Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

77. Bölüm Canını İstiyorum!

Çevirmen: Lydiara / Editor: T4icho

Aslan Yürekli vaha boyunca Çokbaşlı Yılan’ı kovaladı. Çokbaşlı Yılan iki kez keskin nişancılar tarafından vurulmuş ve kardeşinin zehirli bıçağının tadına bakmıştı. Güçsüzdü, dövüşmek için çok güçsüzdü.

Ama kaçmaya devam etti.

Aslan Yürekli de kovalamaya devam etti.

Bir saatten fazla bu şekilde devam ettiler.

Aslan Yürekli vahşi ve öfkeli bir şekilde kılıcıyla Çokbaşlı Yılan'a saldırdı. Çokbaşlı Yılan yana kaçıp bu histerik saldırıya hançeriyle karşılık verdi. İki silah çarpıştı, fakat ikisi de kımıldamadı.

Çokbaşlı Yılan perişan bir durumdaydı. Vücudunun yarısı taze kanla ıslanmıştı ve kan kaybı onu solgun ve güçsüz hale getirmişti. Nefesi hızlıydı, bitkindi; kendini savunacak takati yoktu. Hala ayakta durabiliyordu, zira normal bir insandan on kat daha güçlüydü.

İleri karakol lideri her zamankinden daha vahşiydi ve parlayan kırmızı gözleriyle Aslan Yürekli'ye dik dik bakıyordu. Yüzü büzüşmüştü, sıktığı dişlerinin arasından ona hırladı. “Beni öldürebileceğini mi sanıyorsun, seni işe yaramaz pislik?”

Aslan Yürekli tüm gücünü kılıcına verip onu yavaşça Çokbaşlı Yılan'ın boğazına yaklaştırarak, yaralarını daha da beter ediyordu. Kükreyerek cevap verdi. “Planın mahvoldu Çokbaşlı Yılan. İleri karakolun işi bitti. Sen de bittin!"

“İleri karakol benimdir! Kimse onu benden alamaz. Kimse!” Adam öyle öfkeyle doluydu ki tüm vücudu titriyordu. Başında ve boynunda bulunan damarlar kızarmıştı ve solucan gibi titreşiyorlardı. Tüm gücünü toplayarak Aslan Yürekli'yi uzaklaştırdı. “S*ktir git!”

Aslan Yürekli geriye doğru tökezleyince kılıcını toprağa gömerek dengesini sağladı. Çokbaşlı Yılan'ın hala savaşmaya gücü olduğu görünce şok olmuştu! İleri karakol liderinin yaraları fazlasıyla ağırdı ve vahada geçen bir saatlik kaçıştan sonra daha da kötüleşmiş olmalıydı. Çok kan kaybetmişti. Fakat Aslan Yürekli Çokbaşlı Yılan'ı hafife almıştı, o aslında on adamdan daha güçlü olmalıydı. Yaraları tam olarak kurtulmayacaktı, ancak henüz ölümcül değillerdi. Yılandiş’in zehri normal seyrini izlemişti, bu yüzden bir miktar güç kazanıyordu.

Aslan Yürekli dişlerini sıkarak kılıcını kaldırdı. Kılıç, topraktan kurtulurken havaya toz toprak kaldırdı ve Çokbaşlı Yılan'a doğru savruldu. Bunu saldırmak için örtü olarak kullanarak Çokbaşlı Yılan'ın kafasına hedef almıştı.

Çok yavaş!

Çokbaşlı Yılan her kum tanesini, toprağın her bir zerresini ve nereye ineceğini gördü. Onların arkasında Aslan Yürekli'nin her hareketinin ince detaylarını ve en zayıf noktalarını gördü. Köle tacirinin kılıcının, yüzünün yanından zararsızca geçmesine yetecek kadar yana doğru yarım bir adım attı. Bu arada kendi hançeri hızla gelip onun geniş kılıcına vurdu. Aslan Yürekli’nin silahı kenara itilince metal titredi. Adamın duruşundaki savunmasız kalmış bir nokta Çokbaşlı Yılan'ın yılan benzeri gözüne görünüverdi.

Aslan Yürekli savaş sebebiyle yüreği katılaşmış, görmüş geçirmiş biriydi ve kılıcının bir ağaca çarpmasının geri tepme gücünü kullanarak onu tekrar vahşice savurdu. Geçerken yaprak ve çalılıkları hışırdattı.

Çokbaşlı Yılan hançerlerini döndürüp onları gerisinden kavradı.

İleriye doğru fırlayıp darbeyi indirdi, hançerleri kılıca sürtünerek ilerlerken her yere kıvılcım saçıyordu. Çokbaşlı Yılan eğilince köle tacirinin kılıcı, başının birkaç santim üstünden geçti. Çokbaşlı Yılan hançerlerini havada tam bir daire çizerek döndürdü. Kabzalarından yakalayıp hançerleri Aslan Yürekli'nin göğsüne hızlı ve sert bir şekilde geçirdi. Hançerler iki kalın zırh katmanını keserek Aslan Yürekli'nin vücuduna saplandı.

Köle tacirinin geniş kılıcı pat diye yere düştü.

Aslan Yürekli'nin gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Gördüklerine inanamıyordu. Çokbaşlı Yılan'ın bileklerine sarıldı, fakat hançerlerin gittikçe daha derine girmesini engellemek için çok geçti.

“Hissettiğin şey… umutsuzluk mu? Dehşet mi? Öfke mi?” Çokbaşlı Yılan terler içindeydi, yüzünde çarpık ve delice bir sırıtış vardı. “Yetmez bu, hem de hiç!”

Çokbaşlı Yılan, hançerlerini çıkardı ve Aslan Yürekli öne doğru sendelerken onun arkasına geçti. Bir hançer, her iki aşil tendonunu da keserek Aslan Yürekli'ye diz çöktürdü.

“Hainleri lime lime etmek benim âdetimdir. Ama bugün seni öldürmek istemiyorum. Nedenini biliyor musun?” Çokbaşlı Yılan'ın göğsü kızgın bir boğa gibi inip kalkıyordu, zar zor ayakta durabiliyordu. Deliliğinin ortasında bir iblisten farksızdı. “Çünkü bu kolayca paçayı kurtarmana izin vermek olur. Gerçek acının ne olduğunu öğrenmeni istiyorum. Gerçek umutsuzluğun ne olduğunu da!”

"Hayır… hayır!"

Aslan Yürekli bunun ne demek olduğunu anlamıştı. Çokbaşlı Yılan'ın çirkince sırıtan yüzünün ormanlarda kaybolmasını izledi. Sağ bacağı zaten işe yaramazdı ve kılıcıyla kendisini kaldırmaya çalışınca köle taciri tekrar yere çöktü.

“Çokbaşlı Yılan, seni o*ospu çocuğu, buraya geri dön! Dövüş benimle!"

Ağaçlara doğru feryat etti, aciz bir hayvanın iniltisi gibi, öfke ve ıstırap dolu bir çığlık vahada yankılandı. Kendini ileri karakola doğru, adım adım sürüklemeye başladı.

Eğer seçim yapabilecek olsaydı, Çokbaşlı Yılan’la ölmeyi seçerdi. Onların hayatını riske atmak yerine kendi hayatına son vermeyi seçerdi. Ama şimdi… şimdi, yapabileceği hiçbir şey yoktu!

Aslan Yürekli, Çokbaşlı Yılan'ın piskopat yüzü gözlerinin önünde on beş dakika mücadele ettikten sonra yorgunluğa yenildi. Çalılardan bir hışırtı geldi. Parlak yeşil gözler ona bakıyordu.

Burası, mutant leoparların avlandığı tehlike dolu vahşi doğaydı. Kılıç dişli kaplanlarınki gibi keskin dişleri vardı ve şimdi yaralı bir avın etrafını dolaşarak atılmak için doğru anı kolluyorlardı.

Aniden havada ıslık çalarak gelen bir hançer, yaratıklardan birinin gözüne saplandı.

Diğer leoparlar öfkeyle kükreyip kendilerini sinsi saldırının geldiği yere doğru attılar. Ormanın içine girdiklerinde, muazzam yuvarlak bir çekiçle karşılaştılar ki bu, içlerinden bir tanesini ezerek lapaya çevirdi. Düşmanları çok tehlikeli çıkınca, yaratıklar çareyi kaçmakta buldu.

Görmeyi bekleyeceği son dört kişi Aslan Yürekli’nin önünde belirmişti.

Gökdoğan baygın düştüğü için Mantis'in sırtındaydı. Çoktan kendi kendine dikilip kapanmış birkaç tane belirgin yarası vardı. Artemis, yaralı sol bacağının üzerinde sendeliyordu ve sağ omzu yaralı olduğu için çekicini sol elinde taşıyordu. Her ikisi de sadece sargılıydı. Kraliçe'ye gelince, kollarından biri ve birkaç kaburgası kırılmıştı. Yürüyebilmesine rağmen bütün gücü tükenmişti.

En iyi durumda olan Mantis’di. Ancak, sonlara doğru, bir düzine fevtle yakın dövüşe girmek zorunda kalmıştı ki bu onun uzmanlık alanlarından biri değildi; hatta bu konuda Aslan Yürekli kadar bile yeteneği yoktu. Vücudunun dört ya da beş bölgesi açıkça kanla kaplıydı.

Gerçekten sağ çıkabilmişler miydi? Bu, fevtleri yendikleri anlamına geliyordu!

Aslan Yürekli mutantların nasıl kaybedebilmiş olduğunu akıl sır erdiremedi. Onların görünüşleri, Aslan Yürekli’nin içindeki son umut kırıntısını da alıp götürdü. Bu ileri karakolu ele geçiremedikleri ve Çokbaşlı Yılan'ın kendi topraklarına tek ve gerçek hükümdarı olarak güvenle dönebileceği anlamına geliyordu.

“Burada ne işin var?” Artemis ona daha tuhaf bir bakış attı. “Çokbaşlı Yılan nerede?”

Aslan Yürekli aceleyle bağırdı, “Beni ileri karakola geri götürün. Beni oraya geri götürün!”

İleri karakolun kuvvetleri, bu iktidar mücadelesinde büyük bir darbe almıştı. En iyi adamları ve elit birliklerinin çoğu ölmüştü.

Lideri geri döndüğünde ilk emri yaralarının tedavi edilmesi değildi. Bunun yerine üç kişiyi alıp bildiği her yöntemle onlara işkence yaptı. Sonunda, biri büyük ve ikisi küçük vahşice katledilmiş ceset surlara çivilenerek Çokbaşlı Yılan’ın marifetlerini sergiledi.

Aslan Yürekli ileri karakola geri döndükleri zaman bu manzarayı gördüğünde, insansı olmayan bir şekilde feryat etti. Köle taciri, Artemis'i kenara itip kendisini duvarların dibine attı ve sakatlamış on parmağını, dövülmüş bir serseri gibi yalvarırcasına uzattı. Kanlar boşanıncaya kadar başını tekrar tekrar yere vurdu.

Bu dayanıklı,  güçlü adam aklını tamamen kaybetmişti. Onun için önemli olan her şey, tüm umutları, yaşama nedeni o duvara çivilenmişti.

Artemis, olanları anlayınca başını salladı. “Zavallı p*ç kurusu.”

Birdenbire bir grup asker ileri karakoldan dışarı fırlayıp onu içeri sürüklemeye kalkıştı. O da kalan son gücüyle onların elinden kurtulup yılana sarılan bir adam gibi sendeleyerek diğerlerinin yanına gitti.

“Onu öldürmeme yardım edin. Çokbaşlı Yılan'ı öldürmeme yardım edin! O P*Çİ GEBERTMEME YARDIM EDİN!”

Yarım düzine asker onu uzaklaştırdı. Onlara karşı kendini sağa sola savurdu ve parçalanmış parmakları yerde çukurlar açtı. Kemiklerinde azıcık et kalana kadar elleriyle yeri tırmalamaya devam etti, askerler de yardım çağırmak için bağırarak ortadan kayboldular. Aslan Yürekli’nin sesi havada çılgınca ve vahşice çınlıyordu. “Çokbaşlı Yılan'ı öldürmeme yardım edin!”

Mantis, her zamanki gibi tüm bu olup bitenleri duygularını açığa vurmayan yüz ifadesiyle izledi.  Artemis’in yüzünde ise alaycı bir gülümsemeye vardı. “O gerçekten tam bir gerzek.”

Kraliçe onlara ekseriyetle uyuşmuyordu. Kafasını kaldırıp Çokbaşlı Yılan'ın öfkesinin korkunç sonucuna baktı. Bu cesetlere bakarken gözleri doldu, öyle kötü işkence görmüşlerdi ki, artık insana bile benzemiyorlardı. “Tanrılarım,” diye fısıldadı kendi kendine. "Lütfen beni affedin!"

Çokbaşlı Yılan kendisine bir şırınga her derde deva ilacından enjekte etmişti. Yaraları yavaşça iyileşiyordu. İleri karakol lideri, o fevt p*çleriyle ölümüne dövüşmeye hazırlanıyordu, o yüzden gözlerinin önünde beliren dört kişiyi görünce inanamadı.

“Ah-hahaha!” Kocaman sırıtarak onların yanına geldi. “Asla aklıma gelmezdi. Her şey böyle ters gitmişken, sağ çıkacağınızı asla tahmin etmezdim. O üç pisliği öldürdüğünüzü bilmek beni ne kadar mutlu etti anlatamam. Onların ortadan kalkmasıyla iblisin çorak topraklardaki gücü büyük bir darbe almış oldu. O p*çi geberteceğiz!”

Çokbaşlı Yılan, tanrıların lütfuyla ilerlediğini hissediyordu.

En çok güvendiği kişinin ihanetinden sağ kurtulduktan sonra onu eline geçirmeye çalışan köle tacirinin icabına bakmıştı. Sonra da bu tehlikeli anda, elysium topraklarının bir lütfu olan iblis avcısının fevtlerin işlerini bitirdiğini öğreniyordu. Gerçekten de ileri karakol bu işten çok zarar görmüştü, ancak o üç köpeği öldürmek için her bedel ödenmeye değerdi.

“Tahminimce o p*ç yakında haberleri duyar. Şimdi kesinlikle ortaya çıkacaktır, çıkmak zorunda. Bizim de hazırlanmamız gerekiyor.” Çokbaşlı Yılan ellerini çırptı ve bir grup hizmetçi içeri koşuşturdu. “Yaralarınızı tedavi ettirin. Neye ihtiyacınız varsa almaktan çekinmeyin. Şu andan itibaren savaşa hazır olmak zorundayız.”

Bu iblis avcısı bambaşka bir şeydi! Yanında o varken, Çokbaşlı Yılan asla kaybetmezdi!

Kraliçe’nin soğuk sesi kulak tırmalayıcı bir şekilde çınladı. “İki şırınga her derde devaya ihtiyacım var.”

Çokbaşlı Yılan onu duyunca gözlerini hafifçe kıstı. “Neden iki?”

Kraliçe, gözlerini hâlâ bilinci kapalı olan Gökdoğan'a çevirdi, Çokbaşlı Yılan ne demek istediğini zaten biliyordu, ancak çocuk aldığı bedeli pek de hak etmiyordu. Son dövüşe kadar sağ kalsa bile, onun bir faydası olmazdı.

Dolayısıyla cevap verirken Çokbaşlı Yılan’ın sesi donuklaşmıştı, “O çok kötü yaralanmış. Çok fazla kan kaybetmiş, her derde deva bile onu kurtaramaz. Ondan sadece iki tane kaldı ve onları en çok lazım olacağı zamana saklamak daha iyi olur, değil mi?”

Kanlı Kraliçe ilgisizce cevap verdi, “Peki. O zaman senden başka bir şey istiyorum.”

Çokbaşlı Yılan onu ikna etmek için biraz uğraşacağını düşünüyordu, ancak Kraliçe’nin isteğinden vazgeçtiğini görünce rahatladı. Anlaşılan bu çocuk onun için o kadar da önemli değildi. “Benden ne dilersen dile, güçlü iblis avcısı!”

Maskesinin ardından Kraliçe’nin boğuk ve uğursuz sesi geldi: “Canını istiyorum!”

Çokbaşlı Yılan daha tepki vermeye fırsat bulamadan Kraliçe, onun karşısındaydı ve elini onun göğsünde koymuştu. İrkilen adam, onu uzaklaştırmaya çalıştı ama çok geçti. Yanan bir kömür vagonu gibi, adamın içine vücudunun her santimine yayılan bir ısı dalgası doldu.

“Aaaahhhh!”

Çokbaşlı Yılan, katı, siyah karbon bir heykele dönüşmüştü. Tamamen yanıp kül olmadan önce aklından geçen son düşünce, Kraliçe’nin kendisini neden öldürmek istediğiydi.