklarına ulaştı. Ok Han Shuo’yu hedef alırken son derece yüksek bir hıza sahipti.
Bu ok profesyonel bir okçu tarafından atılmıştı. Açısı ve ucu son derece doğru bir şekildeydi. Eğer has iblisler olmasıydı muhtemelen anında can verirdi.
Başlangıçtaki sakin adımları birdenbire hızlandı ama ileri atılmak yerine sola kaçındı. Ok bir vhoosh sesiyle Han Shuo’yu sıyırarak, yanından geçip gitti.
Ellis çoktan birkaç keskin rüzgarbıçağı göndermişti, zira ok Han Shuo’nun önünde parçalara ayrılmıştı. Görünüşe göre Han Shuo’nun ileriye hareket etmesini bekliyordu fakat genç adam bu durumu tespit etmiş ve kaçınmıştı.
Aynı zamanda, kafasının üzerindeki hava birdenbire aydınlandığı sırada ansızın bir alev duvarı oluştu ve üzerine düştü. Uzun kılıçlar taşıyan, iki çevik figür ise çatılardan fırladı. Genç adam ışık duvarının sağladığı ışık sayesinde soluk yeşil ve koyu yeşil savaşçı auralarını net bir şekilde görebiliyordu.
Birden hızını arttıran genç adam anında fırladı ve sola dönerek, Ellis’in rüzgarbıçaklarından kaçındı ve ara sokağın çıkışına fırladı. Han Shuo henüz yerinden ayrılmıştı ki alev duvarı yere düştü ve az önce durduğu yerden kıvılcımlar uçuştu.
Nasıl hayal güçleri olursa olsun, asla Han Shuo’nun has iblisler vasıtasıyla hareketleri gözlemlediğini tahmin edemezlerdi. Sürpriz bir saldırı yapmayı hedeflemişlerdi ama bilmedikleri şey Han Shuo'nun hareketlerinden tamamen haberdar olduğuydu. Grubun ilk saldırı dalgasında tamamen başarısız olmasının nedeni buydu.
‘’Ara sokaktan canlı ayrılmasına izin vermeyin!’’ Ellis’in yumuşak sesi o anda bilerek keskin ve sert çıkıyordu.
Okçu ve alev büyücüsü karşılıklı çatılarda duruyorlardı. Ellis’in sözlerinden sonra neredeyse aynı anda harekete geçtiler. Okçu üç oku aynı anda yayına yerleştirdi ve bir uğultu sesiyle birlikte hepsini aynı anda fırlattı. Oklar Han Shuo’nun alnını, sırtını ve baldırını hedef alıyorlardı.
Han Shuo’nun kaçtığı yönde başka bir alev duvarı aniden oluşarak, kaçış yolunu kapadı ve genç adamı başka bir yöne dönmeye zorladı.
Henüz yere inmiş iki savaşçı uzun kılıçlarıyla hızlıca yaklaşmak için bu fırsattan yararlandılar. Han Shuo’dan sadece on metre uzaktaydılar. Ellis ise havada süzülüyor ve aradaki mesafeyi hızlıca kapatıyordu. Belli ki, Han Shuo’yu burada tutmayı planlıyordu.
Bedenini çeviren genç adam bir kere daha yönünü değiştirdi ve sağa yöneldi. Ateş duvarlarının etrafından dolanıp sokaktan çıkmayı planlıyordu. Birkaç rüzgarbıçağı uğuldayarak geldi fakat hepsi Han Shuo’nun beklentileri içindeydi. Elindeki hançer hızla harekete geçti ve beş rüzgarbıçağını kesti ama üçünü engellemeyi başaramadı. Rüzgarbıçakları kalçasına ve kollarına saplandı.
Eğer has iblisler olmasalardı Han Shuo üç darbeyle kurtulamaz ve muhtemelen tek bir adım dahi atamadan can verirdi.
Han Shuo kalçasındaki ve kollarındaki yaralar nedeniyle dişini sıktı ve aynı anda üzerine doğru gelen ateş duvarı ve oklardan kaçınarak, yıldırım misali sokağın çıkışına atıldı.
Bu esnada, son derece güçlü bir çığlık sessiz geceyi böldü. Koşmaya devam eden Han Shuo has iblisler sayesinde okçunun yayının ikiye bölündüğünü ve ağzının kenarından sızan kanlarla çatıdan düştüğünü gördü. Phoebe az önce okçunun durduğu yerde dikiliyordu ve elinde uzun bir kılıç vardı.
‘’Pho...Phoebe, sen bir kılıç ustasısın!’’ Ellis o kadar şaşırmıştı ki, ses tonunu bile değiştirmeyi unutmuş ve kendi doğal sesiyle haykırmıştı. Bedenini birden durdurdu ve diğerleriyle konuşma zahmetine bile girmeden arkasını döndü ve daha da yüksek bir hızla kaçmaya başladı.
Phoebe soğukça homurdandı ve kaçan Ellis’in peşine düşmekle uğraşmadı. Ne de olsa, eğer bir rüzgâr büyücüsü kaçmak için her şeyini ortaya koyarsa, gerçekten yakalaması zor olurdu. Elindeki uzun kılıcı sallayan Phoebe iki savaşçıya doğru zarifçe çatıdan süzüldü. Görünüşe göre geride kalanları halletmeyi planlıyordu.
Sokağın dışına atılmak üzere olan Han Shuo Phoebe’nin birden belirdiğini görünce keyiflendi. Hızla geri döndü ve küçük iskeleti çağırmak için büyü söylerken hızlıca iki savaşçıya doğru koşturdu.
Küçük iskelet, genç adam az önce hayatı için kaçarken işe yaramazdı. Şimdiyse Han Shuo av olmaktan çıkmış ve avcıya dönmüştü. Küçük iskelet artık düşmanlarını doğramak için ortaya çıkabilirdi.
Kemik hançerini kavrayan küçük iskelet Han Shuo’nun emirleri altında çabucak koşmaya başladı. Sırtındaki yedi kemik çıkıntısı sallanırken çatıya doğru fırladı ve alev büyücüsüne saldırmaya başladı.
Alev büyücüsü küçük bir iskeletin ivmesini kullanarak direkt çatıya çıkabileceğini asla düşünmediğinden şoke olmuştu. Panikle hemen büyülü sözler mırıldanmaya başladı ve vahşice yanan ateş duvarı belirerek, küçük iskeletin yolunu kesti.
Ne var ki, küçük iskelet ateş duvarı engeline dikkat etmedi ve kendini duvara savurdu. Ateş duvarından kırmızılaşan bedeniyle çıktı ve şapşala dönmüş ateş büyücüsünün önüne ulaştı. Elindeki kemik hançer dans ederken büyücüyü delik deşik etti.
Magnec