Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

79. Bölüm Güç Yükselişi

Çevirmen: Lydiara / Editor: T4icho

Gökdoğan, besinlerin yaralarını daha hızlı iyileştirmesi için kendisini yemeye içmeye verdi. Şu anki hızla, üç gün içinde normale döneceğini düşünüyordu. Her derde deva kesinlikle yardımcı olurken, hızlı iyileşmesi çoğunlukla kendi kendini yenileme yeteneğinden kaynaklanıyordu.

Yemeğinin ortasında Gökdoğan yaklaşan botların sesini duyabiliyordu.

Kıvrak ve güzel bir kadın ortaya çıktı, saçı ve boyu kısaydı ama vücudu çok orantılıydı. Zırh takmıyordu ve göğsünü, baştan çıkarıcı karnını çıplak bırakan kısa bir bluzdan başka bir şey örtmüyordu. Önündeki dolgun çıkıntılar, deriye sarılı bacakları kadar göze çarpıyordu. Pantolonu dapdardı ve güçlü bacaklarının her bir kıvrımını ortaya çıkarıyordu; uzun ya da kısa değil, sütun gibiydi.

Artemis, Kanlı Kraliçe kadar güzel yüzlü değildi; ama iblis avcısı, Elysium topraklarından doğmuştu. Saygıdeğer, varlıklı bir ailesi vardı ve onu en iyi şekilde büyütmüşlerdi. Artemis ise vahşi bir yerden gelen vahşi bir kadındı. Baştan aşağı bir çorak araziliydi. İki kadın çok farklı hayatlar yaşamışlardı ve bir çorak arazilinin gözünden Artemis nadir ve inanılmaz türde bir kadındı.

“Hayret! Küçük kardeşimizin sağ çıkacağını sanmıyordum; ya da böyle yemek yiyebileceğini... Sende gözüm olmasına şaşmamak lazım, ha? ”

Artemis, Gökdoğan’a sımsıkı sarıldı.

Güzel bir kadının sarılmasının hoş bir deneyim olması beklenebilir, ancak kadın, bir boz ayının gücüyle onu kapıvermişti. Minnettar olmaktan çok uzak, Gökdoğan'ın gözleri neredeyse kafatasından dışarı fırlayacaktı ve boynu neredeyse kopuyordu. Gökdoğan merhametle dilenircesine Artemis’in kollarını vurdu. "Bırak. Bırak beni!”

“Üzgünüm, üzgünüm… biraz heyecanlandım da. Sen iyi misin?” Sözleriyle özür diliyor olsa da yüzü bambaşka bir şey söylüyordu. Gökdoğan'ı serbest bırakıp elini onun yanağına koydu. “Sana bazı iyi haberlerim var. Bundan böyle bu ileri karakolun lideri benim!”

Haber Gökdoğan’ı çok şaşırttı. “Peki ya Çokbaşlı Yılan?”

Onun aptalca sorusu karşısında Artemis gözlerini devirdi. Çokbaşlı Yılan hayatta olsaydı Artemis nasıl nasıl liderlik edecekti ki? Çokbaşlı Yılan'ın konusu açılınca, Artemis, Kanlı Kraliçe'nin verdiği bir talimatı hatırlattı. "Doydun mu? Benimle gel, zindanı ziyarete gidiyoruz. Birini çıkarmamız lazım.”

Gökdoğan kalenin içinde ve aslında bütün ileri karakolda savaş sesleri duyuyordu. Her şey kargaşa içinde gibiydi ve ne Kraliçe ne de Mantis ortalıkta görünmüyorlardı. Muhtemelen Çokbaşlı Yılan'ın yerini alan kişiye karşı çıkan isyancılarla mücadele ediyorlardı.

Artemis, sargılı bacağını ve omzunu zorlamamaya çalışırken sokaklarda dengesizce sallanarak yürüyordu. Şu anki durumuyla isyancıları yok etmeye yardım edemezdi. Bunun yerine zindanlara doğru yola koyulup oradaki kafeslerden birinin önünde durdular.

Gökdoğan onun kim olduğunu görünce, hem şaşkındı hem de meraklanmıştı. “Bu Aslan Yürekli mi? Ne oldu lan böyle?"

Gökdoğan onu en son gördüğünde, köle taciri, aslan gibi ölümcül, sakallı, güçlü kuvvetli tecrübeli bir savaşçıydı. Fakat şu an karşısında duran adam tamamen farklıydı. Gözleri içine çökmüş ve donuktu, saçları bembeyazdı. Orada öylece boş bir kabuk gibi oturuyordu. Bir gecede kırk yaş yaşlanmış gibiydi ve kafesteki adam çürümeyi bekleyen bir cesede benziyordu.

O inatçı, sert savaşçı tamamen ortadan kaybolmuştu. Şimdi olduğu kişi sadece cansız bir cesetten ibaretti.

Artemis ona yaklaşıp zincirlerini açtı. “Üzgünüm, galiba senin burada olduğunu unutmuşum. İblis avcısının, Çokbaşlı Yılan'ı öldürdüğünü çoktan duyduğuna eminim. Pekala, özgürsün. Hadi git bakalım!”

Aslan Yürekli'nin bacakları pek de işe yaramıyordu. Çokbaşlı Yılan tendonlarını keserek onu sakatlamıştı. Fakat tamamen sağlıklı olsa bile, yaşaması için bütün sebepler ellerinden alınmıştı. Bu onu sakattan birinden farksız yapıyordu. Aslan Yürekli solmuş yüzünü kaldırıp puslu gözlerle ikisine baktı. Ağzından boğuk bir ses çıktı. "Karım? Çocuklarım?"

Otuz dakika sonra…

İleri karakolu önünde üç mezar tepeciği belirmişti.  Toprak ve taşla yapılmışlardı, kimsenin tanımayacağı mütevazı istirahat yerleriydi. Fakat onlar Aslan Yürekli'nin kendi ellerinin ürünüydü ve verdiği emek, zaten paramparça olmuş ellerini kanlı yığınlara dönüştürmüştü. Acı ya da herhangi bir şey hissetmiyormuş gibi görünüyordu. Yüzü tüm bu süreç boyunca hiç değişmedi.

O mezarlara tanınmaz haldeki üç ceset gömülmüştü.

Gökdoğan, eski kitaplarda cenazeler hakkında bir pasaj hatırlıyordu. Üç mum bulup her cesedin önüne bir tanesini koydu. Minik alevleri ölümüne meydan okuyarak cesaretle yanıyordu. Onların küçük isyanı dokunaklıydı.

Aslan Yürekli mezarların önünde diz çökerek sessizce ışıklara baktı.

Mum ışığı, yaşamla ölüm arasındaki bir sınır gibi, gizlice saldıran karanlıkla savaşıyordu sanki. Mumların loş ışığında Aslan Yürekli tanıdık siluetler görüp tanıdık sesler duyar gibi oldu.

“Benim bir erkek olduğumu söylemiştin, baba. Annemi ve kız kardeşimi korumalıyım!”

“Abimle anneme, kötü adamlar hep kötülük yapıyorlar. Burada kalman gerek, baba.”

“Ben kendimi kötü hissetmiyorum. Yemin ederim. İyiyim."

“Ne olursa olsun… Sana güveniyorum!”

Aslan Yürekli'nin yüzü, ağlamak ve gülmek arasında garip ifadeler aldı. Kendine mırıldanıyordu, yüzü gözyaşları içinde, hayalle gerçeği birbirinden ayıramıyordu. Aklını kaybetmişti.

“Şu zavallı p*çe bak. Çıldırdı.” Artemis ona çok zor bakabiliyordu ve sesini düşük tutmak için hiçbir çaba göstermese de Aslan Yürekli duymuş gibi görünmüyordu. “O benim lider olmamı sağladı. Yardım etmeliyiz.”

Gökdoğan onun ne demek istediğini biliyordu. Şeytan çıkarıcı asasının keskin ucunu ileri doğru savurup Aslan Yürekli'nin ensesine geçirdi. Deşilen nokta boğazının diğer tarafından dışarı çıktı ve buhar çıkaran sıcak kanı mezarların üzerine döküldü. Kan fışkırarak üç küçük mumu söndürdü.

Birkaç dakika sonra dördüncü bir mezar kazıldı.

Diğer üçünün önüne, rüzgâra ve yağmura karşı sağlam bir koruyucu gibi yerleştirilmişti. Aslan Yürekli, hayattayken olduğu gibi onları ölümde de korumaya çalışacaktı. Gökdoğan ve Artemis oradan ayrıldılar, hiçbir iz ya da mezar taşı olmadan mezarları yalnız bıraktılar. Kimse onları veya yaşadıkları işkenceleri hatırlamayacaktı.

Aslan Yürekli, çorak arazilinin bir tanımıydı. Onun gibi sayısız hikâyeye işaret eden sayısız mezar, harap topraklara yayılıyordu. Dünya, duyarsız ve kayıtsız bir seyirci gibiydi, hayat denen trajediyi ve insanlığın da onun hüzünlü hikâyelerini sahneleyişini izliyordu.

Artemis kaleye doğru topallarken, “Sence insanların inanca ihtiyacı var mı?” diye sordu.

“Elbette!” Gökdoğan ona ciddi bir ifade ile cevap verdi. Artemis’e baktı. “Herkesin inancı var. Benim var, Kraliçe’nin de, hatta fevtlerin bile! Aslan Yürekli ve Çokbaşlı Yılan için de öyleydi. Bu şekilde hayatta olduğumuzun farkındayız, onsuz yaşanmaz.”

“Peki, neye inanıyorsun?” diye sordu kadın. "Bana söyler misin?"

Gökdoğan'ın saklayacak bir şeyi yoktu. “Çorak arazilerden ayrılacağıma inanıyorum. Dünyanın geri kalanını görmek, ölüm ya da acı olmayan bir yer bulmak istiyorum. Gizli planların yalanın dolanın olmadığı bir cennet bulmak istiyorum.”

Artemis dilini şaklattı. “Öyle bir yer var mı sanki? Hayal kurmayı bırak be! Ben asla hayaller âleminde yaşamadım, hem yaşamak mı o? Senin gibi insanların aklı beş karış havada, bunları artık aşmalısın!”

Gökdoğan’ın canı sıkkındı. Onunla daha fazla uğraşmadı.

Üç günlük nekahet dönemi geçmişti. Şimdiye dek Gökdoğan'ın yaraları çoğunlukla iyileşti ve artık herhangi bir acı veya zorlanma olmadan etrafta dolanabilirdi. Genç yağmacı, ölümle burun buruna gelişini, taşın içinde bulduğu ona aktarılan gücü düşündü.

Yanılmıyorsa, şimdi her zamankinden daha güçlü olması gerekiyordu.

Kraliçe’nin ona öğrettiği iblis avcılarının duruşlarını çalışmaya koyuldu. Durmak zorunda kalana dek on ikincisine ulaşmayı başarmıştı. Yani bu tahmin ettiği gibi taşın kendisini fiziksel olarak değil, sadece zihinsel olarak iyileştirdiğini doğruluyordu. Sonraki soru psişik enerjisinin ne kadar gelişmiş olduğuydu.

Gökdoğan kendini görünmezlik peleriniyle örtüp psişik enerjisini onun içine aktardı. Neredeyse hemen onunla birlikte rezonansa girip onun güçlerini çağırdı. Bir titreşim oluştu ve alanın içinde yayılıp ışığın eğrilmesine neden oldu. Sonra Gökdoğan ortadan kayboldu.

Bu farklıydı! Tamamen farklı!

Pelerini kullanmak, şimdi Gökdoğan’ın gücünü hiç tüketiyormuş gibi gelmiyordu -hatta 10 saniyeden fazla kullandıktan sonra bile- Ayrıca kendisini daha hızlı ve canlı da hissediyordu.

Tecrübe ettikleriyle sonuçları yorumlayan Gökdoğan, daha önce pelerinin potansiyelinin yüzde yirmisini kullandığını düşünüyordu. Şimdi belki de yüzde kırka yakındı. Daha önceden kendini gizleyebileceği en uzun süre on iki saniyeyken, artık emaneti birkaç dakika boyunca kullanabiliyordu.

Kraliçe'nin emanetleri nasıl kullandığına bakılırsa -özellikle de anka kuşunun su kabağını- emanetlerin nasıl çalıştığı anlaşılabilirdi. Spesifik olarak, kullanıcının gücüne bağlıydılar. Kraliçe su kabağının içine ne kadar psişik enerji aktarırsa, çağırdığı anka kuşu da o kadar daha güçlü oluyordu. Kraliçe güçsüzleştiği zaman, aynı şekilde anka kuşu da güçsüzdü.

İblis avcıları ve onların emanetleri arasındaki ilişki buydu.

Efsanevi iblis avcılarının elinde, en basit emanetler bile dünyayı sarsacak gücü toplayabilirdi. Çaylak bir iblis avcısına dünyadaki en güçlü kutsal emaneti versen onu kullanamazdı. Gökdoğan şeytan çıkarıcı asayla daha iyi olabilirdi.

Gökdoğan, psişik güçlerinin önemli ölçüde geliştiğini görebiliyordu.