Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

66. Bölüm Su Yüzüne Çıkanlar    

Çevirmen: Lydiara / Editor: T4icho

Şafak, ileri karakolun üzerinde sökerken yıldızlar, puslu havanın ardında soluk mavi gökteki bir muslin pelerini gibi parıldıyorlardı. Güneş ışığının ışınları havadaki kumlarla savaştı ve manzarayı kana bulanmış gibi kırmızıya boyadı.

Yeşilarazi İleri Karakolu avcıları avlarını bütün gece aradılar ama ellerine bir şey geçmedi. Günün ışığı mutant teğmenlerin öfkeli yüzlerinde oynaşıyordu. İblis avcıları kanat çıkarıp uçup gidebilirler miydi?

Kara Yabancı ve Uzunboynuz her ikisi de bir şeylerin doğru gitmediğinin farkında olarak sessizce dalgın dalgın güneşin doğuşunu izlediler.

“Birinci Kardeş, İkinci Kardeş, buraya bakın. Bu ne?"

Akbaba bir kum bulutu saçarak yakına indi, ve ayaklarının yere temas ettiği yerde uzun çukurlar bıraktı. Elinde uzun bir kılıcın kırılmış ince ve aşırı keskin kalıntılarını tutuyordu.

Uzunboynuz onları elinden aldı ve kırık silahı bir anlığına inceledi. “Bu Çokbaşlı Yılan'ın kılıcı mı? Temiz bir kırılma… ileri karakolda hiç kimse bunu yapacak kadar yetenekli değil. Nerede buldun?”

“Zindanlarda!” diye cevap verdi Akbaba.

“Zindanlar mı?” Kara Yabancı bir süre sessiz kaldıktan sonra soğuk ve kulak tırmalayıcı kahkahalar attı. “Çokbaşlı Yılan… oh Çokbaşlı Yılan. Bu iş bittiğinde seni işten çıkarmayı planlıyorduk. Görünüşe göre bizden bir adım öndeymişsin.”

Uzunboynuz, kılıcın kırık parçasını bükmek için yeterli kuvvetle bileğini salladı. “Kanlı Kraliçe, Çokbaşlı Yılan ile savaşmış olmalı. O yaralanmadan geri döndü ve kız ise ortalıktan kayboldu. Bu her şeyi açıklıyor.”

Akbaba'nın yüzünde vahşi, nefret dolu alaycı bir gülüş vardı. “O küçük pislikte tuhaf bir şeyler olduğunu biliyordum, dün onu öldürmeliydik! Kale dışında her yeri aradık, Çokbaşlı Yılan iblis avcılarını orada saklıyor olmalı. İçeri zorla girip o yılanın kafasını planladığımız gibi keseriz.”

Çokbaşlı Yılan'ın vahşi hırsları bilmedikleri bir şey değildi. Efendileri, onun ihanetinin nasıl farkında olmazdı?

Çokbaşlı Yılan her zaman efendilerinin Yeşilarazi İleri Karakolu'nu yönetmek için kullandığı bir kukla olmuştu. Şimdi, bu kukla kaostan yararlanıp gerçek bir çocuk mu olmak istiyordu? Düşündüğü kadar kolay olmayacaktı... ama çok şanslıydı. İblis avcısının çorak arazilere gelişi ve efendilerinin gücüne sürekli saldırması, işverenlerini uyanık olmaya zorladı, kutsal kent gözünü onun üzerine dikerse diye dikkat etti. Bu baş belası kadın ortaya çıkmasaydı, efendileri Çokbaşlı Yılan'ın ihaneti ile ilgilenmek için çok uzun zaman önce gelmiş olurdu.

Bu kaçaklarla gizlice birlik olup onlara ihanet etmeye mi cüret etmişti?

“Sakin ol, Üçüncü Kardeş. Çokbaşlı Yılan bir tehdit değil, ancak sekiz yıl boyunca burada hüküm sürdü. Yeşilarazi İleri Karakolu’nda onun emirlerini dinleyen on bine yakın askeri var ve burayla savaşmaya hazır değiliz. Aceleyle bir çatışma çıkarmak akıllıca olmaz.” Kara Yabancı gaz maskesinin üzerinden, yükselen binaya baktı. “Artık avcının arkadaşlarının kim olduğunu biliyoruz, efendimize rapor edeceğiz. Bu baş belalarını ortadan kaldırmak için bir plan yapacaktır.”

Uzunboynuz kafasını sallayarak “Birinci Kardeş haklı,” dedi. “Zamanı gelince harekete geçeceğiz. Sabırsız mizacını düzeltmelisin, Üçüncü Kardeş. Efendi için önemli işler yapıyoruz. En ufak bir dikkatsizlik bile korkunç bir son getirebilir.”

Akbaba kıkırdayarak cevap verdi. “İkinizin de yardımıyla bir sorun değil. Ben efendimizin kılıcıyım. Kardeşlerime veya büyük plana karşı çıkmaya cüret eden herkes, pençelerimi kalplerinde gömülü bulur.”

Kara Yabancı ve Uzunboynuz sessizce başlarını salladı. Kimse Akbaba’nın sadakatini sorgulayamazdı, ancak kana susamış ve dürtüsel mizacı bir lidere değil, daha çok bir askere uygundu. Ne yazık ki Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Kardeşler artık onlarla birlikte değillerdi. Bunlardan üçü iblis avcıları tarafından yakalanıp öldürülmüştü, Dördüncü Kardeş ise Karabayrak İleri Karakolu'ndaki saldırı sırasında ölmüştü.

Ah, yedi kardeşin hepsi hala burada olsaydı, arkasında on bin savaşçı olsa bile, Çokbaşlı Yılan'dan hiç korkarlar mıydı?

En büyük düşmanları Kanlı Kraliçe'ydi. Bu iblis avcısını hafife almışlardı, onun aptalca ve kendini üstün gören, tek başına çıktığı savaşı bastırmanın kolay olacağını varsaymışlardı. O kızın bulaşması yüzünden sıkıntı çektiler ve efendilerinin planının çoğu keşmekeşe sürüklendi. Çokbaşlı Yılan'ın erken emekliliğini de o kızın berbat ettiği şeyler listesine ekleyebilirlerdi.

Ama şimdi belki de her şeyi tek seferde düzeltebileceklerdi!

 **

Rahatlığından ziyade, Gökdoğan hiç bunun kadar derin bir gece uykusu almamıştı. Bir yandan o kadar çok tükenmişti ki gözlerini kapattığında ölü gibiydi, diğer yandan da Çokbaşlı Yılan'ın topraklarında olduğu için güvendeydi. O ileri karakol hükümdarı olduğu için kimse içeri girmeye cüret edip onu uykusunda öldürmeye çalışamazdı!

Basitçe söylemek gerekirse uyku onu ele geçirdiğinde, dünyanın kötülüklerini, kaosu ve kargaşayı unutmuştu. Her şeyi, kendini bile unutmuştu.

Ertesi gün öğlene kadar uyanmadı. Gökdoğan uyku mahmurluğunu başından atarken tuhaf bir hisle mücadele ediyordu.

Yıllardır giydiği zırhı çıkarmış gibi tanımlayabilirdi bunu. Kelimelerle tarif edilemeyecek kadar hafif ve rahatlamış hissediyordu, ama aynı zamanda kafasını buzlu suya batırmış gibiydi. Tüm o kafa karışıklıkları ve belirsizlikler gitmişti ve zihni her zamankinden daha açıktı.

İşitmesi ve görüşü daha keskindi.

Kendini içten dışa yeniden biçimlendirilmiş gibi hissediyordu. Yaraları artırılmış bir hızla iyileşirken kaşınıyordu. Günler önce açılan sıyrıkları ve kesikleri kaplayan kabuklar şimdiden dökülmeye başlamışlardı. Daha derin yaraları ise çoktan kendi kendilerini geri dikmişlerdi.

Gökdoğan mükemmel bir yenilenme kabiliyetine sahip olduğunu biliyordu, ancak bu kadarını beklemiyordu. Acaba bu mücadeleler potansiyelini uyandırmış, yeteneklerini mi artırmıştı? Bu başına gelenler başka nasıl açıklanabilirdi ki?

Gökdoğan yataktan fırladı ve ona Kanlı Kraliçe tarafından öğretilen otuz altı duruşu uyguladı. Bu sefer daha az sert, daha fazla akışkan olmuşlardı. Sekizinci hareketinde yorulmaya başlasa da, yine de zar zor devam edebildi. On bir, on iki, on üç, on dört, on beş!

Vücudundaki her kas acıyla bükülüyordu. Daha fazla dayanamayıp durmak zorunda kaldı, ancak şüphesiz iyi bir gece uykusundan sonra her nasılsa gelişmişti. Onun olgunlaşma hızı kesinlikle hayret vericiydi.

Kanlı Kraliçe bir keresinde Gökdoğan’a, otuz duruşu da tamamlayabilirse, Çılgın Köpek ve Bozayı gibilerinin bile ona karşı duramayacağını söylemişti. Şimdiye kadar sadece on beşini yapabilmişti, ancak çoktan elit veya en iyi paralı askerlerden birinin dengi olduğunu düşündü.

Eğer bunu biri duyacak olsaydı, bu onun aklını başından alırdı. Çorak arazililer sürekli olarak zorluklarla mücadele ediyorlar ve potansiyellerini açığa çıkmaya zorluyorlardı. Çokbaşlı Yılan gibiler bile bu yolla yükselmişlerdi. Ancak, bu genellikle yavaş ve özen isteyen bir süreçti. Bazı özel teknikler olmadan bu kadar büyük gelişimler yapmak mümkün olmazdı.

Gökdoğan’ın,hissettiği her değişikliği dikkatlice incelemeye vakti yoktu, çünkü midesine saplanan acı, ona ne kadar aç olduğunu hatırlatıyordu. Koca bir ineği yiyebileceğini düşündü.

Birkaç dakika sonra…

Gökdoğan yemek odası masasına oturmuş, ağzına meyve ve ızgara et tıkıştırıyordu.

Kalenin hizmetkâr kadınları sürekli olarak tabaklar getiriyor, birbirlerine fısıldayarak genç adama şok içinde bakıyorlardı. Onu yemek yerken izlemek, vahşi bir canavarın midesini öldürdüğü avıyla tıka basa doldurmasına şahit olmak gibiydi. Bu sıska çocukta da amma iştah vardı!

O ana kadar iki kase et ve sebze güveci, üç küçük yuvarlak ekmek, altı porsiyon ızgara et ve sekiz salkım meyve yemişti. Bu, üç yetişkin ve iri yarı adamı doyurmaya yeterdi ve kadınlar, yemeye devam ederse çocuğun midesinin patlayacağından şüpheleniyorlardı.

Ancak Çokbaşlı Yılan, Gökdoğan ile diğerlerine kalenin misafirleri olduklarını gösteriyordu. İstedikleri her şey - kadınlar da dâhil olmak üzere – onlar tatmin oluncaya dek kendilerine sunulacaktı. Yine de, çocuğun kaledeki tüm yiyecekleri yiyip bitirebileceğinden şüpheleniyorlardı.

“Bunlar çok lezzetli! Valla bu adamlar da nasıl yaşanacağını iyi biliyorlar.”

Gökdoğan çorbadan bir yudum daha aldı ama yine de midesinde fazladan yer olduğunu hissediyordu. Yeşilarazi Kalesi’nde baharat yoktu ancak çevresindeki vahadan fazlasıyla yiyecek ve su alıyorlardı. Bu nedenle, sunabilecekleri çok çeşitli yemekleri vardı; mutant kuş etinden kertenkele tavaya; kurutulmuş musibet tavşanı etinden yaban domuzuna kadar... Ayrıca çorak arazilerin başka hiçbir yerinde görülmeyen meyve ve sebze bolluğu da vardı.

“Başka bir şeyiniz var mı?”

Gökdoğan açlıktan ölen bir gezginin dirilmiş hali gibiydi.

Gökdoğan bile bu şeyleri normalden on kat hızlı sindirdiğini fark etmişti. Ağzına koyduğu her şey, neredeyse midesinde durmadan hemen emilip enerjiye dönüşüyordu. Bunların besleyiciliği vücudundaki her hücreye yayılıyordu.

“Elbette, hemen…”

Hizmetçiler, bir meyve tabağı ve büyük bakır bir çanak getirdiler. Çanağın kapağı çıkarıldığında oda ağız sulandıran hoş bir koku ile doldu. Buhar dağıldıktan sonra Gökdoğan, daha önce hiç görmediği bir manzarayla karşılaştı.

Büyük bir kafaya, uzun pullarla kaplı bir gövdeye sahipti ve açık ağzı jilet gibi keskin dişlerle doluydu.

Gökdoğan ağzı açık kalakaldı. “Bu da neyin nesi böyle ya? Bacakları nerede… bu bir piton!”

Hizmetçilerden biri, ciddi bir sesle cevap verdi. “Efendim, bu bir yılan değil. Bu bir balık, balıkların bacakları olmaz.”

Balık da neydi lan?

Su, çorak arazilerde nadir bir şeydi, içinde yaşayan herhangi bir yaratık ise daha da nadirdi. Dolayısıyla, sözde suda yaşayan bu kadar büyük bir şeyi karşısında görünce, Gökdoğan buna akıl erdirmekte zorlanmıştı.

Bu vaha boyunca yayılan göllerden yakalanmış etobur bir türdü. Göründüğü kadar vahşiydi, eti ise kesinlikle lezzetliydi. Çeşniler olmadan berrak çorbada kaynatılsa bile tadı mükemmel olurdu.

Gökdoğan hiç böyle bir şey görmemişti, ama o çorak arazili bir çocuktu. Tek endişesi yemeğinin zehirli olup olmadığıydı. Karıncaları, böcekleri ve solucanları önceden zevkle mideye indirmişti, öyleyse o kimdi ki pişmiş lezzetli yiyecekleri geri çevirsin?

Çorbaya bir tahta kaşık batırdı ve önce bir yudum aldı. Gözleri parladı. “Kahretsin, bu inanılmaz! Daha önce hiç bu kadar iyi bir şey yememiştim.”

Hizmetçiler gizlice kendi aralarında kıkırdadılar. “Beğendiğinize çok sevindik.”

Gökdoğan duygulu bir iç çekti. “Meyveleriniz, etleriniz, bu garip yılanınız var… Burada sonsuza kadar kalmak istiyorum.”

“Efendim, buna balık denir.”

“Tch, onu rahat bırakın!”

“Bunlar, Yeşilarazi İleri Karakolu'nun tek zenginliği değildir.” Hizmetçilerden biri, ona anlamlı bir şekilde yaklaştı. Genç delikanlının göğüslerini iyice bakabilmesi için yeterince eğildi. “Efendim karnınızı doyurduysanız, biz size… bakmaktan memnun oluruz. Sanırım daha çok hoşunuza gidecek bir şey biliyorum.”

Bu hizmetçiler Çokbaşlı Yılan tarafından elle seçilmiş ve eğitilmişti. Bunlar, çorak arazilerin sunabileceği en çekici kadınlardandı. Cılız çocuk yüzüne bakılacak gibi değildi, ama barbar Çokbaşlı Yılan ona bu kadar iyi muamele ediyorsa, görünenden daha fazlası olması gerektiğini düşündüler, belki şansları yaver gider ve Çokbaşlı Yılan onları hediye olarak verirdi.

Ancak Gökdoğan, ona verdikleri lezzetli balıkla büyülenmişti ve onu neredeyse hiç fark etmedi. “Peki, tamam, iyi,” diye dalgın dalgın mırıldandı.

Hizmetçilerin yüzleri aydınlandı.

Çokbaşlı Yılan'ın kendine ait gördüğü yüzlerce kadını vardı. Başkalarına zarar vermekten zevk alan türden bir adamdı ve kızların hepsi onun yapabileceklerinden korkuyorlardı. Bu onların kaba adamdan kurtulmaları için bir şans olabilirdi!

“Gökdoğan!”

Bağırış soğuk, öfke ve kızgınlıkla doluydu. Kadınlar başlarını çevirdi ve vahşi iblis maskesinin ayaklarını vura vura onlara doğru geldiğini görünce nefesleri kesildi. Geriye doğru kaçışıp gözlerini aşağı doğru indirdiler.

Gökdoğan gözlerini kırpıştırdı, afallamıştı. Vay be, Kraliçe hemen iyileşmişti! Ama neden bu kadar kızgındı ki…