Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

51. Bölüm Kaçaklar

Çevirmen: Lydiara / Editor: T4icho

Bu bir keşif takımıydı, keşifçiler belki yirmi otuz kişi vardılar. Üç metre boyundaki bir çift yamyam aralarında geziniyordu, üçüncüsü de bir komandoydu. Birçoğu, çorak arazilerin kumları üzerinde sürünen muazzam kertenkelelere biniyordu.

Bu hayvanlar, Tartarus paralı askerlerinin kullandığı mutasyona uğramış devekuşlarının üzerinde bir sınıftı. Karşılık verebilecek, etkin savaş binekleriydiler. Çok vahşiydiler, zırh gibi kalın bir deriye sahiplerdi ve inanılmaz bir şekilde dayanıklıydılar. Onların binicilerinin sırtlarında da uzun yaylar bulunuyordu.

Onlar seyyar birliklerdi ve hem yakın mesafede hem de uzak mesafede ustaydılar; avcılar!

Gökdoğan geldiklerini hissetmemişti. Mantis yokken, ikisinin dövüşerek kurtulma şansı zayıftı. Düşmanları yaklaşık yüz metre uzaklıktaydı ve gittikçe yaklaşıyorlardı.

"Kahretsin! Yanlarında çürükurtlar var!” Gökdoğan, kendilerine en yakın olanın bir kurt binicisi olduğunu fark etti. Kaba, siyah kıllarını dikleştirmiş olan kurt, onları ararken burnunu yere yapıştırmıştı. Saklanmak işlerine yaramayacaktı. “Git… gitmeliyiz!”

İkisi de ellerinden geldiğince ses çıkarmadan saklanma yerlerinden dışarı çıkıp bir kum tepesinin uzaktaki kısmına tırmanıp dibine doğru kaydılar.

“Awooo! Awoooo!”

Çürükurtlar her türlü harekete duyarlıydı.  Kokularını alıp Gökdoğan ve Kraliçe’nin kaçtığı noktaya doğru hızla fırladılar.

“Onları bulduk!” Kurt binicisi, yerde kan lekelerini görünce iğrenç bir şekilde sırıttı. Lekeler bir yaradan gelmiş olmalıydı. Diğerlerinin dikkatini çekmek için kollarını salladı. “Bir kaçınız ilerleyip onların önünü kesin. İşaret verin, diğerleri de gelsinler.”

Kertenkele binicileri, her bir taraf için ayrılıp kum tepesine doğru yol aldılar. Perdeli ayakları sayesinde kumlarda rüzgâr gibi hareket ediyorlardı. Avlarına yetişebileceklerine şüphe yoktu. 

Fevtlerden biri, ok kılıfından bir ok çekip onu yakıtla ıslattıktan sonra yakarak karanlık gökyüzüne attı. Anında yanan kırmızı ışık, kilometrelerce uzaktan görülebilecek şekilde karanlığı böldü. Yolunun zirvesine ulaştığında patladı.

“Bir işaret mi?”

Gökdoğan içinden küfretti. Diğer fevtler işareti görünce koşarak geleceklerdi. 

Gökdoğan Kraliçe’ye “O lanet kurt bizi her yere takip edebilir. Onu atlatamayız.” dedi, “Onu öldürmek için haçını kullanmalısın!”

Gökdoğan’ın saçma önerisi karşısında Kraliçe’nin dili tutulmuştu. Evet, kutsal haç uzak bir mesafeden kullanılabilirdi, ancak onu kullanarak hemen hemen tüm enerjisini tüketmiş olurdu. Onun son çare olarak kullanılması gerekiyordu. Tek bir fevt ve kurt için onu kullanmak, bir savaş çekiciyle sinek öldürmeye benzerdi. 

Şimdiye kadar kertenkeleler onları etrafını sarmıştı bile. İlerideki bir kum tepeciğini karıştırıyorlardı. Kurt binicisi diğerlerini kokuya göre yönlendiriyordu. Çok hızlıydılar!

Gökdoğan, Kraliçe’nin güçlerini kullanmak istemediğini görünce birden durdu. Kraliçe'nin meraklı ve inatçı bakışları altında, keskin bir taş alıp elleriyle tartmaya başladı. 

“Bu moron ne yapıyor?” diye düşündü Kraliçe. 

Arkalarına baktıklarında kurdun, ay ışığının içinden hızla geçen bir gölge gibi, kum tepesine doğru sinsi sinsi geldiğini gördüler. Yaklaşıyordu, sadece onlarca metre kalmıştı. Canavarın keskin yeşil gözleri karanlıkta kurbanlarını arıyordu.

“Yeterince yakın!”

Gökdoğan gözlerini çürükurdun üzerine sabitlemişti.  İleri doğru art arda adımlar atarak aniden koşmaya başladı. Kurt onu fark etmişti, ama avının hücum etmeyi seçmiş olması onu hayrete düşürmüştü. Kum tepesine yayılan diğer fevtler de genç adamın geldiğini gördüler. Uzun yaylarını serbest bırakıp zehirli oklar atmaya başladılar.

Tehlike! Gökdoğan'ın tüyleri diken diken oldu. 

Bir avuç okçu hedef aldı, hedeflerinden belki de sadece 10 metre uzaktaydılar. Bunlar deneyimli katillerdi, avlarını bu kadar yakından vurmak onlar için çocuk oyuncağıydı.  Fakat Gökdoğan onlardan sıyrılmak için hiç çaba göstermedi. Gökdoğan vücudundaki her kas üzerinde sahip olduğu hassas kontrol ile bacakları kuma saplanınca kaydı. Her şey uyumla çalıştı ve baldırlarından uyluklarına, belinden omuzlarına, kollarından ve bileğine kadar güç gönderdi.

Woosh!

Ne hız ama! Fırlattığı taş, havada yıldırım gibi ilerleyip çürükurdun tam burnuna geldi. Hayvan burnu ezilince acı ve şaşkınlıkla havladı ve binicisini sırtından attı.

“Tam isabet!”

Mantis bir keresinde ona karmaşık silahlara güvenmemesini söylemişti. İşinin ehli herhangi bir katil, hedefini elindeki herhangi bir şeyle yok edebilirdi. Sadece bu becerilere sahip biri, kendisine gerçek bir çorak arazi efendisi diyebilirdi. Gökdoğan, Mantis'in neşterle neler yapabileceğini gördükten sonra nasıl fırlatılacağını öğrenmişti. 

Gökdoğan inanılmaz bir kontrol, hız, güç ve algıya sahipti. Karanlığın içinden çürükurdun burnuna vurabilmek için bunları kullanmıştı. Ama bunu kutlayacak zaman yoktu. 

Yay tellerinin tıngırtıları ve oklar hemen bunu takip etti, birçoğu Gökdoğan'ı hedef alıyordu. Yere eğilip alfa-kurt postunu yukarı tuttu. Pat, pat, pat! Oklar onu vuruyordu, ama ceketini tam olarak delemiyorlardı. Tek yaptıkları, birkaç tane sıyrık ve çizikti. 

Bazıları ise, korumasının hiç olmadığı kafasını hedef alıyordu.

Gökdoğan kara okları, karanlığın içinden takip etmekte zorlanıyordu, ancak yaydıkları tehlikeyi hissediyordu. Öyle çoklardı ki onları atlatması veya saptırması mümkün değildi. Ardından bu kritik anda, Kanlı Kraliçe elinde hançerle ortaya çıktı.

Ting, ting, clang! Kalan okları savuşturduktan sonra Gökdoğan’ı da kolundan tutup geri çekildi.

Koşarlarken, Gökdoğan bağırarak ona teşekkür etmeyi başardı. Çürükurdun burnunu denklemden çıkarmayı başarmıştı, ama durumlarını pek de iyileştirdiği söylenemezdi. Fevtler her taraftan onlara yaklaşmaya devam ediyorlardı. Etraflarının kuşatılması an meselesiydi.

Birkaç dakika içinde önleri kesilecekti. O üç mutant da geldi mi, iyice b*ka batmış olacaklardı.

Uzaklaşamadılar! Bir çift kertenkele, arka ayakları üzerinde tam karşılarına çıktı, binicileri silahlarını çekmişlerdi. Başlarının üzerinde kalın, vahşi orak biçimli kılıçlarını salladılar ve kertenkeleleri onları ileriye doğru götürürken, ölümcül bir şekilde havayı doğradılar.

Bıçaklar tam yüzlerinin önündeydi.

Kanlı Kraliçe’nin vücudu yana doğru çekildi. İnce ve çevik vücudu, bir mancınıktan fırlamış gibi havada süzüldü ve fevtlerin bıçaklarının yanından kayarak hançeriyle onların boğazlarını deşti.

Bir ayağını kertenkelenin başına bastıktan sonra kendini tekrar iterek aşağı indi. Ölümcül bir topaç, çelik bir derviş gibi dönerek başka bir binicinin boğazındaki atardamarları kesti.

Gökdoğan, şimdiye kadar Çılgın Köpek, Kurnaztilki, Bozayı ve diğerleri gibi birkaç uzmanı iş başında görmüştü. Fakat asla Kraliçe'nin zarif, esnek ve ölümcül yeteneklerine benzer bir şey görmemişti.

Biniciler öldü - ama kertenkeleleri hala nefes alıyordu. Sürücüleri olmadan, öfkeli ve daha da acımasızlardı. Ağır bedenler yere düşünce, kertenkeleler Kraliçe’ye tıslayıp jilet gibi dişlerle dolu ağızlarını gözler önüne serdiler.

Kanlı Kraliçe, hala savunma pozisyonunda duruyordu. Hançerini kertenkelenin gözüne gömmeye hazır bir şekilde, avının saldırmasını bekledi.

Sonra, hiç kimsenin beklemediği bir şey oldu. 

Hiçbir kertenkele onu ısırmaya kalkışmadı. Bunun yerine dikenli dilleri, kırbaç gibi hızla ve bir kayayı parçalayacak kadar kuvvetle ona doğru savruldu. Daha da önemlisi, dilleri zehir salgılayan bezlerle kaplıydı. Dillerindeki çivilerin açacağı bir sıyrığın sonuçlarını düşünmek bile ürkütücüydü.

Kraliçe, kendini tehlikeli bölgeden çıkarmak için avantajlı bir konumda değildi, bunların sadece birinden kurtulabilirdi.

Gökdoğan, metalik bir boru alıp ona doğru koştu ve onu mutant yaratıklardan birinin kafasına çarparak, kafatasını parçaladı. Darbe hayvanı savurdu ve dilinin yörüngesini değiştirdi.

Kraliçe, güvenli bir şekilde yere inerek havaya sadece bir kum bulutu saçtı. Ardından diğer kertenkeleye bir rüzgar gibi hücum etti. Kertenkelenin savunmasız alt karın bölgesinde boğazından karnına kadar derin bir yara belirdi.

“Diğerini canlı bırak!”

Fevtler her taraftan akın ediyorlardı. Kanlı Kraliçe yetenekli olsa da, sadece tek bir kişiydi ve hızla gücünün sınırına yaklaşıyordu. Bunun ötesinde, yaraları da ciddiydi. Tüm bu hareketler onun sonu olacaktı!

Avcıların sayısı arttı. Sadece iki ayak üzerinde onları atlatmayı nasıl ümit edebilirlerdi ki? Bu bir kuşatma değildi, avcılar onları tamamen güçsüz düşürmeye çalışıyorlardı.

Gökdoğan kendini diğer kertenkelenin üstüne atıp dizginlerini yumruğunun etrafına sardı. Kertenkele buna hemen karşı çıkarak silkelenmeye ve zıplamaya başladı. Gözleri kan kırmızısı olan Gökdoğan, yaratığın kafasına boruyla tekrar ustaca vurdu. "Sakin ol! Lanet olası! Yürü!"

Bu çılgın insanın ölüm tehdidi, kertenkelenin korkuyla titremesine neden oldu. Aniden daha da uysallaşmıştı.

Gökdoğan, Kraliçe'ye doğru elini uzattı. “Neye bakıyorsun? Hadi gidelim!"

Kraliçe, Gökdoğan’ın bu yaratığı sadece sesiyle uysallaştırmış olduğuna inanamıyordu. Bu çocuk, sürprizlerle ve onun habersiz olduğu güçlerle doluydu. Kraliçe kertenkele sırtına atlamaktan çekinmedi. Kollarını Gökdoğan'ın beline sarıp sağlam bir şekilde yerleşti.

"Beni buradan çıkar!"

Bir eliyle dizginleri tutan Gökdoğan, kertenkelenin gerisine borusuyla vurdu. Derisi çok kalın olsa da, Gökdoğan da hiç güçsüz sayılmazdı. Üçgen biçimindeki boru deriyi parçalayacak kadar sertçe çarptı ve kertenkeleyi acıyla inletti. Hızla ileri fırlayan kertenkele, karanlığın içinde çılgınca koştu. 

"Daha hızlı!" 

"Daha hızlı!"

Gökdoğan peşindekilerin aradaki mesafeyi kapattıklarını gördü. Borusunu kertenkeleye tekrar ve tekrar vurarak onu harekete geçirdi. Kertenkele acıdan kurtulmak için perdeli ayaklarını çaresizce daha da hızlandırdı. Yamaçlar ve kum tepeleri üzerinde hızla yol alıp fevtlerle aralarındaki mesafeyi yavaşça arttırıyordu.

Konik bir çukura yaklaşıyorlardı. Kertenkele tam oraya inmeye hazırlanıyordu ki, çukurun kumlu derinlikleri Gökdoğan’ın dikkatini çekti. Bir şey hareket ediyordu ve kumlar yanlara doğru dökülmeye başlamıştı.

Bu manzara pek de güven verici değildi. Gökdoğan titrerken vücudundan soğuk terler boşandı. Bu normal bir vadi değildi - cehenneme giden bir geçitti!

"Dur, dur!"

Gökdoğan dizginleri sert bir şekilde çekerek aynı anda boruyla hayvana vurdu. Kertenkelenin kafası karışmıştı, bunun hızlanmak için bir işaret olduğunu sandı.

“Burası tehlikeli, atlamamız lazım!”

Gökdoğan elindeki dizginleri serbest bıraktı ve neredeyse aynı anda atladılar. Kertenkele hızla koşmaya devam edip en dibe vardı ve sanki her şey birden canlandı. Büyük bir yaratık ortaya çıktı. Korkan kertenkele başka bir yöne kaçmaya çalıştı, ama artık çok geçti.

Devasa şey, uzun ve yüzlerce kilo ağırlığındaydı. Kanlı ağzı açık bir şekilde havada süzüldü. Tek bir çırpıda, mutant kertenkelenin vücudunun yarısını kopardı. 

Kanlı Kraliçe, yaratığa hayretle baktı. “Bu şey de ne böyle?!”

Şişman bir kırkayak gibiydi, her iki tarafında da düzinelerce devasa bacak sallanıyordu. Biçimleri birbirini tutsa da, aralarındaki göze çarpan fark, bu şeyin derimsi bir etle kaplı olmasıydı. En az yirmi metre uzunluğundaydı ve birbirine bağlı beş tane iri yarı adam kadar büyüktü. Bir kabuk, başının üstünden tüm sırtına kadar uzanıyordu. Yanları tümör benzeri zehir bezlerle kaplıydı ve gözleri, kulakları veya burnu olmamasına rağmen, ısırışı bir köpekbalığını utandıracak derecede vahşiydi.