Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

106. Bölüm Dehşetengiz Bir Düşman

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

 

Bu kişinin Trunks olduğunu duyan diğer maceracılar körü körüne hareket etmeye cüret edemediler. Sadece dikkatle Han Shuo’ya bakıyorlardı. Han Shuo’nun saldırıya geçmesiyle korktukları şey başlarına gelmişti.

Oktan kaçınan Trunks’ın yüzü buz kesmişti. Keskin bakışlarıyla Han Shuo’ya doğru kafasını salladı ve söylendi, ‘’Cesurmuşsun!’’

Trunks diğer zehirli dişi almaktan vazgeçti ve sağ eliyle geniş kılıcını kavradı. Han Shuo’ya doğru sabit bir tempoyla yürümeye başlarken yüzündeki ifade oldukça korkutucuydu.

‘’Yanlış anlaşılma, bu bir yanlış anlaşılma! Arkadaşım fazla endişeliydi ve yanlışlıkla tetiğe basmış olmalı!’’ Odysseus aniden bağırdı ve perişan bir gülümsemeyle Trunks’a açıklama yapmaya çalıştı.

Odysseus deli gibi açıklama yapmaya çalışırken, Han Shuo arbalete bir ok daha taktı ve Trunks’ı hedef alıp oku sıktı.

Odysseus sanki yüzüne bir tokat yemiş gibi serseme döndü ve açıklama yapmaya daha fazla devam etmedi.

Trunks’un yavaşça yaklaşan adımları titrerken bir kere daha oktan kaçındı. Yavaşça Han Shuo’ya doğru ilerlerken, katı bir şekilde Han Shuo’ya bakıyordu.

Derin bir nefes alan genç adam yakın menzilde işe yaramayacağından arbaleti kaldırdı. Ardından İblisdoğrayan’ı çıkardı ve Trunks’un saldırısını karşılamaya hazırlandı.

‘’Hepiniz bunun bedelini ödeyeceksiniz!’’ Trunks soğukça söylenirken birden durdu.

‘’Eh, hep...hepimiz!’’ Usta su büyücüsü Afrodit donuk bir ifadeyle mırıldandı.

‘’Görünüşe göre başımıza aldık belayı, artık nazik olmamıza gerek yok.’’ Odysseus şimdiye dek Trunks’la karşı karşıya gelmekten kaçınmıştı ama durumdan kurtulmalarının zor olduğunu gördüğünde yumuşakça iç çekti.

Kaptan Odysseus konuştuktan sonra, diğer maceracılar tereddüt etmeyi kesti ve hızlıca silahlarını çektiler. Tüm kararlıklarıyla Trunks'la mücadele etmeye hazırlardı.

Trunks aniden elindeki geniş kılıcı kınından çıkardı ve süt beyazı bir aura kılıcını çevreledi. Havayı biçen beyaz bir ışık huzmesi Han Shuo’yu hedef aldı.

Yerdeki otlar birdenbire patladı ve beyaz savaşçı aurası geçtiği yerleri alevlere boğdu. Toprak çatlaklar içerisinde kalmıştı. Savaşçı aurasının içinde kalp durdurucu derecede dehşetengiz bir güç bulunuyordu. Daha önce Phoebe’yle savaşan Han Shuo, Trunks’ın Pheobe’den çok daha heybetli bir savaşçı aurasına sahip olduğunu anında anlamıştı.

Han Shuo Mistik Buzul Büyüalevi’ni aktifleştirdi ve büyü yuanı tamamen İblisdoğrayan’a aktardı. Büyü yuanı desteğini alan İblisdoğrayan şiddetli bir kızıl ışıkla parıldadı. Beyaz savaşçı aurasının şiddetle üzerine doğru geldiğini gören Han Shuo İblisdoğrayan’ı sıkıca tuttu ve aşağı doğru savurdu.

Süt beyazı savaşçı aurası ve İblisdoğrayan’ın yaydığı kızıl ışık birbirine çarparken bir patlama meydana geldi. Patlama nedeniyle yaklaşık bir metre derinliğinde bir çukur oluşmuş ve toprak çevreye saçılmıştı.

Trunks kıpırdamadan olduğu yerde duruyor, Han Shuo'yu izliyordu. İblisdoğrayan’ı tutan Han Shuo beş altı adım geriledikten sonra ancak durabilmişti. İblisdoğrayan’ı tutan sağ eli kan içindeydi ve oldukça dehşet verici görünüyordu.

‘’Gerçekten ölmemişsin. Kibirli olmak için biraz dayanağın var.’’ Trunks Han Shuo’ya baktı ve kafası karışmış bir halde konuştu.

Han Shuo sağ elini salladı ve akan kandamlalarını yere saçtı. Bedenini uyuşukça hareket ederken büyü yuanı daha önce hiç ulaşmadığı bir hızla bedeni boyunca dolanıyordu.

Han Shuo gaha önce Lawrence’le yüzleştiği esnada, gücünün bir kalfa silahşordan yüksek olduğunu keşfetmişti ve kılıç ustası seviyesine ulaşmış Trunks’a karşı savaşırken tüm gücünü kullanmıştı. Büyü yuanının yüzde yüzünü İblisdoğrayan’a aktarmış ve Trunks’un darbesini karşılamıştı.

Ortaya çıkan gerçek ise, bir kılıç ustasının gücünün genç adamın beklentilerini aştığıydı. Trunks muhtemelen bu darbede tüm gücünü kullanmamıştı fakat Han Shuo’da belirgin bir yara açmayı başarmıştı. Eğer gizemli büyü yuanı ve sağlam bedeni olmasaydı, Trunks’ın saldırısı sonucunda sağ kolu muhtemelen patlardı ve hayatının geri kalan kısmı boyunca iyileşemezdi.

‘’Yoldaşımızı koruyun.’’ Odysseus sakince seslendikten sonra tüm maceracılar hemen Han Shuo’yu çevreledi.

Okçu Nia ve iki büyücü Trunks başka bir hamle yapma fırsatı vermemişler ve hemen saldırıya geçmişlerdi. Geri kalan savaşçılar ise Han Shuo’yu üç taraftan çevrelemiş, onu sıkıca koruyorlardı. Trunks ise hâlâ merak dolu bir ifadeyle Han Shuo’yu izliyordu.

Trunks Nia ve iki büyücünün saldırılarından çevikçe kaçındığı anda mantikor aniden ortaya çıktı. Mantikorun üzerine atlayan Trunks sakince söylendi, ‘’Yemek için bir şeyler yakalamaya gidiyorum. Hazırlığınızı yapın, daha sonra sizinle oynamaya devam edeceğim.’’ Herkesin beklentilerinin aksine, Trunks saldırmayı sürdürmedi ve olay yerinden hızla ayrıldı.

Odysseus ve diğerleri Trunks gidene dek tetikte kalmaya devam ettiler. Ancak Trunks’ın gerçekten kaybolduğunu gördüklerinde rahatlayabilmişlerdi. Yaşadıkları gerginlik nedeniyle hepsi yere çökmüştü.

‘’Sorun ne, neden bu kadar düşüncesizce davrandın?’’ Odysseus garip biri ifadeyle Han Shuo’ya baktı ve sordu.

Perişan halde gülen Han Shuo kafasını iki yana salladı ve karşılık verdi, ‘’Gerçekten üzgünüm, biraz garip birisiyimdir. Bazen ben bile yaptıklarımı kontrol edemem.’’

Han Shuo önceki dünyasında olsa, kesinlikle böyle güçlü bir figürle düşman olmak istemezdi, lakin bir nedenden ötürü, Han Shuo artık başkaları tarafından tehdit edilmeyi gittikçe daha az tolere edebiliyordu. Tehditler yıkıcı bir kuvvetle destekleniyor olsa bile, Han Shuo yine de riske girip başkaldırırdı.

Dürüst olmak gerekirse, Odysseus Trunks’tan bahsettiği ilk anda Han Shuo tereddüt etmiş hatta elindeki arbaleti bırakmaya ve ikiz kafalı ejderi almasına izin vermeye bile karar vermişti, zira böyle güçlü bir düşmanı karşısına almak istememişti.

Ne var ki, bir anda karar değiştirmiş ve kararlı bir biçimde harekete geçmişti. Bu hareketin sonuçlarını düşünmemişti bile. Han Shuo’nun kendisi bile kişiliğindeki değişimlere şaşırmaya başlamıştı ve bu değişimlerin nedeni olarak sadece büyü yuanını gösterebiliyordu.

‘’Belki de çok zayıf olduğumuzdan böyle düşünüyoruzdur. Dürüst olursak tavrın oldukça hayran olunası fakat gelecekte büyük sorunla karşılaşacağımızı düşünüyorum.’’ Odysseus hayranlık dolu bir ifadeyle cevap verdi.

‘’Trunks’la kafa kafaya çarpışıp ölmemen hâlihazırda oldukça güçlü olduğunu gösteriyor. Yaraların daha iyi durumda mı?’’ Elf okçu Nia Han Shuo’nun yanına geldi, genç adam hakkında endişelenmişe benziyordu.

Boyutsal yüzüğünden bandaj çıkartan ve sağ kolundaki yaraları basitçe saran genç adam silahını kaldırdıktan sonra konuştu, ‘’Başınıza bunca bela açtığım için üzgünüm ve az önceki hareketleriniz için teşekkür ederim. Bence Trunks kolayca pes etmeyecektir, ikiz kafalı ejderden kalanları aldıktan sonra onunla nasıl baş etmemiz gerektiğini konuşmalıyız.’’

Yeni bir düşmanın ortaya çıkışı herkesin moralini biraz bozsa da, nihayetinde ikiz kafalı ejder onlara kalmıştı. Han Shuo ganimeti hatırlattığında herkesin morali hafifçe yükseldi ve mutlulukla hançerlerini çıkartıp ikiz kafalı ejderin kalan zehirli dişleri ile büyülü çekirdeğini aldılar.

İkiz kafalı ejderin zehirli dişleri zehir tozu arıtımında kullanılan önemli bir malzemeydi. Bir simyacının arıttığı zehirli toz büyülü oklarda bile kullanılabilirdi. Zehirle kaplanan ok havadayken patlatılırsa, kısa bir menzilde düşmanlara ölümcül yaralar açabilirdi. Seviye iki büyülü yaratık olan ikiz kafalı ejderin çekirdeği de son derece değerliydi ve en azından binlerce altına satılabilirdi.

Han Shuo’nun ısrarları sonucunda, büyülü çekirdek Odysseus ve diğerlerinin yardımı için Odysseus’a verildi. Han Shuo ise ikiz kafalı ejderin zehirli dişlerini aldı. Gelecekte fırsatı olursa kullanmayı planlıyordu.

Ganimet paylaşımı tamamlandığında, gökyüzü aydınlanmaya başlamıştı. Grup çantalarını topladı ve güneye, Karanlık Orman’ın daha derinlerine doğru ilerlemeye devam etti.

Grup ilerlediği esnada tartışıyor, Trunks’a karşı koymanın bir yolunu bulmaya çalışıyordu.

‘’Trunks Karanlık Orman’da belirdiğinden beri dehşetengiz bir varlık olarak görülmüştür. Karanlık Orman’ın derinliklerinde yaşayan yaratıklar ve insanlar son derece güçlüdür. Bu bölgede hayatta kalabilen maceracılar genelde ölüm kalım mücadelelerinden geçmiştir. Burada yoldaşlar bile kritik anlarda birbirlerine ihanet edebilirler. Karanlık Orman’ın derinliklerinde katliamlar olağan şeyler haline gelmiştir ve bu çevreye alışabilmek için kişinin olağanüstü derecede güçlü olmasının dışında ayrıca soğuk bir kalbi de olmalıdır.’’

‘’Trunks bu tür insanlar arasında bile üstün bir konuma sahiptir. Çevreyi çok yakından tanıdığı için, düşmanlarına saldırdığı esnada Karanlık Orman’daki her şeyi kendi lehine kullanmak konusunda son derece ustadır. Onu kızdırdığımıza için ileride kesinlikle saldırıya uğrayacağız. Bu nedenle, tetikte olmalı ve ani pusularına izin vermemeliyiz.’’ Odysseus Karanlık Orman’ın derinliklerindeki kaotik durumu açıkladı ve herkesin ihtiyatlı olması için Trunks’un dehşetengiz yönlerinden bahsetti.

‘’Rahat olun, bize pusu kurma şansı olmayacak.’’ Han Shuo Odysseus konuşmasını bitirdikten sonra özgüvenle gülümsedi.

Bu sözler duyan herkes ilk anda afalladı ama bir süre düşündükten sonra Han Shuo’nun sözlerinden şüphelenmemeye karar verdiler, zira daha önce genç adamın mucizevi kabiliyetlerine şahit olmuşlardı. Gordon Han Shuo’ya ilgiyle baktı ve sordu, ‘’Nasıl?’’

Gizemle bir şekilde gülümseyen Han Shuo grubu süzdükten sonra söylendi, ‘’İkiz kafalı ejder bizden beş yüz metre uzaktaydı ama yine de hareketlerini keşfettim. Trunks’un bize pusu kurması imkânsız. Rahat olun, Karanlık Orman’ı çok iyi bir şekilde tanısa da, kesinlikle bize pusu kurma şansı yok.’’

Üç has iblisin varlığı nedeniyle Han Shuo yaklaşan herhangi bir insan veya yaratığı açıkça keşfedebilirdi. Trunks çevreye ne kadar aşina olursa olsun, has iblisler var oldukları sürece başarıyla pusu kuramazdı. Genç adamın kendine olan güveni boşa değildi.

‘’Bana göre az önce hepimizi aynı anda halledemeyeceği için ayrıldı ve bizi yavaşça halletmeye karar verdi. Eğer bize pusu kuramazsa, mantikoruyla birleşse bile yine de yedimizin birleşen gücü karşısında avantajı elde edemeyebilir. Gerçekten korkmamıza gerek yok.’’ Oysseus Han Shuo’nun böyle kararlı konuştuğunu görünce keyifle konuştu.

‘’Pusu kuramayacağına söz veriyorum!’’ Han Shuo onaylayarak konuştu.

Grup sonraki iki gün boyunca Karanlık Orman’ın güneyine doğru ilerlemeyi sürdürdü. Han Shuo bu iki gün içerisinde yaralarının üzerindeki sargıları çıkarmıştı. Genç adamın sadece iki gün içerisinde tamamen iyileştiğini fark eden Odysseus ve diğerleri oldukça şaşırmışlardı.

‘’Bu inanılmaz, çoktan iyileşmiş!’’ Gordon şokla dolu bir ifadeyle Han Shuo’nun sağ eline bakarken konuştu ve Han Shuo’nun insanlık dışı yenilenme yeteneğinin arkasındaki sırrı keşfetmeye çalıştı.

Diğer beş maceracı da Han Shuo’ya adeta bir canavara bakar gibi baktılar. Genç adamın iki kısa günde tamamen iyileşeceğini beklemiyorlardı. Böyle abartılı bir durum karşısında inanılmaz derecede hayret etmişlerdi.

Han Shuo’nun bedeninin sağlamlığı onların anlamayı dahi beceremeyecekleri bir seviyedeydi. Han Shuo maceracıları geçiştirmek için merhem tozunu bahane olarak kullandı.

Gece çöktüğünde ve herkes çadırlarına yöneldiğinde Han Shuo ansızın fısıldadı, ‘’Trunks harekete geçmek üzere. Bence bu gece saldıracak. Hazırlanmalı ve emirlerimi dinleyerek ona saldırmalısınız. Bu kez Trunks’a pususunun ne derece gülünç olduğunu göstereceğim!’’