Artemis mantıklı bi karardı sevdim
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
78. Bölüm Başka Bir Yetenek
Hizmetçiler çığlık atarak her tarafa dağıldılar.
Artemis, uzuvları savunma duruşunda donmuş olan Çokbaşlı Yılan'ın kararmış kalıntılarına bön bön bakakaldı. Fal taşı gibi açılmış olan göz yuvalarından ve şişmiş ağzından beyaz dumanlar çıkıyordu. İleri karakol tiranının bu şekilde ölmeye mahkum olduğuna inanamıyordu.
Mantis, Kraliçe'ye bakarak kaşlarını çattı. "Neden?"
Kraliçe cevap verirken soluk alışı biraz hızlıydı. “Bir yakınını kaybetmenin nasıl bir şey olduğunu anlamıyorsun. Yaptığı şey beni iğrendirdi. ”
“Yani bunun için mi onu öldürdün?” Artemis kulaklarına inanamıyordu. Dışarıda köle taciriyle alay etmişti, ardından birkaç dakika sonra Kraliçe'nin Çokbaşlı Yılan'ı yakıp kül edişini görmüştü. Aradaki zıtlık ona bir tokat gibi geldi. “Bu adamın ne kadar önemli olduğu hakkında bir fikrin var mı? Şimdi o öldüğü için karakolda anarşi çıkacak. Düşman geldiğinde kuvvetleri kim organize edecek?”
Kanlı Kraliçe bu konuda fazla düşünmemişti. Çokbaşlı Yılan biraz yetenekli sayılırdı, ama varlığıyla yokluğu pek bir fark yaratmazdı. Kraliçe onun korkunç davranışlarına tanık olunca gözündeki değerini kaybetmişti. Bu yüzden de onu öldürmüştü.
“İleri karakolun yeni bir lideri var.”
“Yeni bir lider mi? İtibar ve liderlik yeteneğine sahip tek insanlar Çokbaşlı Yılan ve Yılandiş’ti ve ikisi de öldüler. Kim liderlik edecek ki?”
"Sen."
Kraliçe, bir cümleyle Artemis'i susturdu. Artemis, iblis avcısına inanmayan gözlerle, ağzı açık bakakaldı. Artemis muhtemelen karakoldaki en güçlü üç kişiden biriydi, ancak bir kadın olması onu dezavantajlı hale getiriyordu. Yalnızca Kraliçe gibi ezici güce sahip bir kadın, bir grup azılı çorak araziliye işkence yapıp onları ehlileştirebilirdi.
Ancak şu anki durum oldukça özeldi. Çokbaşlı Yılan ölmüştü, erkek kardeşi ve en iyi dövüşçüleri de öyle... Kalanlar da ya kardeşlerin güvenini kazanamamış olanlar ya da çok güçsüz olanlardı. Belki de gerçekten de Artemis’in liderlik yapma ihtimali vardı.
Artemis ne yapacağını bilemiyordu. Her şey çok ani olmuştu.
Kadın savaşçı şüphelerini dile getirdi. “Bir kadın liderlik ederse sorun olmaz mı? Pek şansım olduğundan emin değilim. Unut gitsin!”
Kraliçe onunla tartışma zahmetine girmedi. Anlaşılan Artemis, durumun gerçekliğinin tam olarak farkında değildi. İsteyerek ya da mecburiyetten, o bu işi yapacaktı. Artemis burada oldukça ünlüydü ve iblis avcısı onu desteklerken her kim ona meydan okursa ölürdü. Neden tereddüt ediyordu ki?
Karar verilmişti; daha fazla tartışmaya gerek yoktu. Kraliçe, iblisle savaşında ileri karakolun gücüne ihtiyaç duyuyordu. İblis kesinlikle gelecekti, ama bunun ne zaman olacağı belli değildi. Şimdilik her konuda hazırlıklı olmaları gerekiyordu.
Mantis, eskiden Çokbaşlı Yılan'ın ikameti olan yerde üç şırınga her derde deva ilacı buldu ve Kraliçe ve Gökdoğan'a birer tane verdi. Kraliçe’nin yaraları çok ciddi değildi ve birkaç gün içinde kaybolmuş olacaklardı. Çocuğun işi ise tamamen şansa bağlıydı. Onun her iki yarası da hayati tehlike taşıyordu ve aslında iyileşme becerileri sayesinde hala hayattaydı.
Her derde deva güçlü bir yenileyici maddeydi ve Gökdoğan'ın kendi yetenekleri de oldukça iyiydi. Bu iki etki bir araya gelince şansını yükseltiyorlardı, bu yüzden belki de hala umut vardı. Sağ çıkıp çıkamayacağını kader belirleyecekti.
**
Gökdoğan karanlık bir uçuruma düşüyormuş gibi hissediyordu. Asla dibe ulaşmadı, sanki sonsuza kadar yuvarlanacaktı. Ölüm böyle bir his miydi? Zihninin puslandığını, her geçen saniye daha da karmaşıklaştığını hissetti. Bilincini yitirdiğinde bir daha asla uyanmayacağını biliyordu.
Ben ölemem! Burada değil, şimdi değil! Hala yapmak istediğim çok şey var!
Arkadaşlarının ölümünü emreden adamdan daha intikamını almamıştı. Çılgın Köpek ve Kurnaztilki’nin katili hala elini kolunu sallayarak dolaşıyordu. Çorak topraklardan ayrılma hayalini de gerçekleştirememişti. Şu an nasıl ölebilirdi? Aklını tüketmekte olan kafa karışıklığını ortadan kaldıran bir öfke ve meydan okumayla doluydu.
Gözleri açıldığında Gökdoğan kendini zifiri karanlıkta yatarken buldu. Sonunda gözlerindeki pus dağılmıştı ve büyük karanlık bir denize bakıyordu.
Splash!
Suya daldı. Birdenbire her yönden sonsuz bir baskı üzerine üşüştü. O kadar yoğundu ki, hem boğucu hem de dayanılmaz derecede acı verici bir şekilde ezilmekten korkuyordu.
Gökdoğan çırpınarak boğulmamaya çalışıyordu.
Zihninde aniden güçlü bir bilinç belirdi. “Lütfen iradeni odakla!”
Gökdoğan bir şeyin doğru olmadığını düşünüyordu. Nedense burası tanıdık gibiydi, sanki daha önce bir rüyasında buradaydı. Gökdoğan'ın boynuna taktığı taşın önceki sahibi olduğunu iddia eden gizemli bir yabancıyla burada buluştuğunu hatırladı.
Tabii ki bunu unutması mümkün değildi. O zamandan beri, kutsal emanetlerin tınısını tanıyıp çağırabiliyordu. Şimdiye kadar bu güç sayesinde bir şekilde hayatta kalabilen tipik bir yağmacıydı. O garip deneyim olmasaydı, Kraliçe tarafından görmezden gelinirdi - muhtemelen şimdiye çoktan ölmüş olurdu.
Derin ve gizemli bilinç, onun zihninde konuşmaya devam ediyordu. “Lütfen iradeni odakla!”
Gökdoğan, sesin ne söylemeye çalıştığını anlamadı. Onun odaklanabileceği tek şey hem ezici sulardan hem de boğucu baskıdan kaynaklanan şiddetli acıydı. Birlikte onun ruhunu parçalamakla tehdit ediyorlardı.
“Lütfen iradeni odakla!”
Ses, üçüncü kez ona yalvardı. Bu durumda ne manaya geldiğini anlayamıyordu, bu yüzden elinden geleni yaptı. Tüm vücudunu gevşeterek zihnini sakinleştirdi.
Üzerine bir rahatlık hissi geldi. Boğulma hissi ve basıncı eriyip gitti.
Gökdoğan daha sonra suların vücuduna sızdığını hissetti; göz yuvalarından, kulaklarından ve vücudundaki her gözenekten sızıyordu. Her şey değişmeye başladı, tıpkı geçen seferki gibi bedeninden tanıdık duygular geçiyordu.
Fakat farklı bir şey vardı. Önceden gizemli figür gücünü ona doğrudan vermişti, bu sefer ise Gökdoğan’ın vücudu onu kendi isteğiyle içiyordu. Emilimin kapsamına bakıldığında, şu an bu güç çok daha büyük miktardaydı.
Bu bir çeşit güç aktarımıydı! Gökdoğan psişik enerjisini güçlendirdiğini hissediyordu ve bu enerji bütün vücudunda dalgalanıyordu!
Gizemli yabancı, taşın içine bilincini kapatmıştı ve Gökdoğan onunla yankılanmayı başarmıştı. Bu yüzden yabancının gücünü kendine transfer edebiliyordu; ama çok fazla güç vardı. Her yöne durmadan uzanan, bir okyanus gibi uçsuz bucaksız hissediliyordu. Bu durum, bu yabancının hayattayken Kanlı Kraliçe'den bile çok daha güçlü olduğunu gösteriyordu!
Bu kadar güçlü birinin ünlü birisi olması gerekirdi. Acaba nasıl bir geçmişi vardı?
Gökdoğan, o kimsenin kendisini bir başarısız olarak nitelendirdiğini hissedebiliyordu ve onun başladığı şeyi kendisinin bitirmesini istediğini anlamıştı. Ama bu düşünce Gökdoğan’a tuhaf geliyordu. Bu gizemli adam kadar güçlü birisi başarısız olmuşsa, o işi Gökdoğan gibi bir çocuğun başarabileceğini ona düşündüren şey neydi?
Her şey arapsaçı gibiydi; çok garip, çok gizemliydi.
Gökdoğan, dikkat dağıtıcı düşünceleri aklından çıkarmaya çalıştı. Vücudu, bu durumun bünyesini aştığını belirten fena, ani bir ağrıyla dolmuştu.
Uçsuz bucaksız deniz kayboldu. Bilinci geri döndü.
Gözlerini açtığında ilk hissettiği şey şiddetli bir acıydı. Tüm vücudunu saran bir ıstıraptı bu ve onun hemen altında, bitmeyen çıldırtıcı bir kaşıntı vardı. Gökdoğan, hasarı araştırmak için kıyafetlerini çıkardı ve yaralarının dikilmiş olduğunu fark etti. Dikişlerden bunu Mantis'in yaptığını söyleyebilirdi.
Onlar kazanmışlardı. Lanet olsun!
Hem acı hem de kaşıntı iyileşme nedeniyle ortaya çıkmıştı. Ağrı belliydi, çünkü çorak arazilerde anestezi gibi kullanılabilecek bir şey yoktu. Burada yaralanırsan, ancak dişlerini sıkarak atlatabilirdin.
Kaşıntıya gelince, her derde deva olan ilacın alerjisiydi. İyileşmeyi on kat daha hızlandırdı; iyileşmesi on gün sürecek bir yara bir günde tamamen iyileşmişti. Yoğun kaşıntının sebebi deri, kas ve kemiklerin çok hızlı bir şekilde iyileşiyor olmasıydı. Hepsi birlikte acı çekmekten de beterdi. Her derde deva mükemmel değildi ve antipruritik* ve besin takviyeleri ile kullanılmak üzere tasarlanmıştı. Ancak bu günlerde, kaynaklar sınırlıydı. Bu tür etkileyici ilaçlar tükenmişti, bu yüzden her derde deva bile bulabileceklerinin en iyisiydi.
İki ana yan etkisi vardı.
Birincisi çok fena bir kaşıntıydı ki bu bazı hastaları delirtiyordu. Eski günlerde, kaşıntı önleyici ilaçlar bir zorunluluktu çünkü normal insanların çoğu buna dayanamıyordu.
İkincisi, kurbanın vücuduna yaptığı baskıydı. Her derde devanın hücre yenileyici faydası yoktu; aslında, sadece güçlü bir steroid hormonuydu. İçindeki maddeler, her hücrenin gizli iyileşme potansiyelini ortaya çıkarıyordu. Çok fazla miktarda kullanmak, kuru bir süngeri sıkarak son bir su damlasını çıkarmaya çalışmak gibiydi. Hastalar kendi bedenlerini çok fazla zorluyorlardı ve bu da sonuçta onların ömürlerini kısaltıyordu. Bunu önlemek için besin takviyeleri ile birlikte kullanılıyordu.
Gökdoğan bunların hiçbirini bilmiyordu. Muhtemelen vücudunun iyileşme faktörünün üzerindeki baskıdan dolayı oluşan yoğun açlığa ve kızgın bağırsaklarının sesine çok fazla odaklanmıştı. Yataktan kalkmak için çok çaba gösterdi, sonra hizmetçilerden birini yakalayıp ona büyük bir sofra hazırlamasını söyledi. Ellerinde ne varsa, karakolun sunabileceği her şeyi... Hızlı iyileşmek için büyük bir ziyafeti hak ettiğini düşünüyordu.
Magnec