Teşekkürler ellerinize saglikkk
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
46. Bölüm Zırhım Yok
Winston Kalesi zindanı.
Üçüncü bodrum katındaki tekli hücrelerden birine atılmış, sonra Euphemina tarafından kurtarılmıştım. Şimdiyse Huroi’yi arıyordum.
“Hay böyle işin ben! Her yere baktım, sanki yer yarıldı da içine girdi. Nerede şu şerefsiz?”
“Bu katta olduğunu sanmıyorum. Birkaç kat daha mı insek?”
“Ne? Yer altında başka katlar mı var?”
“Bildiğim kadarıyla dört kat var.”
“Dördüncü kata inmemiz gerekecek…”
Huroi’yi kurtarmak için geriye 1 saat 10 dakikam kalmıştı. Gitgide sinirim bozuluyordu. Zaman sınırını aşar ve Huroi’yi kurtaramazsam korkunç bir ceza alacaktım. Bu yüzden bir an önce onu bulmam gerekiyordu.
Fakat Winston Kalesi’nin zindanı devasaydı ve koridorlar labirent kadar karmaşıktı. Euphemina’nın fikrini takip etmeye karar verdim, ama dördüncü kata inen merdivenleri bulmak da kolay iş değildi.
“Hey, sen! Dördüncü kat diye bir yer olduğuna emin misin? Üçüncü kat son olmasın? Belki de Huroi birinci ya da ikinci kattadır…”
“Seni ararken birinci ve ikinci katı tamamen gezdim, orada Huroi isimli bir mahkum yoktu. Ayrıca dördüncü kat gerçekten de var. Bilgiyi güvenilir bir kaynaktan aldım.”
“Ah… Ama yol göremiyorum.”
“Şikayet etmeyi bırak artık. Sinirimi bozuyorsun.”
“… Tamam, pardon.”
Başıboş halde gezerken zaman geçiyordu. Kaşla göz arasında 20 dakika geçmişti. Bu esnada askerler peşimizi hiç bırakmıyor, zaman zaman koridorlara tuzaklar yerleştiriyorlardı.
‘Neyse, mutluyum. Tuzakları iyi gizleyemiyorlar.’
Zindan taşlardan yapılmıştı. Zemin, duvarlar ve tavan, her şey taştandı. Ayrıca yerin altında olduğumuz için gün ışığını görmüyorduk. Diğer bir deyişle burada bitki yetişmiyordu. Fakat ilginçtir ki bazı yerlerde çiçekler ve otlar gördüm. Ayrıca tavandan meyve ve ekmek sarkıyordu. Üst düzey eşyaların sarktığı anlara bile şahit oldum.
Hiç doğal değildi!
‘Hepsi tuzak.’
İlkokula giden küçük veletler bile bu saçma sapan tuzakları fark ederdi.
“Bence eğilsen iyi olur. Yoksa öleceksin.”
“Eh?”
Euphemina’nın sesini duyar duymaz eğildim. Tam o esnada keskin oklar sırtımı teğet geçti. Duvara saplandıklarını görünce çığlığı bastım.
“H-heookkk! Nereden geldi onlar? Neredeyse ölüyordum.”
Alnımdan akan terleri silerken ve rahat rahat nefesler alırken Euphemina beni itti. Bu yüzden dengemi yitirdim ve yere kapaklandım, işin ilginci tam o sırada demin durduğum yere bir mızrak saplandı. Euphemina beni itmeseydi mızrak vücudumu ortadan ikiye yaracaktı.
Tüylerim diken diken oldu.
“Hik! Hiyaaaakk! Bunlar ne böyle?”
“Üzgünüm, yanlışlıkla bir tuzağı aktif ettim.”
Euphemina yürürken sırıtıyordu. Elinde birkaç renkli çiçek vardı.
… Manyak bu kadın.
“Böyle bir yerde çiçek yetişir mi hiç? Tuzak olduğu besbelli! Niye kopardın onları? Ehh?! Aptal kız, kör müsün sen?! Neredeyse ölüyordum! Hem zaten insan bu durumda çiçek toplar mı? Kahretsin! İşe yaramaz. Ölseydim sorumluluğu almak zorunda kalırdın. Şimdi saçma sapan şeyler yapmayı bırak ve yolu bul!”
Diye bağırmak istiyordum, ama yapamadım.
‘Sakin ol, sabret.’
Öfkemi zar zor bastırdım. Euphemina kırılgan görünüşüne ters düşecek yeteneklere sahipti. Savaş konusunda Cadı Yura’yla yarışırdı. Ayrıca koskoca Tatmin’de sadece üç kişinin sahip olduğu destansı sınıflardan biri ona aitti. Böyle büyük biriyle dalaşacak değildim.
En önemlisi de Huroi’yi kurtarma görevinde ona ihtiyacım vardı. Tek başıma adamı kurtaramazdım. Haliyle Euphemina’ya biraz yalakalık yapmam gerekiyordu.
“D-dikkatli ol. Ben senin gibi savunma büyüsü bilmiyordum.”
“Tamam, tamam, üzgünüm.”
Euphemina samimiyet yoksunu bir insan gibi özür dileyince yine tepem attı.
“Bu kadın! Beni neredeyse öldürüyordun, şu davranışlarına bak! Diz çök ve derhal özür dile!”
Demek istiyordum…
“Sabret… Kuo… Ha?”
Bir anda kaygılandım. Euphemina tavandan sarkan muzlara bakıyordu.
‘O şüpheli şeyleri alıp yemeyecek, değil mi? Ah, yok canım. Maymun değil sonuçta…’
O esnada Euphemina hafifçe zıpladı ve bir muz kopardı.
Neden, neden?
Çat!
Euphemina muzu alır almaz… üstünde durduğum zemin parçalanmaya başladı.
“Kiaaaak!”
Yana yuvarlanarak kıçımı zar zor kurtardım; artık sabrım kalmamıştı.
“Ne yapıyorsun? İnsan bu durumda muz yer mi?”
Ağzında muz, Euphemina cevapladı.
“Çiğner çiğner. Yutar. Muz görünce canım çekti.”
“Bana bak, biraz mantıklı ol! Zindanın tavanından muzlar sarkıyor. Tuzak olduğu belli!”
“Ben öyle düşünmüyorum. Belki de devriye gezen askerler için koymuşlardır.”
Euphemina iç geçirdi. “Yazık. Dünyaya öyle kötü bir açıdan bakıyorsun ki bahse varım hiç arkadaşın yoktur.”
“…”
Emindim. Euphemina çok öfkeliydi. Tuzakları bilerek tetikliyordu.
‘Anlayabiliyorum.’
Euphemina işine yarayacak bir görev için beni kurtarmaya gelmişti. Fakat Huroi’yi kurtarma işiyle bir alakası yoktu. Şu anda yaptığı hareketlerle alakası olmayan bir göreve katılmaya zorlandığı için sitemini belirtiyordu!
‘Cidden korkulası bir kadın…’
Güzelliklerin iyi huylu olduğunu pek görmezdiniz. Çoğu güzel kadın prensesler gibi bir kafeste büyüyordu.
‘Ama Ahyoung hiç öyle mi? Güzel olduğu yetmezmiş gibi altın gibi bir kalbi var.’
Rüyalarımın kadını, Ahyoung’u hatırlayınca kendime geldim.
“Ahyoung… seni görmek istiyorum…”
“Şurada! Şurada birileri var!”
“… Burada hayal kuruyoruz, kim o şerefsiz!?”
Tam Ahyoung’un hayalini kurarken koridorun iki yakasından askerler geldi. 50 civarı insan vardı.
İç geçirdim.
“Sonu yok mu bunların? Hayret bir şey.”
Euphemina burnundan soludu.
“Bah, zaten hepsiyle ben başa çıkıyorum. Sen ya kaçıyorsun ya da izliyorsun. Hiçbir şey yapmıyorken sitem etmekten utanmıyor musun? Elinde o silah varken böyle davranmana anlam veremiyorum. Savaşan sen olmalısın.”
“Savaşmak mı? Ben mi? Yok canım.”
Euphemina’nın geri verdiği özel seviye hançerim elimdeydi. Saldırı gücüyle askerlere hamle yapabilirdim. Fakat savaşamazdım. Neden mi?
Çok basitti.
“Zırhım yok.”
“…”
Üstümde savunma namına hiçbir özellik barındırmayan kıyafetler vardı. Savunmam yokken askerlere karşı koyamazdım! Nihayetinde Euphemina sayesinde savaşmadan Huroi’yi kurtarma işine odaklanabiliyordum.
“Zırhın olmasa da askerlerin icabına bakabilirsin, değil mi?”
“Hayır, düşündüğün kadar güçlü değilim. Bunu… sana bırakıyorum.”
“Ha? O ne demek…?”
Euphemina’nın sırtına dokundum ve deminki tuzak yüzünden açılan deliğe yöneldim. “Ben önden gidiyorum. Sen burayı tutarsın!”
“H-hey!”
Aklı karışan Euphemina hemen beni yakalamaya çalıştı, ama artık çok geçti. Kadını görmezden gelerek deliğe daldım.
Ku tang tang tang!
“Aah!”
[Yüksekten düştünüz ve 200 hasar aldınız.]
Askerleri ve Euphemina’yı arkamda bırakarak dördüncü kata zıpladım.
“Örggh! Örghh! Ahh… neyse ki canım çok yanmadı.”
Üstümdeki tozları silkeledim ve üstümdeki deliğe döndüm. Euphemina ve askerler çoktan savaşmaya başlamıştı.
“Güzel, Euphemina. Çok iyisin—“
Çok ses çıkarırsa düşmanlar ikimizin de üçüncü katta olduğunu sanarak bütün askerleri oraya yığabilirdi. Böylece dördüncü katta doğru düzgün adam kalmazdı.
“Huhuhut, bu boşluktan istifade ederek Huroi’yi kurtarabilirim. İnsan bu kadar da zeki olmamalı!”
Euphemina’yı yukarıda bıraktığım için kötü hissediyor muydum? Yani, hayır. Bende vicdan namına bir şey yoktu. Diğer insanları çıkarlarım doğrultusunda kullanan bir adamdım.
Euphemina tek başına kaldı diye endişeleniyor muydum? Tabii ki hayır. Kadın destansı sınıfa sahipti ve öyle güçlüydü ki büyülü sözler söylemeden büyü yapabiliyordu. Yüzlerce asker ve şövalye bile onun işini bitiremezdi.
…..
Magnec