Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

80. Bölüm Semender

Çevirmen: Lydiara / Editor: T4icho

Yeşilarazi İleri Karakolu’nun surlarının ardında her zaman dengesiz birtakım unsurlar vardı. Çokbaşlı Yılan tek başına durmak istiyordu, ama kesinlikle farklı fikirleri olanlar vardı.

Bağımsızlık anlaşmazlık, anlaşmazlık ise savaş anlamına geliyordu. Savaş ölüme yol açardı. İnsanın menfaatleri olmasaydı, savaşmayı ve muhtemelen hayatını kaybetmeyi göze almazdı. Dolayısıyla, Çokbaşlı Yılan hala hayatta olsaydı bile, daha önce olduğu gibi aynı seviyede bir istikrarı sürdürmesi muhtemel değildi. Eski liderin demir yumruğu olmadan huzursuzluk ve acımasız bir son tehlikesi baş göstermişti.

Artemis güçlüydü, en azından çoğundan daha güçlüydü. Fakat kadın olduğu için başkalarının onun otoritesini kabul etmesi zordu. İblis yakında yeniden saldıracaktı. Teğmenlerine olanlardan sonra buna mecburdu. Durumu dengelemek ve gelişi için hazırlık yapmak bir öncelikti.

Son birkaç gün içinde Kanlı Kraliçe, Gökdoğan'ı sadece bir kez ziyarete gelmişti. Zamanının geri kalanını ileri karakolu muhaliflerden temizlemeye harcadı. Artemis’in saltanatına karşı muhalefeti acımasızca ortadan kaldırırken, yandaşlara cömertçe yiyecek ve su yağdırdı. Kitleleri pasifleştirmek ve durumu adım adım kontrol altına almak için acımasızlığı merhametle yumuşattı.

Kraliçe gençti, o yüzden aceleci ve pervasız kararlar vermeye açıktı. Çokbaşlı Yılan'ı öldürmesinin yanı sıra kendi başına bir iblis avlamak için çorak topraklara gelmesi bunu kanıtlıyordu. Ancak, onun etkinliği inkâr edilemezdi. Karabayrak İleri Karakolu’na geldiğinde orası bir kargaşa içindeydi, ancak onun kanlı yöntemleriyle yeniden örgütlenmişti. Oraya kurallar getirip bir temel oluşturdu ve bir yıldan az bir sürede kaos büyük ölçüde dinmişti.

Yeşilarazi İleri Karakolu, Karabayrak İleri Karakolu’nun o zamanlardaki halinden on kat daha karmaşıktı. Ancak Kraliçe'nin baskıcı gücü önemli bir caydırıcıydı. Çokbaşlı Yılan'ın kişisel serveti paylaşıldıkça, genel nüfusun durumu düzeldi. Yavaş yavaş, ileri karakol sakinlerinin çoğu, yeni mevcut durumu kabul etmeye başladı.

Gökdoğan, Kraliçe’nin özel yöntemlerinden bihaberdi, zira iyileşirken zamanının çoğunu ileri karakolun yeni lideriyle geçiriyordu. Artemis değişken ruh hallerine sahip olsa da, çorak toprakların bir sakiniydi ve onların kötü durumlarını biliyordu. Gökdoğan için onunla konuşmak, Kraliçe ile konuşmaya çalışmaktan daha az resmi geliyordu ve kendinden daha fazla bir şey bulabiliyordu.

Diğer yandan Artemis ise Gökdoğan'ın eşsiz olduğunu düşünüyordu.

İlk başta onun bir iblis avcısı, belki de bir çırağı olduğunu düşünmüştü. Onunla yatıp meşhur kemerine başka bir çentik daha eklemek istiyordu. Fakat zamanla onun sadece özel türde bir çorak arazili olduğunu öğrendi. Onda, şimdiye dek tanıştığı diğer çorak arazili insanlar da olmayan şeyler vardı. O saf ve toydu...

Bunlar, genellikle yabani bölgelerde yaşayan sefilleri tarif etmek için kullanılan kelimeler değildi.

Gökdoğan, kötülüğün hüküm sürdüğü yerde bir mucizeydi. Onun gibi birinin acımasızlık ve kayıtsızlık karşısında uzun süre hayatta kalması ve özellikle de sahip olduğu görüşleri korumaya devam etmesi, Artemis’in ona karşı duyduğu bedensel arzuları bastırıyordu.

O gün Artemis, elli kiloluk çekicini eline alıp bir düzine asker çağırdı. “Hepiniz benimle geliyorsunuz. Bir dövüşe gireceğiz.”

Onun duyurusu Gökdoğan'ı şaşırtmıştı. Bu çok aniydi. "Dövüş mü? Kimlerle dövüşüyoruz?”

“Bir haber aldım,” dedi Artemis, öfkeli bir yüz ifadesi vardı. “İleri karakolda Semender adında biri var. O pislik her zaman benden nefret ederdi ve şimdi buradan çıkarmayı planladığı birkaç kişiyi toplamış. Onların icabına bakmalıyız, aksi halde diğerleri de buradan öylece çekip gitmenin bir mahzuru olmadığını sanır.”

“Bir avuç insan fark yaratmaz. Ayrıca, henüz iyileşmedin ve Kraliçe kaleyi terk etmemen gerektiğini söylemişti.” Gökdoğan, Artemis’in topladığı adamlara şüpheyle göz gezdirdi. Çok açık ki bu Kraliçe’nin fikri değildi, Artemis kişisel hıncına göre hareket ediyordu. “Her neyse, yeterince askerimiz olduğuna emin misin? Semender ne kadar güçlü?”

Çorak arazide unvanı olan herkes onu bir şekilde hak etmiş olurdu.

“Semender, Çokbaşlı Yılan hayattayken bile kurallara uymuyordu, bu yüzden Çokbaşlı Yılan ona pek aldırış etmedi. Zayıf değil, ancak herhangi bir tehdit oluşturacak kadar da güçlü değil. Sadece onu dinleyen bir avuç dolusu insan var.” Artemis çekicini yere koydu. Taşı kıracak kadar sert inmişti. “Ben sakat falan değilim. O gıcık pislikle başa çıkacak kadar iyileşmiş durumdayım.”

Bu kadın güvenilmez olduğu kadar aceleciydi.

Gökdoğan kendini tutamayıp ona meydan okumaya devam etti. “En azından Kraliçe'ye söylemeliyiz. Ya da olmadı Mantis bizimle gelsin!”

“Onlar şu an meşgul, ne zaman vakit bulabilecekler ki? Benim daima düşmanlarım oldu ve bu herif daha önceden de canımı sıkmıştı. Öylece oturup benim adamlarımı götürüp racon kesmesini izleyecek değilim.” Sesi öfkeyle dolmuştu. “Yani geliyor musun gelmiyor musun be?!”

Karar çoktan verilmişti, Gökdoğan’ın kabul etmekten başka çaresi yoktu. Neyse zaten yeni güçlerini deneyip neler yapabileceğini görmek istiyordu.

“Senin hakkında yanılmadığımı biliyordum. Şu pisliğin işini bitirelim de, ablan sana cömertçe davranacak!” Artemis, Gökdoğan’a gülümseyerek baktı. “Hadi, eşyalarımızı alalım.”

Semender, onun adamlarından bazılarını alıp vahaya çıkarmıştı ve harabelerde kamp kurmuştu. O ileri karakolun elit bir üyesi olarak kabul edilmesine rağmen, Artemis onu hiçbir zaman bir pislikten başka bir şey olarak görmemişti. Şimdi lider Artemis’ti ve kamptaki en iyi donanıma erişebiliyordu. Korkacak nesi vardı ki?

Gökdoğan, cephanelikten bir tabanca aldı. Birkaç dakika sonra Artemis'i ve grubunu vahaya doğru takip etti. Gökdoğan temkinliydi, zira Semender, Artemis kadar yetenekli olmasa da daha önce onu alt etmişti. Dikkatsizliğin bedeli büyük olurdu.

Artemis pervasızca hücum etmedi. Onları ne beklediğini görmek için izciler yolladı.

Vaha harabeleri, ileri karakoldan uzak değildi. Yolun her yerinde, bakımsız ve kırık dökük yapı kalıntılarından grotesk heykellerle donatılmıştı. Bu kalıntıların tarzı, sanki başka bir yerden getirilmişler gibi, diğer bölgelerden farklıydı. Binlerce yıl önce gizemli bir güç tarafından toplanıp bir ormanın ortasına bırakılmış gibi, çok daha yaşlı görünüyorlardı.

Bu tür tuhaf manzara, çorak alanlarda nadir değildi. Kimse nereden geldiklerini bilmiyordu, ancak bu harap arazilerde yaşayanlar için özel bir şey değillerdi.

“Patron, onları buldum!” Karakol izcilerinden biri Artemis’in yanına koştu. “Heykel bahçesinin merkezinde, hazırlanıyorlar. On ya da on iki kişi saydım, üç ya da dördü uzak mesafeli savaşlar için gerekli donanıma sahip.”

“Beklediğim gibi...” Artemis'in yüzünde bir sırıtış belirdi. Kendi askerleri yetenekli ve donanımlıydı ve gizli saldırı avantajına da sahipken şansları fazlasıyla artıyordu. Sağa sola el salladı. "Benimle gelin!"

Bölgeye yayılan heykeller ve sütunlar, yosun ve sarmaşıklarla kaplıydı. Garip bir düzenle yerleştirilmiş olan yüzlercesi olmalıydı. Burası, vaha canavarlarından kaçınmak ve saldırmaya kalkışırlarsa onlarla savaşmak için iyi bir yerdi ve böylece ayrılmaya çalışanlar için ideal bir yer haline geliyordu.

Sadece Gökdoğan yanlış giden bir şeyler olduğunu hissetti. Öğleden sonra olmuştu bile. İltica etmek isteyen herkesin zamanı dikkate alması gerekirdi. Neden burada durmuşlardı ki? Fakat Artemis intikama susamıştı ve onu vazgeçirmek mümkün değildi. Bunun yerine Gökdoğan grubun sonlarına doğru geçti, böylece işler kötüye giderse kaçabilirdi.

“Öldürün!” Sabırsızlığa yenik düşen Artemis yüksek bir sesle emir verdi. “Semender, öldün sen!”

Yay tellerinin tıngırtısı ve tutuşan barut sesi, bölgede yankılandı. Heykellerin ortasındaki adamlardan birkaçı düştü. Artemis, kuvvetli çekicini sallayarak hücumu yönlendirdi. Semender'in adamlarından birine çekicini sallayıp onu havaya savurdu. Momentumla birlikte Artemis kendi ​​etrafında salınıp havaya fırladı. Tam bir daire çizdikten sonra çekicini kalabalığın ortasındaki bir adama doğru indirdi.

“Artemis, gerçekten geldin demek!”

Semender, kask, gözlük ve solunum maskesi takan, uzun boylu beyaz bir adamdı. Zırhla kaplıydı, eldivenli elleri ve baldırına kadar gelen deri botları vardı. Tek bir noktası bile güneş yüzü görmüyordu ki bu ona gizemli bir hava katıyordu. Artemis'i görünce şaşırmadı ve aslında alaycı bir sırıtışla onu karşıladı. Bir yılan balığı gibi çekicin yolundan kaçtı ve Artemis’in kansız çekici yere gömüldü.

Artemis çekicini kaldırmadı, onun yerine sağ bacağını adama doğru sallarken kendini desteklemek için kullandı. Tekmesi bir savaş baltası gibi tepeden aşağıya indi, ancak Semender yetenekli bir şekilde tekrar sıyrıldı. Fakat Artemis’in iki bacağı yere iner inmez havaya fırlayıp ona tekrar tekme attı. Yolundaki heykellerden biri parçalara ayrıldı.

Saldırıların telaşı Semender'in erişilmez olmasını zorlaştırıyordu.

İkisi birbirine denk olarak kabul edilse de, Semender'in öncelikle iyileşme yeteneği vardı. Saldırı ve hız açısından nispeten güçsüzdü ve ne kadar çabuk iyileşen biri olsa da, bu Artemis karşısında işine yaramazdı. Etli bir su birikintisine dönüşürse iyileşemezdi.

Gökdoğan sahneyi izlerken, bu ikisinin yeteneklerinin arasında büyük bir fark olduğunu anlamıştı. Kendisinin katılmasına gerek yoktu, Artemis dövüşü iyi götürüyordu.

Artemis başını geriye doğru çevirdi, saçlarını vahşi bir şekilde savurdu. İntikam almak isteyen bir pantere benziyordu. “Beni neredeyse birkaç kez öldürüyordun, senin gibi beş para etmez bir ahmağın öylece gitmesine izin vereceğimi mi sanıyorsun?”

“Her zamanki gibi, sadece bir kas yığınısın ve beynin yok! Bu yüzden sana defalarca ders vermeyi başardım.” Dışarıdan bakıldığında, Semender zor bir durumda gibi görünse de, adam tamamen sakindi. Ya umutsuz durumundan habersiz ya da umursamaz görünüyordu. “Senin haberin olmadan ayrılmak isteseydim, asla bir şey duymazdın. Sadece ben öyle istediğim için öğrendin.”

Artemis'in ince kaşları çatıldı. Bu adam ne diyordu böyle?

Gökdoğan, zaten bir şeylerin yanlış olduğu hissi ile mücadele ediyordu ki birdenbire bir tehlike duygusu içini kapladı. Arkasından gelen, ağır ayak sesleri ve bunları takip eden rüzgarı ve basıncı duydu. Gökdoğan, refleks olarak, kendini hızlı bir şekilde kenara attı, onun yanından geçip ve toprağa çarpan çivili demir sopadan kaçınmak için yeterince hızlıydı. Üzerinde durduğu taş zemin toz haline gelmişti.

Kaya parçaları, mermi gibi her yöne dağıldı. Gökdoğan'ın yanağı yanmıştı. Şarapnelin bir kısmı ona çarpmış olmalıydı. Kimin saldırdığına bakmak için döndü.

Adam yaklaşık üç metre uzunluğunda, zırhla kaplanmış bir devdi. Kıyma makinesi gibi kullandığı yirmi kiloluk sopa hariç, zırhı toplamda elli kilo ağırlığında olmalıydı.

“Fevtler!”

Bir, iki, üç ... vahşi yamyamlar, saklandıkları heykellerin arkasından göründü. İblisin katledilen uşakları, ileri karakola bu kadarını yanlarında getirmemişlerdi ve bu fevtler Gökdoğan'ın daha önce gördüklerinden çok daha iyi donatılmıştı.

Hangi cehennemden gelmişti bunlar?

Yoksa bunun anlamı…

Semender, Artemis’e birkaç ok atıp kadını onları savuşturmaya zorladı. Ne yazık ki, onları kaplayan ampul benzeri çıkıntılarını fark etmedi. Onlara çekiciyle vurduğunda, patlayıp çok renkli duman bulutları çıkardılar. Artemis nefes alınca hemen başının döndüğünü hissetti ve uzuvları tüm gücünü kaybetti.

“Bu yüzden beni asla yenemeyeceksin!”

Artemis, sarhoş bir kadın gibi çekiciyle sendeliyordu.  Birkaç adım attıktan sonra kontrolünü kaybedip yere düştü.

O*ospu çocuğu! Yine tongaya düştüm.

Ve bu sefer Gökdoğan'ı da bu işe karıştırmıştı. Artemis aşağılanmış ve öfkeli hissediyordu.