Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

69. Bölüm Belirsiz Bir Duygu

Çevirmen: Lydiara / Editor: T4icho

Çokbaşlı Yılan'ın odasında, bir saatten fazladır ümitsiz çığlıklar yankılanıyordu. Sonrasında sessizlik oldu.

Çokbaşlı Yılan, arzularının tümünü dışa vurmuştu, birkaç kadın da hatıra olarak vücutlarında yaralar taşıyordu. Soluk soluğa yerde uzanıyorlardı, bedenlerinin tek bir kısmı bile yarasız beresiz değildi. Bilekleri bile vahşice kırılmıştı. Çokbaşlı Yılan ne kadar heyecanlanırsa, zevkleri de o kadar şiddetli oluyordu. Onun için keyif ve öfke birbirinin yerine geçebiliyordu, bu yüzden yakındaki herkes o vahşi bir hayvanmışçasına ondan korkuyordu.

Aynı zamanda akıllı bir adamdı. Karanlık eğilimlerini köleler ve itaatsizlik edenler üzerinde uyguluyor ve ona itaat edebilecek becerilere sahip olanları yanına çekiyordu. Bu, sağlam bir hakimiyetin tadını çıkarmasını sağladı ve sekiz yıl boyunca, çok sayıda kişi ölümüne işkence görürken elitleri de sıkı sıkı pençesinde tutuyordu.

“Onları buradan defedin ...”

Çokbaşlı Yılan, kadınları döküntüymüş gibi çıkarmaları için adam çağırdıktan sonra, giysilerini giyip göz bandını geri taktı. Bir sürü kadını vardı ve bunlar artık kırılmışlardı. Doğranıp hayvanlarla atılmaları ya da gübre gibi tarlalara serpilmeleri umurunda değildi, çünkü ona göre artık onların değeri buydu.

Pencerenin yanına gidip sabah güneşiyle biraz güneşlendi, topraklarına bakarak keyifle kendinden geçti.

Bu bereketli vahanın, bu verimli toprağın, bu mükemmel incinin çorak arazilerde eşi benzeri yoktu. O elli binden fazla insanı vatandaşıyla - daha doğrusu hayvanları ve köleleriyle - buranın hükümdarıydı, krallığındaki bir kraldı.

Eğer isterse herhangi birini ya da hepsini öldürebilirdi. Herhangi bir sebepten ya da hiç sebepsiz her kadına sahip olabilirdi. Kim karşı çıkmaya cesaret edecekti ki? O burada bir tanrı gibiydi ve bu her şeyden daha cazip bir duyguydu. Onu bir uyuşturucu gibi arzuluyordu, güçle sarhoş olmuştu.

Onu rahatsız eden tek şey, saklanan o adi şerefsizdi. İstisnasız her ay, bir kez gerçekte onun hakkı olanın yarısını almaya gelirdi. Soygundu bu, haraçtı. Hakaretti!

Bu Çokbaşlı Yılan’ın yutmak zorunda kaldığı bir hakaretti… ama bugün her şey çözülecekti.

Bu mutantların burada sahip olduğu çok sayıda casus ve sadık kullarını tanımıyordu, ancak kendisinin şüpheli davrandığından mutantların haberdar olduklarını varsaymalıydı. Önümüzdeki savaşta onları alt etmek yeterli değildi, onları bir kanser gibi imha etmek zorundaydı, yoksa savaşmak anlamsızdı.

Bunu yapmak için, Kanlı Kraliçe’nin kaçtığı yalanını yaymayı planlıyordu. Bu ona hem en iyi adamlarını toplamak için bir bahane verecekti hem de mutantların mecburen gelmesini sağlayacaktı. Uzak kalmaları mümkün değildi, zira iblis avcısını ele geçirmek için çok fazla emek ve zaman harcamışlardı. İşte o zaman Çokbaşlı Yılan tuzağını harekete geçirecekti ve fevtler de doğru yere çekildiği takdirde hiçbiri hayatta kalamayacaktı.

Teğmenler yok edilmiş olacak, gölge adam da ortaya çıkmak zorunda kalacaktı.

Arkasında bütün ileri karakol ve iblis avcısının gücü varken, bu piçin ne kadar güçlü olduğu önemli değildi. Hangi nüfuzu kullandığı önemli değildi. En azından kendi nüfuz alanı karşılık verecek güce sahipti!

Öyle kuzu kuzu oturarak insan kendi ölümünü beklemiş olurdu. Neden ilk hamleyi o yapmasın ki, ya hep ya hiç?

Birisi odaya girdi. Ayak seslerine bakılırsa, yürüyüşü ve hızı şaşırtıcı bir şekilde tutarlıydı, neredeyse doğaüstüydü. Kim olduğunu anlamak için bakmak zorunda değildi, sadece kendisine en yakın olanların buraya girme izni vardı. Bu kardeşi Yılandiş'ti.

Çokbaşlı Yılan gözlerini ileri karakolun üzerinden gezdiriyordu. “Hazırlıklar nasıl?”

Onun cevabı amansız ve sertti. “Rahat ol, abi. Yem ayarlandı ve durumu kontrolümüz altında tutacak on beş keskin nişancımız var. Kimse kaçamayacak.”

İleri karakolun keskin nişancıları son kozdu. Mesleklerinin ustaları, birinci sınıf nişancılar olarak yetiştirilmişlerdi. Yakındaki kalıntılara gizlenmiş bu adamlardan on beşi, ölüm melekleri gibi olacaklardı.

Yılandiş devam etti. “Sekizimiz iblis avcısına katılmak için ayrılıyoruz.”

Çokbaşlı Yılan aniden döndü ve Yılandiş'in gözlerinin içine baktı. “Dinle, ne olursa olsun, her zaman benim kardeşim olacaksın. Bu dünyada umursadığım biri varsa, o da sensin. Bunca yıl benim güçlü sağ kolum ve en büyük zayıflığım oldun. Sana bir şey olmasını istemiyorum, beni duyuyor musun?”

Yılandiş ona kaşlarını çattı. “Ben bir askerim, abi. Dava için ölmeye hazırım.”

“Ona şüphe yok, sen çok iyi bir askersin. Daha da önemlisi benim kardeşimsin, aptalca bir şey yapma! Görev bittiği an hemen buraya gelip rapor vereceksin.” Çokbaşlı Yılan'ın ses tonu tartışmaya yer bırakmıyordu. “Bütün bu yeri - tüm yiyecekleri, içecekleri ve kadınları – paylaşmak istediğim tek kişi sensin. Her neyim varsa, senindir.”

Yılandiş eğildi. "Teşekkür ederim, abi."

Çokbaşlı Yılan elini salladı. “Git hadi, dikkatli ol.”

Çokbaşlı Yılan ne kadar acımasız olsa da, herkesin değer verdiği bir şey vardı. Yılandiş ile birlikte yağmacı olarak büyümüşler, on yaşına kadar Gökdoğan’ınkinden farklı olmayan bir hayat sürmüşlerdi. Sayısız zorlukta birbirlerine destek olmuşlardı ve şimdi Yılandiş onun sağ koluydu.

Yılandiş yedi yoldaşını alıp yola çıkarken, Çokbaşlı Yılan iblis avcısının tespit edildiğini ve vahadan kaçtığı haberini yaydı. Onları yakalamak için elindeki en iyisi sekiz askerini gönderiyordu.

Dakikalar birer birer geçiyordu. Şimdi yem atılmıştı, avlarını baştan çıkarmak için yeterli olacak mıydı bakalım?

Çokbaşlı Yılan bir sandalyeye oturmuş ve gözlerini kapatmıştı, sanki bir şey bekliyormuş gibi parmaklarını kolçaklara ritmik olarak vuruyordu, sonra durdu.

Kulağına bir ses geldi, kapının açılırkenki gürültüsüydü bu. İblisin teğmenleri bir hışımla içeri girdiler.

“Çokbaşlı Yılan!” Kanatlı olan onun tam önünde durdu. Çelik derinin üzerinde çıkardığı sesle bir pala çekti ve Çokbaşlı Yılan'ın boynuna tuttu. Kontrolsüz bir öfkeyle kükredi. “Seni pis aşağılık herif! Onların nerede olduklarını öğrendiğin an niye bize söylemedin?!”

“Öfkelenmeyin, beyler,”Çokbaşlı Yılan’ın gözleri açıldı ve üçüne büyük saygıyla seslendi. “Ben de yeni öğrendim. Duyduğum an, onları yakalamaları için sekiz kişi gönderdim. Endişelenmeyin, onları yakalayacağız.”

“O iki iblis avcısı, efendimiz için çok önemliler. Ne pahasına olursa olsun kaçmalarına izin veremeyiz. Ancak yeterli adamımız yok.” Uzunboynuz doğrudan ileri karakol liderine bir emir veriyordu. “Daha fazla adam göndermeni istiyorum, bizzat sen de gideceksin!”

Çokbaşlı Yılan'ın beklediği şey de buydu. Karşı çıkamazmış gibi pustu. "Tabii ki, tabii ki!"

“Çabuk!” Akbaba besbelli ki sabırsızdı. "Bu son, KAHROLASI son kez! Eğer bu sıçanlar sen işi ağırdan aldığın için tekrar kaçarlarsa bunu sana ödetirim! Beni duyuyor musun?"

Kara Yabancı araya girdi. "Pekala. Kardeşlerim, biz de burada zaman harcayamayız. Elimizde bir ipucu var, onu takip etmeliyiz.”

Çokbaşlı Yılan, mutantların gidişini izledi, gittiklerinde artlarından kahkaha attı. Daha sonra zırh giymiş Aslan Yürekli gelip ona saygıyla hitap etti.

“Gitmeye hazır dört yüz seçilmiş adamımız var.”

"Hadi gidelim."

Çokbaşlı Yılan ve Aslan Yürekli askerlerin beklediği yere gittiler. Nizamlı bir şekilde dizilmiş olan bu adamlar, kaliteli deri kıyafetler giyip solunum maskeleri takıyorlardı. Her biri, sırtlarına bağlanmış geniş kılıçlar veya palalara ek olarak, modifiye edilmiş birer tüfek ya da güçlü birer tatar yayıyla donatılmışlardı.  Tek kaslarını hareket ettirmeden heykel gibi duruyorlardı, gerçek bir ordu gibi boyun eğmezlerdi.

“Bu savaşçılar tüm karakolun en seçkin olanlardır.” Çokbaşlı Yılan yanında Aslan Yürekli ile birlikte yürüyordu. İleri karakolun lideri askerlerin önünde yürürken, gözleri gurur ve kibirle doluydu. “Bu an için yıllardır hazırlanıyordum.”

Çok fazla kişi yoktu, ama adamları çok donanımlıydı ve şeytan gibi savaşırlardı. Yok etme konusunda fevtlerden aşağı kalır yanları yoktu. En önemlisi, bu savaşçılar Çokbaşlı Yılan tarafından bizzat seçilmişlerdi. Sadıktılar ve sadece ona cevap verirlerdi.

Onun sadece tek bir emri vardı; kendisini cehennemin derinliklerine kadar bile olsa takip etmeleri...

Bu mutantların yanlarında getirdikleri ifritler üç yüzden fazla değillerdi. Onların sıradan bir dövüşten bile galip çıkacakları kesin değildi, arkalarından bıçaklanacaklarını da bilmiyorlardı. Düşmanının gidecek hiçbir yeri yoktu!

“Harekete geçin!”

Fevtler gittikten kısa bir süre sonra Çokbaşlı Yılan adamlarını topladı ve vadiyi geçip hain vahaya ilerledi. Vahşi doğanın mahvettiği kalıntılara ulaştıklarında, karşılarında bir labirent uzanıyor gibiydi.

Bu bir ölüm labirentiydi; birçok can almıştı ve burası onlar için en iyi fırsattı! Çokbaşlı Yılan, amirlerini tek bir taarruzla öldürme şansına sahipti. Fakat yine de içinde rahatsız edici bir hissi vardı.

Garip… neden bu kadar gergin hissedecekti? Bir an düşündü ve her şeyin çok kolay olduğunu fark etti. O kadar kolaydı ki tehlikeli gibi gelmeye başladı!