Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

65. Bölüm Geçici Konaklama

Çevirmen: Lydiara / Editor: T4icho

Verimsiz, düşmanca olan çorak arazilerde bir vahanın varlığı, ne kadar ücra olursa olsun çok dikkat çekerdi. Yağmacılar, fevtler, kazıcılar… herkes toprak ve su için savaşıyordu. Sadece çevreleriyle değil, aynı zamanda birbirleriyle de mücadele etmek zorundaydılar.

Gün içinde vaha, bir kargaşa yeriydi. Belirlenmiş bir lideri yoktu; ta ki Çokbaşlı Yılan sözünü geçirecek kadar güçlü bir figür olarak ortaya çıkana dek...

Gizemli bir yabancı gelene kadar başlangıçta çok fazla nüfuzu yoktu. O adam bir işveren olarak hareket etmeye ve Çokbaşlı Yılan'ı bağımsız bir uşak olarak almayı kabul etti. Yabancı, onun vahayı fethetmesine yardım edecekti ve bunun karşılığında, ganimetlerin yarısı ve ürünler paylaşılacaktı.

Çokbaşlı Yılan, vahanın sert ortamında kendini korumakta zorlanıyordu. Bu gizemli yabancıya karşı rekabet etmesinin ona ne faydası olacaktı?  O zamanlar öyle çaresiz bir haldeydi ki kabul etmeden önce anlaşma üzerinde pek düşünmedi.

Çorak arazili ziyaretçinin çok güçlü biri olduğu ortaya çıkmıştı. Çokbaşlı Yılan'a gelişmiş silah ve birçok deneyimli mutant savaşçı yardımı sağladı. Aniden Çokbaşlı Yılan'ın nüfusu, vaha boyunca genişledi ve Yeşilarazi İleri Karakolu doğdu.

Çokbaşlı Yılan da onun hükümdarı oldu. Peki ya sözü?

Gizemli konuk ileri karakola her ay gelecekti ve yiyeceklerin ve arıtılmış suyun yarısıyla oradan ayrılacaktı. Çokbaşlı Yılan bu karanlık figürün hizmetinde, ileri karakolda sözde hükümdarlık yapan bir kuklaydı.  Yabancının vahada ondan fazla söz sahibi olduğu bazen acı verici bir şekilde belirgin olurdu.

Bu esrarengiz çorak arazili hiç şüphesiz bir ‘iblisti’. Çokbaşlı Yılan, onun kaprislerine göre liderlik etmek için yetiştirilmişti ve Yeşilarazi İleri Karakolu’nu önemli bir güç ve doğal kaynaklar pınarı olarak yönlendiriyordu.

Çokbaşlı Yılan saçma ideallerle ilgilenmiyordu; o sadece servet, güç ve kadınlarla ilgileniyordu. Yıllarca süren köle olarak aşağılanmaya boyun eğdikten sonra, bunları daha fazla çekmek ona zor geliyordu.

Buradaki her şey - kadınlar, silahlar, yiyecekler, su - her şey benim! Bu adam kim olduğunu sanıyor? Ne hakla bana emir yağdırabiliyor? Bu ileri karakolun efendisi benim ve onu sadece ben yönetebilirim! Bu ittifaklar anlamsız birer oyundan başka bir şey değil!

Çorak arazilerde güç, önemli olan tek sesti. Çokbaşlı Yılan yıllarca egemenliğini geliştirmişti ve kanatlarını açmaya hazırdı. İçindeki isyan tohumu büyümüştü.

Hepsinin defolup gitme vakti gelmişti! Yeşilarazi İleri Karakolu’nun kimseye ihtiyacı yoktu ve onun topraklarına tecavüz etmeye cüret eden herkes ölecekti!

 Çokbaşlı Yılan, iblis avcılarıyla hiç tanışmamış olsaydı bile önümüzdeki altı ay içinde hareket etmeyi planlıyordu. Gökdoğan ve bu Kanlı Kraliçe’nin peşinde adamlar varken, Çokbaşlı Yılan onların planlarına faydalı olabileceğinden emindi. Bu yüzden gitmelerine izin vermişti.

Tabii ki, Gökdoğan bu içerden bilgilerin hiçbirine sahip değildi. Emin olduğu tek bir şey vardı ve o da bu iki adamın hiç de iyi olmadıklarıydı.

Çokbaşlı Yılan acımasız, ilkesiz, vicdanı olmayan ve ahlaksızca insan ticareti yapan biriydi. Elleri kanla kaplıydı ve onun için başkalarının hayatı hiçbir şey ifade etmiyordu. Aslan Yürekli de ondan aşağı kalmazdı. O, çok sayıda masum insanı kandırıp ileri karakola gelmesini sağlamıştı, sonra da onları satıp akıl almaz işkencelerle dolu bir hayata sürüklemişti. İnsanları eşyaya ve oyuncağa çevirmişti.

Yine de bu kör olası çorak arazilerde, neyin iyi ve neyin kötü olduğu nasıl belirlenebilirdi ki?

Geleneksel olarak düşünülürse, Çılgın Köpek, Kurnaztilki ve Çokbaşlı Yılan, hepsi de aşağılık insanlardı. Onlardan hiçbiri merhameti hak etmiyordu. Ancak Çılgın Köpek ve Kurnaztilki, Gökdoğan'ın hayatını bir kereden fazla kurtarmışlardı ve bu onun gözünde öldürülen iki paralı askeri iyi adam yapıyordu.

Çorak arazilerdeki bir insanın ölçütü, ahlakı ya da kamu imajı değildi. İyi ya da kötü olup olmadıkları, karşılaştıkları kişilerin kalplerinde belirlenirdi. Bir insan, iyi davrandığı kişilere göre iyiydi, zarar verdiği kişilere göreyse kötüydü.

Şimdilik Gökdoğan Çokbaşlı Yılan'ın korumasına ihtiyaç duyuyordu ve Kanlı Kraliçe’nin de onun ilaçlarına ihtiyacı vardı.

Mantis, Gökdoğan'ın talebiyle Kraliçe’yi tedavi etmek için ihtiyaç duydukları ilaçları almıştı. Yine de daha önceki uyarısını vurguladı. “Yaraları, tipik ilaçların kısa sürede iyileştirebileceğinden daha fazla. Bir doz her derde devaya ihtiyacım var. ”

Çokbaşlı Yılan kaşlarını çattı. Her derde deva, insana güç verip canlandıran çok özel bir ilaç türüydü. Özel kanallar aracılığıyla büyük masraflarla satın alınırdı ve boş yere kullanılamazdı. Her derde deva, mükemmel teknikler ve yüksek teknoloji kullanılarak, bir serum oluşturmak için mutasyona uğramış bitkilerden ve hayvanlardan ekstrakte edilen reaktifler damıtılarak hazırlanırdı. Bu eski bilimsel teknoloji, artık dünyada yoktu; bu da onu nadir bir ilaç yapıyordu.

Maliyetini düşünmek bile sancılı bir işti, ama Çokbaşlı Yılan ona ileri karakolun kontrolünü ele geçirmesinde yardımcı olduklarında kazanacaklarıyla kıyaslandığında bunun devede kulak kaldığını biliyordu.

Bir kutu içine güvenli bir şekilde yerleştirilmiş bir şırınga teslim edildi. İçindeki sıvı su gibi tamamen berraktı.

Her derde devanın içinde tam olarak ne olduğu belli değildi, sadece mutasyona uğramış biyolojiden alınan bir madde olduğu biliniyordu. Bir hastaya enjekte edilmesi kişinin kendi kendini yenileme yeteneklerini harekete geçirirdi.  İyileşme, normal hızının hemen hemen yedi veya sekiz katına kadar çıkardı.

Kanlı Kraliçe’nin yetenekleri zaten normal bir kişininkini aşıyordu ve bu enjeksiyonun yardımıyla hayatı artık tehlikede değildi. Birkaç gün sonra, özellikle Mantis gibi usta bir çorak arazi şifacısının yardımıyla, çoğunlukla iyileşmiş olacaktı. Mantis, daha hızlı iyileşmesi için mutasyona uğramış bitkilerden çıkarılan doğal ilaçlar da kullandı.

Çokbaşlı Yılan, Kraliçenin tedavisini izliyordu. “Diğer iblis avcıları ne zaman geliyor?”

O Elysium topraklarına hiç gitmemişti, ama ona göre iblis avcıları bir zebaniyi yakalamak için sadece bir kişi göndermezdi. İblisler genellikle aşırı derecede güçlüydü ve çoğu zaman etraflarında güçlü yandaşları olurdu. O yüzden başarılı olmak için bir avcı ekibi ve iyi düşünülmüş bir strateji gerekiyordu.

“Başka iblis avcısı yok”.

“Ne diyorsun?” Çokbaşlı Yılan'ın kaşları çatıldı.

Bu gibi bir karar verdiğine göre kız ne kadar aptaldı böyle? Bir iblisi öldürme umuduyla, çorak topraklara kendi başına mı gelmişti yani? Bunun intihardan ne farkı vardı ki? İki kat daha güçlü olsaydı bile, çorak topraklarda kendi başına iblisle ve onun bütün gücüyle yüzleşebileceğini düşünmek salaklık olurdu!

Gökdoğan ayağa kalkıp onun yerine cevap verdi. “Kraliçe tam olarak iyileştiğinde iblisin peşimize yolladığı o üç mutant bir sorun olmayacaktır. Daha fazla yardıma ihtiyacımız var mı? ”

Çokbaşlı Yılan buna itiraz edemezdi.

Kanlı Kraliçe'nin dövüş becerisi çok etkileyiciydi. Çokbaşlı Yılan'ın kendisi, iblisin teğmenlerinden biri kadar güçlüydü ve onun saldırılarına dayanamamıştı. Bu, Kraliçe’nin gerçekten ne kadar güçlü olduğu hakkında çok şey anlatıyordu.

Bir grup iblis avcısının daha yüksek bir şansa sahip olurdu, bu doğru; ama onların çorak arazilileri ırkdaşları olarak görmediklerini unutmamak gerekirdi. Fevtleri yok ettikten sonra, tüm Yeşilarazi İleri Karakolu’nu da kolayca yerle bir edebilirlerdi. Zaten daha önce böyle bir şey hiç olmamış değildi!

Sadece bir tane iblis avcısı varsa, öyle olsun. Gökdoğan'a gelince? Çokbaşlı Yılan onu dikkate bile almıyordu.

Çokbaşlı Yılan sertçe cevap verdi. “Gereksiz sıkıntılardan kaçınmak için birkaç günlüğüne burada kalacaksınız. Sizin için bir şeyler ayarlayacağım.”

“Efendim… hey patron!” Doktor olarak giyinmiş adamlardan biri aceleyle yaklaştı. “Kızın durumu çok ağır. Onu kurtarmamızın hiçbir yolu yok!”

Aslan Yürekli teşhisi duydu ve adama öfkeyle bağırdı. "Ne?! Tekrar söyle!"

Bu adamlar, ileri karakolun sağlayabileceği en iyi doktorlardı. Onlar kızını kurtaramayacaklarını söylüyorlarsa, bu resmen idam hükmü sayılırdı.

Ancak Mantis, Kanlı Kraliçe'yi tedavi etmeyi yeni bitirmişti. “Benim denememe izin verin.”

Mantis yatağında yatan küçük bir kız gördü. Derisi, altındaki kemikleri gösterecek kadar kağıt gibi inceydi. Boynunun sol tarafında büyük etli bir yumru yapışıktı. Bu, fakir çocuğun hayatını tehdit eden bir tümördü. Sadece… onu kesip çıkarmak bile aynı derecede ölümcül bir durumdu ve böyle bir prosedürün zorluğu ileri karakolun doktorlarını aşıyordu.

Mantis kızın ağzına bir bakış attıktan sonra, “Küçük bir mesele.” diye tanı koydu. Ellerini ve aletleri bir dezenfektanla yıkamadan önce dönüp hekimlerden birinin kafasının tepesine vurdu. “Sen bana yardım edebilirsin.”

Doktorlar hemen gözle görülür biçimde utandılar.

Mantis onların nasıl hissettiklerini umursamadı, çoktan çalışmaya başlamıştı. Önce, tümörün etrafındaki eti aynı çözeltiyle temizledi sonra da kesmeye başladı.

Gökdoğan, Mantis'e hayran kalmadan edemedi.  O sadece, düşmanlarını korkudan titreten bir suikastçı değildi, aynı zamanda da muazzam bir cerrahtı. Gözleri etin içini görebiliyormuş gibiydi ve sağlıklı ve hastalıklı dokuların nereye yerleştiğini tamamen biliyordu. Her kesi, bir milimetrenin onda biri kadar hassas ve bir makine kadar doğruydu. Hiç hata yapmıyordu.

Çok geçmeden her bir kanser izi veya mutasyona uğramış deri çıkarılmıştı.

Antiseptik solüsyonu kızın yarasına uyguladı, sonra önemsiz bir şey yapmış gibi ellerini temizledi. “İltihaplanmadığı sürece iyi olacak.”

“Teşekkürler!” Aslan Yürekli’nin sesi titriyordu, Mantis'in önünde diz çöktü. "Teşekkür ederim!"

Çokbaşlı Yılan, gördüğü şey karşısında gizliden şok olmuştu. Mantis açıkça usta bir ilâçbilimciydi ve sadece bitkilerden ve hayvanlardan gelen mutasyonlu maddeleri kullanarak antiseptik solüsyon hazırlamıştı. Ayrıca, Mantis mükemmel bir cerrahtı. Onun neşterinin her kesişi çok titizdi, milimetresine kadar kusursuzdu.

O çok yüksek seviyeli bir çeviklik meta-insanı olmalıydı.

Mantis'in yakın dövüş yetenekleri Aslan Yürekli'ninkinden daha az gelişmişti, ama gecenin karanlığına girdiğinde üç Aslan Yürekli'yi öldürebilirdi. Suikastçılar her zaman en güçlülerin değil, ama kuşkusuz en tehlikelilerin arasındaydılar.

Gökdoğan, düzenlenen odaya dinlenmeye gitti. Burası yirmi metrekarelik bir odaydı, lüks değildi. Ancak temiz ve düzenliydi. Bir yatakla çarşaflar vardı. Bu onun şimdiye dek gördüğü en güzel muameleydi.

Pelerinini asmak için bir yer buldu ve yırtık pırtık kurt kürkünü çıkardı. Yaralar, bir deri bir kemik ve etkileyici olmayan vücudunun her yanındaydı ve yirmi otuz kadar vardı. Bir şekilde yaralanmamış olan tek bir parçası yoktu. Bazıları hala kırmızımsı mor kan sızdırıyordu.

Onun gibi kimsesiz bir çocuğun bu kadar çok dayağı kaldırabilmesini hayal etmek güçtü!

Günlerdir kaçıyordu, canı için savaşan bir kaçaktı. Nasıl hissettiği konusunda endişelenecek vakti olmuş muydu ki? Şimdi aniden, acı ve bitkinlik tüm vücudunu kaplarken sakinleşmesi zordu. Neredeyse dayanılmazdı ve yatağa kadar yürümekte çok zorlandı. Yatağa çıkıp bayıldı.

Yorgunluk… öyle mutlak bir yorgunluk ki! Ve ağrı, yürek parçalayan bir ağrı...

Gökdoğan, koca bir dağ onu eziyormuş gibi hissediyordu. Bin tane testere onu parçalara ayırıyor ve yüz matkap kemiklerini deliyordu. Yaşama isteği neredeyse kalmamıştı.

Bu işkence bir süre daha sürdükten sonra kayboldu, yerini diri diri yakılma hissi aldı. Matkaplar ve testereler, onun tüm vücudunda dans eden yüz binlerce titrek ateşe dönüştü. Her kas, her lif kızarıyormuş gibi hissettiriyordu.

Neler oluyor böyle?

Gökdoğan'ın vücudu bir dizi pozitif değişiklik geçirmeye başladı. Her ne kadar ıstırap verici olsa da, vücudundaki her hücre güçlenmiş ve daha canlı gibiydi.