Yanan melek güzel isimmiş:D ama daha çarpıcı şey isterdim ne bileyim tanrıya inanan birisi eldiveninin ismini yanan melek koyuyor :E
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
64. Bölüm Ekibi Yeniden Kurmak
Çorak arazilerde bu şekilde -acımasız bir şekilde etkili ve tamamen sessiz- adam öldürebilecek az sayıda kişi vardı. Mantis onlardan biriydi. Ancak onlar Karabayrak İleri Karakolu'ndan kaçtıktan sonra Mantis ortadan kaybolmuştu. Fevtler ve ölümcül kum fırtınaları tarafından kovalandıktan günler sonra nasıl burada ortaya çıkabilirdi?
Mantis fevtleri takip etmişti, hatta zeplinlerine sızmayı bile başarmıştı. Bu da onu Yeşilarazi İleri Karakolu'na getirdi.
Bu olanlar, Gökdoğan'ı şaşkına çevirdi. Mantis fevtleri takip edip hiç fark edilmeden gemilerine mi girmişti? Bu adamdaki t*şaklarının büyüklüğü akılalmazdı. Ne kadar gizli hareket edebiliyordu böyle? Gökdoğan onun başka neler yapabileceğini düşünmeye cesaret edemedi.
"Benimle gelin."
Fevtler her taraftaydı ve bölgeyi tarayan yüzlerce vaha muhafızı vardı. Çokbaşlı Yılan, Gökdoğan ve Kraliçe’nin gitmesine izin vermişti, ancak astları bunu bilmiyorlardı. Yakalandıkları takdirde, sonuçları kötü olacaktı.
Neyse ki Mantis usta bir suikastçıydı. Suikastçılar sadece öldürme konusunda usta değildi, aynı zamanda gizlenme uzmanı olmalıydılar ve gece, Mantis'in oyun alanıydı. Mantis karanlığın içinden geçtikçe güçsüz avcıları yakaladı, hayatlarına son verdi ve iz bırakmadı. Teker teker peşindekilere pusu kurup ruhlarını öbür dünyaya yolcu etti.
Küçük ekip sağlanan açıklıktan kaçtı.
Yeşilarazi İleri Karakolu büyüktü ve elli binden fazla insana ev sahipliği yapıyordu. İnsanlığın bu kalabalığında üç kişi bulmak, samanlıkta iğne aramak gibiydi. Mantis sahibine hiçbir şey belli etmeden, onları ileri karakoldaki sıradan konutlardan birinin altındaki bir bodruma götürdü. Gökdoğan Kraliçe'nin bir köşeye geçmesine yardım etti ve onu duvara yasladı. Kraliçe iyi değildi, durumu gittikçe kötüleşiyordu.
Gökdoğan, Mantis'e döndü. “Ona bir bakar mısın?”
Mantis elini uzattı, ama Kraliçe ona ters ters baktı. Kraliçe sağ elini öldürücü bir niyetle hızla uzattı ve yanan meleklerin* etrafında solgun bir ateş dalgalandı.
Gökdoğan aceleyle onu rahatlatmak için atıldı. “Dur, Mantis bir doktor. Yaralarını kontrol edebilir!”
Mantis, Kraliçe’ye aldırış etmedi. Onun bileğini tuttu ve bir an sonra tipik soğuk ses tonuyla konuştu. “Bir günden daha az ömrü var.”
Gökdoğan ona ağzı beş karış açık bakakaldı. “Mantis, hadi ama dalga geçmeyi bırak. Sadece onun bileğine dokundun, neresinden yaralandığını nasıl bileceksin ki?”
Mantis, onun iç organlarının durumunu nabzını hissederek teşhis etmişti. Onun bilgisi, bu günlerde harabeler içinde bulunanlardan çok daha üstün, kadim ve üstün bir kaynaktan geliyordu. Gökdoğan gibi bir hödük nasıl anlayabilirdi ki? Kanlı Kraliçe’nin harici yaraları birkaç taneden fazlaydı, ama onlar için çok fazla endişe duymuyordu ve birkaç gün içinde kendi başlarına iyileşeceklerdi.
Onun iç yaralanmaları çok daha ciddiydi. Günler süren koşuşturma ve dövüşten sonra, kendisini fazlasıyla zorlamış olması onun durumunu kötüleştirmişti. Hala yaşaması bile bir mucizeydi. Onun yerinde normal bir insan olsaydı- hatta Bozayı gibi biri bile – çoktan ölmüş olurdu.
Sabırsızlığına rağmen Gökdoğan, Mantis'in dalga geçecek biri olmadığını biliyordu. “Neden hiçbir şey söylemiyorsun? Sen doktor değil misin? Bir şeyler düşün!”
“Ben bir doktorum,” diye doğruladı Mantis sabırla, “Bir tanrı değilim.”
Alet veya ilaç olmadan onun yapabileceği hiçbir şey yoktu. Büyü mü yapacaktı sanki?
Gökdoğan kafa patlatırken huzursuzca kıpırdanıyordu. “Bir şeyler düşünemez miyiz?”
“Yeter, yalvarmak hiçbir işe yaramaz.” dedi, Kraliçe. Onun az zamanı kalmıştı, ama sakindi; iblis avcıları, ölümden korkmazlardı. Konuşurken gözlerini kapattı. “Sende bir iblis avcısı olma potansiyeli var, bu çorak araziliye benzemiyorsun.”
Mantis, gözlüklerini burun köprüsünden yukarı doğru itti. “Herkesin kendine ait bir yolu vardır. İblis avlamak ona göre değil.”
Kanlı Kraliçe gözlerini tekrar açıp gözlerinde merak ve şaşkınlıkla Mantis'e baktı. "Sen kimsin?"
Cevap vermedi.
Gökdoğan her zaman Mantis'in hikâyesini merak etmişti. O Tartarus paralı askerlerinin bir parçasıydı, ama yine de farklıydı. Çılgın Köpek ve Kurnaztilki gibi paralı asker lideriydi ama kimse ona emir vermeye cesaret edemezdi. Gökdoğan’ın bilmediği bir tür konuşulmamış anlaşma vardı sanki.
Ayrıca Mantis, hiçbir zaman görevlere doğrudan katılmamıştı. Her zaman geride kalıp lojistik işleri yapardı.
Gökdoğan, Mantis'in Kraliçe'nin kimliğini bildiğinden yüzde yüz emindi. Bu gerçek, tek başına Mantis'in tipik bir çorak arazili olmadığı anlamına geliyordu.
Yine de Gökdoğan bunları hiç umursamıyordu, Kraliçe'nin kritik durumu en önemli şeydi. Kraliçe’nin b*ktan mizacına rağmen, o Gökdoğan'ın tanıdığı en güçlü savaşçıydı. En sıkışık şartlarda, iblisin üç teğmeni birden ona karşı durmamıştı. Kraliçe ölürse Gökdoğan ne yapacaktı? O lanet olası ucubeler dünyanın sonuna kadar onun peşine düşerdi!
Mantis, “Zindanlardan nasıl kaçtınız?” diye sordu.
Gökdoğan dürüstçe cevap verdi. “Çokbaşlı Yılan adında birine rastladık. Kaçmamıza yardım etti.”
“Çokbaşlı Yılan mı?”
"Onu tanıyor musun?"
Mantis cevap vermedi. Arkasını dönüp çıkacak oldu.
Gökdoğan ayağa fırladı. "Nereye gidiyorsun?"
Mantis durmadı. O sokaklarda kaybolurken yumuşak sesi havada asılı kaldı. "Burada kal."
Şimdiye kadar yüz kadar fevt ve karakol muhafızı zindan isyanını bastırmıştı. Yine de, bütün bu askerlerle bile ne kadar titiz bir şekilde arasalar da, iki kaçak sanki yer yarılmıştı da içine girmişti.
İblisin hizmetkârları haklı olarak öfkelenmişlerdi.
Bu ikisi gökyüzüne mi uçmuşlardı? Yerin dibine mi girmişlerdi? Her seferinde ellerinden kaçmayı başarıyorlardı!
Yeşilarazi İleri Karakolu kapatıldı ve çevre ormanlar kibarca söylemek gerekirse ölümcüldü. Onun ötesindeki çorak araziler ufka doğru uzanıyordu. Kaçış, bu iki baş belası için kolay olmayacaktı ve zindandan sıvışabilmeleri, ileri karakoldan kaçıp kurtuldukları anlamına gelmiyordu.
Üç mutant, kapıların kapatılmasını emredip bir grup muhafızı bölgeyi taramaları için görevlendirdi. İpucu ararken her ev arandı, her yıkıntı karıştırıldı ve her taşın altına bakıldı.
Her geçen dakika, arama ekibi onların saklandıkları yere yaklaşıyordu.
Gökdoğan içindeki endişenin gittikçe büyüdüğünü hissetti. Bu bodruma gelmeleri sadece an meselesiydi. Nasıl kaçacaklardı?
Aniden bodrumun kapısı açıldı. Bir karakol muhafızı elinde tüfeğiyle içeri daldı.
Gökdoğan bir leopar gibi ayağa fırlayıp yumruklarını kaldırarak dövüşe hazırlandı.
"Benim."
“Mantis? Böyle giyinmiş ne yapıyorsun?”
“Kapa çeneni ve üstünü değiştir. Gitmeliyiz.”
Mantis, onlara iki tane daha kıyafet getirmişti, onlar da ileri karakol muhafızı kılıklarıydı. İki takım yıpranmış zırh, maske ve tüfek içeriyorlardı. Giysilerini değiştirdikten sonra resmen gerçek personelden ayırt edilemez oldular.
Mantis diğer ikisini bodrumdan çıkardı. Onları arayan fevtlerle muhafızların arasına karışmaya çalışarak ileri karakolda kasıla kasıla yürüdüler. Yüzlerce fevt evden eve onları ararken, onlarsa yanlarından geçip diğer yöne doğru yol aldılar.
Gökdoğan, kalbi göğsünden dışarı çıkacakmış gibi hissediyordu.
Mantis, aksine, bunu yüzlerce kez yapmış gibi yürüyordu. Duruş ya da tavır olsun herhangi bir ileri karakol muhafızının hık demiş burnundan düşmüş gibiydi. Üç iblis teğmeni, ekiplerini şehrin içinden uzak noktalara doğru götürüyordu, çünkü hedeflerinin ileri karakolun içine doğru ilerleyeceğini düşünmüyorlardı.
Yeşilarazi Kalesi’ne girdiklerinde gördükleri şey çok çarpıcıydı.
İleri karakol savaş için hazırlanıyor gibi görünüyordu. Herkes etkilenmişti, ancak kargaşaya alışıklardı ve umursamıyor gibiydiler. Kalenin ilk katı, alkol, tütün, çeşitli gereç ve malzemeler, silahlar, yiyecek ve ilaç satılan bir pazardı. Kraliçeye yardım etmek için ihtiyaç duydukları şeyler de dâhil olmak üzere burada neredeyse her şeyi bulunabilirdi.
Ama bu onların gittikleri yer değildi. Mantis onları hangi cehenneme götürüyordu böyle?
Küçük grup, en üst seviyeye ulaşana kadar kale boyunca ilerledi. Tüm kat muhafızlarla doluydu. Bu savaşçıların elit olduklarını, dışarıda karşılaştıkları güruhtan çok daha üstün olduklarını açıkça görebiliyorlardı. Eğer Gökdoğan, Mantis'i iyi tanıyor olmasaydı, suikastçının onları satmaya kalkışacağından korkabilirdi.
Mantis, bir çift koruma kimliği ve amacıyla ilgili bilgiler verdi. Bu bilgiler adamları tatmin etmiş görünüyordu ve adamlar, onlara koridor boyunca yol gösterdiler.
Sonunda bir ofisin önünde durdular.
Gökdoğan, hayatında bu kadar büyük bir oda görmemişti. Kraliçe'nin önceki odasından bile daha büyüktü ve düzgün mobilyalarla dekore edilmişti. Orta yaşlı bir kadının küçük oğluyla oturduğu uzun bir kanepe vardı. Yakındaki bir masada dört ya da beş parlak renkli meyve vardı; çorak arazilerin lüksünün de lüksü!
Doktor kıyafetleri giymiş iki kişi de yoğun bir şekilde çalışıyordu.
Etrafa bakmaya devam ederlerken, küçük kalabalığın arasında cüsseli bir siluet belirdi. Gökdoğan ve Kraliçe korku dolu gözlerle bakıştılar.
Gökdoğan, asasını sıkıca kavradı ve dişlerini sıktı. “Aslan Yürekli? Lan yine mi sen!”
Aslan Yürekli hemen cevap vermedi. Koltuktaki kadına bakarak önce onunla konuştu. “Gidip bir bak.”
Kadın, hassas bir durumda nasıl davranılacağını biliyordu ve küçük kalabalığın arasından ayrıldı.
O gittiğinde, köle taciri dikkatini Gökdoğan ve Kanlı Kraliçe’ye verdi. “Şu andan itibaren biz bir ekibiz. Ne gerekiyorsa yapmanız için size yardım etmek üzere buradayım.”
Gökdoğan komik bir espri duymuş gibi homurdandı. "Sen mi? Bize yardım etmek mi? Ne kahrolası bir şaka ama!”
“O ciddi.” Çokbaşlı Yılan dışarıda belirdi. “Aslan Yürekli benim emrim altında. Benim için çalışıyor. Bundan sonra sizin grubunuzun bir parçası olacak.”
Gökdoğan, Çokbaşlı Yılan'a kuşkuyla baktı.
Çokbaşlı Yılan devam etti. “Dinleyin, o piç mutantlar sizi arıyorlar. Adamlarıma istedikleri gibi emir yağdırıyorlar ve benim topraklarımın içine s*çıyorlar. Beni ve kaynaklarımı, sanki bu lanet yerin sahipleriymişçesine sömürüyorlar. Ben bu ileri karakolun lideriyim ve bu saçmalığa katlanmayacağım. Aynı amaçlara sahip olmayabiliriz, ama düşmanımız aynı. Benim size, sizin de bana ihtiyacınız var. Yanılıyor muyum?"
Gökdoğan kabul etmek zorunda kaldı. Aslan Yürekli’nin ekiplerine eklenmesi, muharebe güçlerini bir anda artırmıştı.
Çokbaşlı Yılan, Aslan Yürekli'nin karısının ve çocuklarının sorumluluğunu almıştı. Onlar kalede yaşıyorlardı, ama misafirden çok rehine gibiydiler. Aslan Yürekli, Çokbaşlı Yılan'a ihanet etmeye cesaret edemezdi, çünkü bu ailesini tehlikeye atmak anlamına gelirdi.
Kimse, tüm bu kargaşanın onları buraya getireceğini tahmin edemezdi. Yeni bir ekip kurulmuştu.
Günler boyunca Gökdoğan, Kanlı Kraliçe’yle bir yerden diğerine kaçıp durmuştu ve kahrolası bu şeyden bıkmıştı artık! Şimdi yanında Aslan Yürekli ve Mantis’in yanı sıra, Çokbaşlı Yılan'ın desteği vardı. Sonunda rahat bir nefes alabileceğini hissediyordu!
Magnec