Sonsuza kadar görünmez kalamayiz bir fırsat bulmamız lazım
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
72. Bölüm Çöl Titanı
Silahın ateşlendiği anda, bir hançerin yumuşak mavi ışığı parladı. Keskin nişancının kafatasının dibine doğru kayıp omurgasını beyin sapından ayırdı. Darbe tamamen kusursuzdu ve bir anda adamın vücudunun sistemleri kapandı; kalbi, nefes alışı, sindirimi - onu hayatta tutan her şey - bir anahtarı çevirmek gibi kapanmıştı. Cennetten bir melek inse bile onu kurtaramazdı.
Merminin yörüngesi, darbeden dolayı şaşmıştı. Mermi, kadının saçını kestikten sonra toprağa gömüldü. Geçerken yaydığı ısı, Artemis'in yanağını yakmıştı, bu aniden onu kaplayan soğuk terlere zıt düşüyordu. Kadın şaşkınlıkla ciyakladı.
Gökdoğan güvenli yerden izliyordu ve merminin toz kaldırdığını görünce aklına bir fikir geldi. "Kum! Kumu gizlenmek için kullan!”
Tabii ya! Bunu neden düşünememişti?
Ölümden kıl payıyla kurtulduktan sonra Artemis bir anda kendine geldi. Yuvarlak çekicini yukarı kaldırdı ve yere çarpan silahının sesi öfkeli bir fırtına gibi havada yankılandı. Yer, muazzam bir kuvvetle sarsıldı ve etrafındaki yıkıntılardan molozların dökülmesine ve etrafın toz toprak içinde kalmasına sebep oldu.
Gökdoğan sevinmeden edemedi.
Uzunboynuz ve Kara Yabancı’nın getirdiği fevtler Panter'e ve diğer üçüne yetişip de kurtulanların peşine düştüler. Birkaç keskin nişancı, daha iyi gözetleme noktaları bulmak için harabelerdeki gizlendikleri yuvalardan çıktılar.
Kanlı Kraliçe, toz bulutlarının arasından bir grup avcıya öncülük eden birkaç fevtin yaklaştığını gördü. Kraliçe’nin gözlerinde buz gibi soğuk bir ifade belirdi. Yine asil bir iblis avcısı olduğu halde bu iğrenç ucubelerin tuzağına düşmüştü.
Gururu incinmişti. Bariz tehlikelere rağmen içi, hemen o anda üç teğmenle dövüşüp onların işini bitirme isteğiyle doldu. Yanında duran Gökdoğan öfke içinde bağırdı. “Büyük resme bakman lazım. Hadi gidelim!"
Kraliçe yumruğunu öfkeyle sıktı. Görevini, nihai amacını düşündü ve içindeki öfkeye rağmen kendine hakim oldu.
Üçü koştu.
Bang!
Keskin nişancılardan biri harabelerden düştü, göğsünün ortasına bir kurşun gelmişti. Mermi birkaç yüz metre uzaktan gelmişti. Anlaşılan Mantis silah kullanmakta da becerikliydi. Bu ileri karakol keskin nişancılardan aşağı kalır yanı yoktu.
Bang! Crack!
Her mermi bir keskin nişancıyı daha ölüme yolluyordu.
Mantis, keskin nişancıların her birinin nerede saklandığını öğrenmeden onlarına yardımına koşmamıştı. Şimdi bu tehlikeli avcıları yok etmenin zamanı gelmişti. Aksi halde Gökdoğan ve diğerleri kaçamayacaklardı.
Mantis, üçünün işini bitirdikten sonra, fark edilmekten kaçamazdı. Keskin nişancıların geri kalanı siper almışlardı. Bunlardan biri harabelerin ortasında açıklıktaydı ve kendini yere atıp kumun içine yarı yarıya gömüldü. Çevreye uyum sağlamak için bedeninin geri kalanını da ten rengi bir pelerinle örttü. Koruyucu gözlüklerle etrafı kolaçan ederek Mantis’i arıyordu.
Bang!
Keskin nişancı tam da tetiği çekmeye hazırken, kulağında keskin bir ses çınladı. Bir mermi, tüfek dürbününün camını paramparça etti, gözlüklerini ve sol gözünü deldi ve beyninin içinde pürüzlü bir tünel açarak kafatasının arkasından dışarı çıktı. Mermi, çarpma ile düzleşti ve geçişindeki beyin maddesi parçalarını parçaladı.
Sadece yarım saniye geç kalmıştı! Hepsi buydu ve sonunda yarım saniye onu öldüren şey olmuştu. Keskin nişancıların savaşında, galibi zaman belirlerdi.
Mantis dört keskin nişancıyı indirmişti, ancak kalıntıların arasında en az üç tanesinin daha gizlendiğini biliyordu. Öylece bekleyemezdi. Suikastçı dönüp kumlu zemine atladı ve bir kez daha molozların arasından kayboldu.
Diğer keskin nişancılar yoldaşlarının başına gelenleri görünce, siper almış halde bölgeyi dikkatlice incelediler. Aceleci bir karar, ani bir hareket, onlarla ölüm arasındaki tek şey olabilirdi.
Gökdoğan ve iki kadın daha fazla olay olmadan yarığa girip sonunda ölümcül ileri karakol keskin nişancılarından kurtuldular. Ancak bu illa ki durumlarının daha iyi olduğu anlamına gelmiyordu. Hala peşlerinde, iblisin teğmenleri, üç elit ileri karakol suikastçısı ve en az bir düzine yetenekli fevt savaşçısı vardı. Bu güçler, Kraliçe’nin altından kalkabileceğinin çok üstündeydi. Eğer yakalanırlarsa, onun ve diğerlerinin hayatta kalma şansı yoktu.
Artemis, hantal ekipmanlarının ağırlığı altında olsa bile, Gökdoğan'a aşık atabiliyordu. “Tanrı aşkına neler oluyor burada? Çokbaşlı Yılan bizi sattı mı yani?”
Çokbaşlı Yılan onları iblise teslim edemezdi! Ne olursa olsun, feci bir durumla karşı karşıyaydılar.
Buna her ne sebep olduysa, Çokbaşlı Yılan’ın beraberindekiler, fevtlerin makine tüfekleriyle karşılaşınca muhtemelen ortadan kaldırılmışlardı. Bu sadece her an daha fazla fevtin ortaya çıkabileceği anlamına geliyordu ve şu an Çokbaşlı Yılan'ın desteğine bel bağlayamazlardı.
“Başlarınıza dikkat edin!”
Akbaba onları havadan görebilmişti ve iki elinde de birer silahla onlara ateş ediyordu. Artemis korunmak için kalkanını kaldırdı, Kraliçe ve Gökdoğan ise eğilip kollarıyla siper aldılar. Neyse ki, o uzman bir nişancı değildi, aksi takdirde sahip olduğu hız ve yüksek kibirle üçünün de işini bitirirdi.
“Bu lanet kuş beyinli, bizi yavaşlatmaya çalışıyor. Ona izin veremeyiz!” Gökdoğan mutantın ne planladığını biliyordu. “Kraliçe, belki ateş kuşlarından biri onunla başa çıkabilir!”
Tek seçenekleri, emanetlerin yardımına başvurmaktı. Gökdoğan ona vermiş olduğu anka kuşu çıkaran su kabağı da güçlü bir araç olduğunu kanıtlamıştı.
Kanlı Kraliçe kutsal emaneti psişik gücüyle doldurdu. Etrafına bir enerji dalgası yayıldıktan sonra gökyüzüne doğru bir ateş sütunu yükseldi. Ateş gürüldeyip hiddetlendi ve yaklaşık iki metre uzunluğunda ateşten bir kuş şeklini alıncaya kadar kabardı. Onun tiz çığlıkları etrafta yankılandı, kanatlı mutanta doğru hücum ederken adeta kendi iradesi varmış gibi kan arzuluyordu.
"Bu da ne?!"
Akbaba aval aval baktıktan sonra silahlarını atıp kınlarından kılıçlarını çıkardı. Çift palasını, anka kuşunu hedef alan bir şekilde gökyüzünde ince bir yay çizerek fırlattı. Palalar kuşa gelince, onu temiz bir şekilde ikiye böldüler.
Pa!
Akbaba’nın palaları bumerang gibi ona geri döndü ve o da onları havadan yakaladı. Ancak o kadar sıcaklardı ki neredeyse elinden bırakmak zorunda kalıyordu, bu anka kuşunda bulunan enerji miktarını kanıtlıyordu. Ama onu en çok şok eden şey, kuşun iki yarısının sorunsuz bir şekilde bir araya gelişi ve bir şey olmamış gibi kuşun ona doğru hücumuna devam etmesiydi!
Hangi normal asker bir iblis avcısı tarafından çağrılan ölümsüz bir kuşu yok edebilirdi ki? Akbaba saldırısını yarıda bırakmak zorunda kaldı. Anka kuşu etrafta dolaşıp Akbaba'yı uzaklaştırdıktan sonra bir ateş topuna dönüşüp yeryüzüne çarptı.
"Kaçın!"
Kara Yabancı yoldan çekildi, ancak fevtlerden ikisi çok geç kaldılar. Anka kuşu, onların arasında toprağa çarparak öyle yoğun bir ateş ve enerji patlaması salıverdi ki üç metre yarıçapındaki her şeyi yakıp yuttu. Fevtler alevler içinde kalınca acı dolu çığlıklar atarak yerde yuvarlandılar. Kısa bir süre sonra kömür gibi kapkara olmuşlardı.
Kara Yabancı’nın sesi korkusuna ele veriyordu. “Yani bu raddeye kadar iyileşmiş mi?”
Uzunboynuz bağırdı. “Üçüncü kardeş, risk alma!”
Akbaba öfkeyle dolu olsa da, iblis avcısının neler yapabileceğini gördükten sonra tekrar hücum etmeye cesaret edemedi. Ama önemli değildi, onların kaçacak yerleri yoktu!
Gökdoğan da bunu biliyordu.
Kanlı Kraliçe çok güçlüydü, ama onun bile sınırları vardı. Düşman çok fazlaydı ve birçok yetenekli savaşçıya sahipti. Kraliçe tek başına onların icabına bakamazdı ve yanında Gökdoğan ve Artemis olmasına rağmen, onlar farkı kapatmak için yetmiyorlardı.
“Bekle!” Artemis onlara aniden bağırdı. “Devam edemeyiz, önümüzdeki alan keşfedilmemiş bir bölge. Daha da ilerlersek ve ölüme davetiye çıkarmış oluruz!”
Yeşilarazi İleri Karakolu, çevrelerini haritalandırmak için sürekli olarak etrafındaki alanlara izciler gönderiyordu, ancak kimsenin girmeyi göze alamadığı yerler vardı. Harabelerin bu kısımları, korkunç mutant hayvanlara ev sahipliği yapıyordu ve bu da o bölgelerin haritasını çıkarmayı çok tehlikeli bir hale getiriyordu.
Artemis uzun zamandır ileri karakolun bir vatandaşıydı ve harabeleri de iyi biliyordu. Önlerinde uzanan, bu tehlikeli bölgelerden biriydi ve içeri dalarlarsa bir sorunla karşılaşmaları garantiydi.
Kraliçe kaba sesiyle onlara bağırdı. "Başka yol yok."
Artemis sağa sola baktı, her taraf molozla kapalıydı. En az otuz kırk metre uzunluğundaki paslanmış metal yığınları dağ gibi yukarı doğru uzanıyordu. Diğer tüm kaçış yolları kapalıydı.
Başka seçenekleri yoktu, tek yol ilerisiydi!
Artemis korkak değildi. Başka çareleri kalmadığı için zor bir karar alma zamanı gelmişti.
Üçü birden bilinmeyen bölgeye doğru kaçtılar. Burası kaya ve metalden oluşan bir harabe labirentiydi, rastgele yığınlar her tarafa saçılmıştı. Tek yapabilecekleri, ileride ne olduğuna dair en ufak fikre sahip olmadan, resmen körü körüne devam etmekti.
Harabelere henüz birkaç adım atmışlardı ki Gökdoğan içinin bir endişe dalgasıyla kaplandığını hissetti. "Bir saniye bekleyin!"
Her iki kadın da durup sorgulayan gözlerle ona baktılar.
Gökdoğan önlerindeki dikitlerle dolu bir taş yığınını işaret etti. İlk bakışta bu sıra dışı görünmüyordu, ancak detaylıca bakınca bunun büyük bir canavar kümesi olduğunu fark ederek hayrete düştüler. Canavarların vücutlarının yarısı, sadece sırtları dışarıda kalacak şekilde gömülmüştü. Onların varlıklarının henüz farkında değil gibiydiler.
Kahretsin. Mutant canavarlar önlerindeki yolu kapatmışlardı ve fevtler de arkadan onları öldürmeye geliyorlardı. Sağda solda etraflarından dolaşacak yol yoktu. Ne yapacaklardı şimdi?
"Bir fikrim var! Siz ikiniz saklanın.”
Gökdoğan, Kraliçe ve Artemis'e bir yer bulup eğilmeleri talimatı vererek kendisi canavarlara doğru koşmaya başladı. On metre yaklaşınca, dördü ya da beşi hareketlenmeye başlamıştı.
Canavarlar, muazzam iguanalara benziyordu ama sekiz ila on metre uzunluğundaydılar. Her birinin sekiz kalın ve kısa bacakları ve jilet gibi keskin dişlerle dolu, timsah benzeri bir ağızla ayrılan oldukça büyük bir kafası vardı. Tüm bedenleri kum ve taş rengindeydi ve sırtlarından zırh gibi duran doğal sivri iğneler çıkıyordu.
Ve onlardan bir sürü vardı!
Gökdoğan kayarak durdu ve hiç düşünmeden kuyruğunu kıstırıp ters yöne kaçmaya başladı. Üç veya dördü hemen onun peşine düştüler. İki dakika geçmemişti ki Gökdoğan pervasızca fevt ordusu ve onların teğmenlerinin içine daldı, onlar da üzerlerine gelenleri görünce irkilmişlerdi. Zamanlamasıyla gurur duyan Gökdoğan, hemen kendisini emanet pelerinine sarıp gözden kayboldu.
Planı basitti; canavarları fevtlere doğru götür ve onlarla savaşmalarını sağla. Bu şekilde yaratıkların onların yerine işin büyük bir kısmını yapacaklarını düşünüyordu. Ancak işler o kadar basit olmamıştı.
İki taraf karşılaştıktan hemen sonra ıssız bölgede büyük bir titan kertenkele belirdi. Bu tam 25 metre uzunluğundaydı ve her adımıyla yeri zangır zangır titretiyordu. Sonuç olarak, etraflarındaki harap binalar dayanamayıp domino taşları gibi birbirlerinin üzerine devrilmeye başladılar.
Peleriniyle gizlenen Gökdoğan, kertenkelelerden ve fevtlerden kaçabiliyordu. Ama şimdi düzinelerce metre yüksekliğindeki binaların etrafında çökmeye başladığı bir depremin ortasında kalmıştı. Eski savaşçıların savaşta düşmeleri gibi, yere devrilip her tarafa ezilmiş molozlar saçıyorlardı.
Hass*ktir!
Geri dönüş yolu aniden enkaz tarafından kapatılmıştı. Bu kritik anda, Kraliçe'nin yokluğu, belirgin ve muhtemelen ölümcüldü. Neyse ki, fevtler ve kertenkeleler birbirleriyle savaşmaya başlamışlardı. Şimdilik Gökdoğan’ın orada olduğunu bilmiyorlardı.
Magnec