Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

52. Bölüm Yaşam ve Ölümün Kıyısında

Çevirmen: Lydiara / Editor: T4icho

Kumlar sarsıldı, dünya yalpaladı. Şafağın loş ışığında korkunç bir şey ortaya çıkmıştı. Tırpan benzeri yüzden fazla bacak kıpırdaşıyordu, üst yarısından uzanan bacakları kıpkırmızı ve hançer gibi keskinlerdi. Öyle sıkı bir şekilde sıralanmışlardı ki, bıçak gibi birbirlerine çarparak şıngırdıyorlardı. Bu tam bir güç gösterisiydi.

Canavar aynı zamanda pis bir koku yayıyordu. Bu en seçkin askerlerin bile taş kesmesine neden olacak kadar korkunç ölümcül bir şeydi.

Gökdoğan, yetişme tarzının bir örneği olarak çorak araziye uyum sağlamış bir canlıydı. Saldırganlık kemiklerine işlemişti ve o hiçbir şekilde korkak bir insan değildi… ama bu cehennem kaçkını karşısında kesinlikle serseme dönmüştü. Takipteki fevtler de buna tanıklık etmişler, yaratık gizli yuvasından görkemli bir imparator gibi çıkarken seyretmişlerdi. Vücudunun ilk üçte birini yükseltip kocaman açılmış ağzından saf öfkesiyle tiz bir çığlık atmıştı. 

Ses herhangi bir gök gürültüsünden daha korkunçtu; patlayan bir volkanın sesinden daha kötü, bir selden daha sağır edici! Geniş çorak arazilerden göklere doğru gürledi ve topraklarına girmeye cüret edecek herkese, buranın efendisi olduğunu duyurdu!

Gökdoğan kendine geldi. "Koş!"

Fevtlerin binek hayvanları, canavarla yüz yüze gelince paniklediler. Binicileri, onları kontrol altında tutmak için mücadele ederken liderleri kaba baltasını havada salladı. “Kaçmalarına izin vermeyin! O iki sıçanı öldürün!”

Diğer fevtler, köşeye sıkışmış bir kurt sürüsü gibi hırladılar. Bu canavarın görünüşü onları ürkütmüş olmasına rağmen, kovalamaktan vazgeçmeyeceklerdi – bu delice görünen bir hareketti.

Ama unutmamalı ki… burası çorak arazilerdi!

Kumlar, sert rüzgârlarla uçuşurken, beraberinde yay tellerinin tıngırtılarını getiriyordu. Zehirli oklar birbiri ardına atılıyor, korkunç ıslıklarla havayı dolduruyorlardı. Kaçaklar, binek hayvanlarını ileri doğru harekete geçirip pervasızca kum çukuruna doğru hızla atıldılar.

Gökdoğan, iki ok tarafından vurulmuştu. Gizemli pelerini tamamen delmediler ama yine de ona batmışlardı. İki kesik, bıçak yarası gibi acıyordu ve durup bakmasa da, orada kan olacağını biliyordu.

Çöl canavarı harekete geçti. Kumun üzerinde sürekli olarak kıpırdattığı bacaklarıyla, tanecikli deniz boyunca bir gemi gibi rahat bir şekilde hızla ilerlemekteydi. İleri doğru hızla atıldığında, arkasından öbek öbek kum saçılıyordu. 

Çürük kokusu, savrulan kum bulutlarına karışıyordu. Gökdoğan'ın gözleri, ağzı ve burnu tamamen tıkanmıştı. Hiçbir şey göremiyor ya da duyamıyordu – boğulmakta olan bir adam gibi çaresizce, amaçsızca çırpınıyordu.

Canavar onun arkasına takıldı. Gökdoğan'ı delip geçmek için yüzlerce kırmızı, bıçak benzeri uzantılarını savurdu.

Işınlar, doğudaki ufuklardan onlara ulaşıyordu. Canavar avını yutmak için ağzını açtığında ışık, kocaman ağzında kayboldu. Sayısız iğneye benzer diş, canlı bir kıyma makinesi gibi ağız boşluğunu kaplıyordu. Bakırdan derisi ve demirden kemikleri olan biri bile, yine de paramparça olurdu ve Gökdoğan bu şeylerin hiçbirine sahip değildi.

Gökdoğan, adeta yok oluşun jilet gibi keskin kıyısında sendeliyordu.

Kanlı Kraliçe ortaya çıktı; pelerini savruluyor, ardında kum kaldırıyordu. Gökdoğan'ı kaptı, yerden sıçrayıp canavarın tam kafasının üstüne indi. Canavar da karşılığında, ileri geri sallanıp kendini daha da yukarı kaldırdı. Ama canavar ne yaparsa yapsın Kraliçe, onun kafatasının üst bölümünü oluşturan kabuğuna bir mıknatıs gibi sabitlenmişti. Bir serçe gibi çevik bir şekilde onun sırtından aşağı vücudunun orta noktasına kadar kaydı.

Gökdoğan şoktaydı. Kelimenin tam anlamıyla ölümün ağzından çekip çıkarılmış gibi hissediyordu. Ölmesine ramak kalmıştı, öyle ki ruhu vücudundan ayrılıyormuş gibi hissetmişti! Daha önce hiç bu kadar korkunç bir his tatmamıştı. 

Gökdoğan, tamamen Kraliçe'nin harika yetenekleri sayesinde hayatta kalmıştı. Dokuz canlı bile olsaydı, canavar hepsini yutmuş olurdu. Ancak Gökdoğan, Kraliçe’ye baktığında, kaçtıkları için sevinçli görünmüyordu. Kadının maskesinin altından sürekli olarak kan damlıyordu. Tüm bu hareketler ve zorlanmalar onu daha da kötüleştirmişti.

 "İyi misin?" 

Kraliçe’nin maskesi yüzündeyken, Gökdoğan onun durumunu anlayamıyordu. Kadının cevabı soğuk ve umursamaz bir homurtuydu, ama güçsüzlüğünü de gizleyemiyordu. "Sen kendinle ilgilen. Her defasında kıçını kurtarmamı bekleme!”

İyi niyetli sorusu hoşgörüyle karşılanmayınca, Gökdoğan son derece üzüldü.

Bu konuda yapabileceği hiçbir şey yoktu. Kendisinin on tanesi, bir yaralı Kanlı Kraliçe’ye denk olamazdı. Kadının kuşatmayı tek başına kırması zaten yeterince zorken, bir de Gökdoğan’ı yanında sürüklemek zorunda kalması bunu ikiye katlardı.

Gökdoğan, canavarın kitinden oluşmuş zırhının bağlı olduğu kenarlara sıkıca tutunuyordu. Orada korkunç bir lunapark trenindeymiş gibi bir o tarafa, bir öbür tarafa savruluyordu. “Kaçmak için bir fırsat bulacak olursan, beni unut!” diye bağırmaya başardı. 

“İznini beklemiyordum.” diye tersledi Kraliçe.

Gökdoğan, şimdiye kadar kişiliğini anladığı için onun öyle bir şey söyleyeceğini biliyordu. Ama yine de bu onun egosuna bir darbe indirmişti. Ne kadar umursamaz, huysuz bir kadın, diye kendi kendine söylendi. ”Hala benim bir pislik olduğumu düşünüyor!”

Gökdoğan bir şey söylemek için ağzını açmıştı ki, keskin nişancının attığı bir ok Kraliçe'nin göğsüne saplanınca sözleri kesildi. Ok vücudunu delince kadının nefesi kesildi, neredeyse yere yığılmak üzereydi.

“Kraliçe!”

Gökdoğan onu yakalayıp pelerinini üzerine sardı. Oklar ölümcül bir dolu gibi yağarken, canavar öfkeyle kudurmuş, kendini fevtlere doğru savurmuştu. Aynı anda sağa sola doğru sallanıyor, sırtına yapışan haşerelerden kurtulmaya çalışıyordu.

Çok sayıda jilet gibi keskin kolu, önündeki toprağı çiğnedi. Yoluna çıkacak kadar şanssız olan tüm fevtler ya da onların binek hayvanları, yabani otlar gibi biçiliyordu! Doğranıp paramparça ediliyorlardı.

Bu sadece fevtleri öfkelendirmeye yaramıştı. Ağır zırhlı iki yamyam, kendilerini çıldırmış boğalar gibi öne fırlatıp muazzam savaş çekiçlerini canavarın kafasına geçirdiler. Darbe, mutant yaratığı şaşırtıcı bir şekilde sendeletmeye yetecek kadar güçlüydü. Bu arada diğer fevtler, yaratığın etrafını kuşatarak mızraklar ve kılıçlarla onu bıçaklamaya başladılar.

Canavarın aldığı her yarayla zehirli bezler açıldı ve etrafa çürütücü toksinler saçıldı. Sıçrayan pislik birçok fevti kör etti, ama çete yine de geri çekilmedi. Aksine daha başka düzinelercesi hücum ediyordu; hatta bazı fevtler yaratığın sırtına tırmanmaya çalışıyorlardı.

Gökdoğan, Kraliçe'ye sıkı sıkıya sarılırken asasını sallayıp onlara çok fazla yaklaşmış olan bir fevtin boynuna geçirdi ve geride bir kan çeşmesi bıraktı. Fevt yere düşmeden önce ölmüştü. Gökdoğan bu şekilde asasını savurarak başka bir fevte öyle sert vurdu ki, fevt miğferinden kıvılcımlar saçılarak uzağa savruldu.

Mutant kırkayak, bedenini bükebildiği her yöne doğru büküp kendini içinde bulunduğu tuzaktan kurtarmaya çalışıyordu. Fakat canavar nereye kaçmaya çalışırsa çalışsın, fevtler kurtçuk gibi onun üzerine yapışıyorlardı. Kendine yaklaşan her şeye saldırıyordu, ama sonsuza kadar dayanamazdı.

Gökdoğan o kadar çok yaralanmıştı ki sayısını unutmuştu. Şeytan çıkarıcı asasını kullanamayacak kadar güçsüzdü. Yapabileceği tek şey çaresizce canavara ait kabuğa sıkıca tutup etrafa savrulmaktı. Eli serbest kalır da kumlara düşerse, fevtler bir dakika içinde yanlarına üşüşürdü. Bu durumda onu vahşice bir ölüm bekliyordu; hayatta kalmak için verdiği çılgınca uğraşların kaçınılmaz ödülü...Canavar toz dumanın içinde, fevtlerin sayısının artmakta olduğunu fark etmiyordu. Eğer bu durum devam ederse, ne kadar güçlü olursa olsun canavar yakında öldürülecekti!

Kanlı Kraliçe, bir elini uzatıp canavarın vücudunun üzerine düşmesine izin verdi.

Parmaklarından kavurucu bir alev yayıldı. Yaratığın dış kısmı onu yalayan alevlere direndi, ancak ısı onu içerden canlı canlı haşlıyordu. Acı içinde çığlık atarak vahşice ileri atıldı. Yamyamlar yana savruldu ve canavar bekleyen fevt denizine daldı.

Kraliçe, yakıcı gücünü canavara akıtmayı asla bırakmadı. Çıldırmış bir canavara benzeyen mutant böcek, düşman kalabalığını yakıp yıkıyordu.

Bu canavarın ezici gücü sayesinde, Gökdoğan ve Kraliçe kuşatmadan kurtulmuştu. Canavarın ne kadar uzağa koştuğunu umursamıyordu, sadece Kraliçe’nin eldivenlerinin yani yanan meleklerin onun iç organlarını kavurarak neden oldukları acıya odaklanmıştı. Yaşam gücü hızla tükenmeye başladığı için, ümitsiz ve üzgün bir şekilde inledi ve kumların üzerine yığıldı.

Nihayetinde ne Gökdoğan ne de Kraliçe, onları bitap düşüren yorgunluk dalgasını engelleyebilirdi. Zırhı nedeniyle Kraliçe'nin göğsüne saplanan ok çok şükür ki sığdı. Ok uçlarının zehirli olduğunu düşündüler, fakat onların hangi toksinleri kullandıklarından emin değildiler. Gökdoğan sadece acil durum önlemlerine başvurabilirdi, bu yüzden Kraliçe'nin zırhını yana çekip oku çıkarmasına yardım etti. Yarası serbestçe kanamaya başladı.

Kraliçe asla direnmedi. Muhtemelen bunun için yeterli güce sahip değildi. Şafak gelmişti, ancak güneş, çorak arazileri duyarsız ışığıyla henüz yıkamamıştı. Gökdoğan bir kum tepesinin zirvesine doğru yol aldı ve sarı-kahverengi ufkun eşit derecede tiksindirici gökyüzüyle buluştuğu yere baktı.

Opak kahverengi bulut gittikçe daha da büyüdü. Ne kadar yaklaşırsa, o kadar koyulaşıyordu, ta ki onlar bir kez daha geceye dalıncaya kadar... Gökdoğan, çorak arazilerde büyümüştü, tabii ki bunun ne olduğunu biliyordu.

Kraliçe'nin kollarından birini kendi omzuna attı. “Has*ktir, bize doğru gelen bir kum fırtınası var. Saklanacak bir yer bulmalıyız, aksi halde uçup gideceğiz!”

Bu tabiat ananın doğurduğu gerçek bir kum fırtınasıydı. Bu fırtınaların kapladığı alan çok güçlü büyüktü. Arabaları bütünüyle havaya fırlatacak kadar yoğun rüzgârlar nadir değildi. Onların karşılaşabilecekleri en yıkıcı doğal afetlerden biriydi!

"Beni bırak," dedi, Kraliçe.

Gökdoğan’ın ağzı açık kaldı. "Ne dedin?"

Bu güçlü kadın ilk kez, yenilgiye boyun eğmeye hazırmış gibi görünüyordu. “Kum fırtınasından sağ çıkamam. Yalnız gitmelisin.”

Durumu dramatize etmiyordu. Hem fiziksel hem de zihinsel olarak, uzun zaman önce sınırlarını aşmıştı. Yaraları, acısı - bunların hiçbiri, görevini yerine getiremediğini bilmek kadar kötü bir şekilde ona zarar veremezdi. Bütün karşı çıkmaları göz ardı ederek, buraya gelip avlanmak için iblis avcısı kurallarını ihlal etmişti. Sonunda, iblisin yüzünü bile hiç görememişti. Şimdi sefil, boğucu bir ölümle karşı karşıyaydı.

Umut yoktu! Her şey yitirilmişti!

Kraliçe en iyi halindeyken bile iblisin dengi değildi, kaldı ki onun çorak arazilerdeki egemenliğini bile alt edememişti. Şimdi görevi başarısızlığa mahkum olmuşken, Kraliçe’nin günahları da onunla mezara gelecek gibi görünüyordu.

“Ne saçmalıyorsun sen?”

Gökdoğan, onun ricasını kabul etmeyi reddetti ve Kraliçe’yi omzuna kaldırdı. Ağır değildi, ama rüzgâr ve kuma karşı mücadele etmesi gerekiyordu; Gökdoğan tükenmişti. On dakika sonra kum fırtınasının en şiddetli kısmı onları yuttu. Taş yüklü rüzgârlar, bir bıçak fırtınası gibi Gökdoğan’ı hırpalıyorlardı.

Bir kaya tarafından parçalanma ya da ezilme tehlikesinin ötesinde, rüzgârlar onları savurabilirdi.

Gökdoğan, bir kaya tarafından korunan bir tepecik buldu. Oraya sokulup Kraliçe’yi doğa şartlarından korumak için peleriniyle sardı. Uçuşan taşların sürekli olarak onları yağmura tutmasını engelleyemedi.

 Fırtına vardı ve onun geçmesini beklemek dışında başka seçenekleri yoktu!

Kraliçe, bir çorak arazi genciyle yan yana ölecek olma fikrinden dolayı üzüntü duyuyordu. Güç bela gözlerini açtı ve çocuğun kirli yüzünde gezdirdi. O anda, onu o kadar da iğrenç bulmadı. Gencin yüzündeki endişeyi, korkuyu gördü ama önemli olan şey onun gözündekiydi; elinden gelen her şeyi yaptığı için ölümü kabul edeceğini söyleyen bir dinginlik...

Zor zamanlar karşısındaki bu dayanıklılık, acıların karşısındaki bu boyun eğmez inat, tüm dünya sana karşıymış gibiykenki bu meydan okuma... bunların hepsi sadece çorak arazilerin öğretebileceği şeylerdi!

“Eğer bu sıkıntıdan kurtulursak ve o bir iblis avcısı olursa beni kesinlikle geçecek!”

 ”Ancak, yüce tanrılarım, neden böyle bir adamın bu mahvolmuş topraklarda doğmasına neden oldunuz?”