Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

10. Bölüm O Adam Benim

Çevirmen: Shuiqui / Editor: T4icho

Kamera Katz’ın kılıcına yaklaştı.

Kılıcın üstünde yüzlerce, hayır binlerce kan damarı belirdi ve hızla büyüyerek silahın tamamını sardılar. Kısa süre içinde kılıç kıpkırmızı kesildi ve kalp misali atmaya başladı. Fakat ucu kaybolmak yerine iyice keskinleşmişti. Korkunç görünüyordu. Öte yandan garipti ve iğrençti.

Fakat Katz ona dünyanın en nadide hazinesiymiş gibi dokunuyordu.

-Pasif yeteneğim. Tuttuğum bütün silahlar bu şekle bürünüyor. Yenilenmiş silahla düşmana saldırdığımda, vurduğum hasarın bir kısmını emebiliyorum. Bu sayede savaş sırasındaki iksir kullanımım epey düştü; tek başıma kolayca avlanabilir hale geldim. Saldırdıkça yetenekten yararlanabiliyorum. Ayrıca başka güçlü yeteneklerim de var; seviye atlama hızımı buna borçluyum.

Yüzü heyecandan kıpkırmızı kesilmiş sunucu, silaha bakmadan devam etti.

-Destansı sınıf sıradan sınıflardan o kadar güçlü mü?

-Saçma bir soru. Güçlü tabii! Nadir sınıflar bile sıradan sınıflardan oldukça güçlü. Buna emin olabilirsiniz: Er ya da geç birinci sıraya yükseleceğim. Buna yetecek gücüm var.

- Ama bir yıldır birinci sıradaki isim hiç değişmedi. İlk 10’daki oyuncular yerlerini kimseye kaptırmak istemiyor. Hepsi birbirinden güçlü. Sırf sınıf değiştirdin diye onlara yetişebileceğini söylemen biraz abartı değil mi?

Sunucu aptal mıydı? Katz kibirli bir herifti, sinirden küplere binecekti.

-Sırf bir sınıf mı? Komik! Doğal yeteneğim var benim! Kan Savaşçısı ise bu yeteneğimi gerçek manada sergilememi sağlayacak bir araç! Agnus destansı sınıfa erkenden ulaştı, ama yalnızca 7. Sıraya yükselebildi. Ondan farklı olduğumu herkese göstereceğim!

Söylentilere göre Katz, Japonya’daki öncü gruplardan birinin sahibinin oğluydu. Bu yüzden kibriyle ünlüydü. Sunucuyu alaycı sorusundan dolayı korkuttuktan sonra mikrofonu çekip aldı ve ilan etti,

 -Dinleyin! Katz yakında birinci sırayı alacak! Sınıfımı duyurdum, çünkü sıralamadakilere gücümü göstermek ve onları korkudan tir tir titretmek istiyordum. Kukukuk, bekleyin! Er ya da geç nefesimi hissedeceksiniz!

 

Katz tam mikrofonu geri verecekti ki aniden duraksadı. Ardından sunucuya döndü.

-Bu program Kore’de mi yayınlanacak demiştin?

Sunucu başını salladı. Katz kötü kötü gülüyordu.

-Güzel. O zaman Yura, sana sesleniyorum: S.A Grubu’ndan başka hiçbir şeyi olmayan bu ülkenin bir parçasısın, gurur duymana gerek yok. Koreli oyun ustalarının çağı eskide kaldı. Seni, Koreli oyuncuların son gururunu er ya da geç ayaklarımın altına alacağım. Hahahaha!

Sunucunun kaşları çatıldı ve gözleri yaşardı. Dilimi şaklattım.

“Oyundaki yayın organizasyonlarının mikrofonları pahalı ve sayılı eşyalardır. Sırf paraya sahip olduğu için mi bu kadar kibirli? Züppe herif. Ama Kan Savaşçısı…”

Kıskanmıştım. Can emme yetenekleri eski oyunlarda çok etkiliydi. Üstelik Katz destansı sınıfın güçlü yeteneklerine sahipti. Kan Savaşçısı gerçekten de göze güçlü geliyordu.

“Benim yanımda sıfır kalıyor.”

Pagma’nın Soyu üretim odaklı bir sınıftı. Genelde bu sınıfların savaş yetenekleri olmazdı, muhtemelen Pagma’nın Soyu için de durum farklı değildi. Fakat bu, savaşta zayıf olacağım anlamına gelmiyordu. Yura’ya bile karşı koymuş bir adamdım.

Anormal durumlara karşı müthiş bir direncim vardı ve beş saniye süren ölümsüzlük modu hile gibiydi. Sağlam bir tank olmam gayet mümkündü. Ama hepsi bu kadar mıydı? Hayır, bütün ekipmanları koşulsuz giyebiliyordum. Eşyaların etkisine bel bağlayarak savaşta rakiplerimi alt edebilirdim.

“Ayrıca üretim sınıfları para basıyor.”

Neden sanal gerçeklik oyununda yaratıkları avlamak varken insanlar üretim sınıflarını seçiyordu? Çünkü bu işte para vardı.

Pagma’nın Soyu efsanevi bir demirci sınıfıydı! Altın yumurtlayan tavuktu.

‘İyi bir ekipman yapıp satarsam borçlarımı kapatabilirim.’

Efsanevi sınıfımla yüz milyonlarca won kazanabileceğime inanıyordum. Odama döndüm ve kapsülü açtım. Ardından demircilerle ilgili bilgi bulmak için internete girdim. Bilmediğim ve ezberlemem gereken çok şey vardı, ama elimden geleni yaptım. Kaç saat geçmişti?

Bir açlık krizi daha vücudumu ele geçirdiğinde soluğu salonda aldım; televizyonda bir şeyler oluyordu.

‘Son Dakika!’

-Son dakika haberleriyle karşınızdayız. Aldığımız bilgilere göre Ebedi Krallık’ın kuzey yakasında bulunan Yatan Tapınağı çökmüş. Bugüne kadar varlığını sürdüren tapınağın tek gecede çökmüş olması gerçekten inanılmaz. Arkasında nasıl bir hikaye var? Hadi, görüntüleri izleyelim. Lee Kyungmin, sunucunuz.

Tanıdık bir görüntü oynamaya başladı.

“Bu yer…”

Dün dirildiğim ve Doran’la tanıştığım Yatan Tapınağı’ydı. Devasa tapınağın yarısı çökmüştü. O manzarayı izlerken Yura’nın kullandığı kara fırtınayı anımsadım.

‘O büyü… tapınağı yok edecek kadar güçlü müydü? İnsanların üstünde öyle korkunç büyüler kullanılır mı hiç? Bu kızın utanması yok mu?’

Dün karşılaştığım cadıya duyduğum korku her geçen saniye artıyordu. Sokakta şans eseri denk gelirsek altıma işemekten korkuyordum. Bir de Katz onu yenebileceğini söylemişti. Salak herif.

“Şerefsiz. Ağzından çıkanı kulağın duymuyor senin. Yura gerçek bir insan bile değil, kahrolası bir yaratık.”

Sunucu haberleri iletti.

-Bu sabah saat 3:40 sularında bir oyuncu bu inanılmaz görüntülere tanıklık etti. Kore’nin bir numaralı ustası, aynı zamanda ortak sıralamada 5. Sıra’yı elinde bulunduran Yura, biriyle savaşıyordu. Onu tapınağı yok etmesine neden olacak kadar güç kullanmaya zorlayan kişi kimdi? Üst düzey bir oyuncu mu? Öyleyse neden tapınağın içinde savaşıyorlardı? Yoksa bu gizli bir görev miydi? Çok soru işareti var. Tanığın hikayesini dinleyelim.

Ortaokula gidiyormuş gibi görünen bir çocuk ekrandaydı. İsmi ve seviyesi açıkça görülüyordu. Başladı anlatmaya,

-Dün buraya görev yüzünden geldim. Yaratıklar peşimde olduğu için tapınağa kaçmak zorundaydım. Normalde Yatan Tapınakları müritlerle kaynar, ama burası boştu. Yine de yerin altından epey ses geliyordu. Ben de inip bakayım dedim…

Çocuk duraksadı ve sunucuya baktı.

-Yüzümü mozaiklediniz, değil mi? Okulda olmam lazımdı. Annem hala oyun oynadığımı öğrenirse işim biter.

Bir anda çocuğun yüzünü ve ismini gizlediler. Sunucu başını salladı.

 -Mozaikledik tabii. Sesini de değiştirdik. Endişelenmene gerek yok.

Aptal çocuk rahat rahat nefeslendi. Zavallı… annesi onu öldürecekti. Mutsuzluğu bana keyif katıyordu! Güzel.

Devam etti,

-Bodruma indim ve Yura’yı gördüm. İlk görüşte aşktı bu. Bayım, Yura’yı hiç gördünüz mü? Cidden! Kim Taehee’den bile daha güzel! Gerçek bir tanrıça!

-Dünyadaki herkes onun güzelliğini biliyor. O meseleyi bir kenara bırakalım. Sen bize bodrumda yaşananları anlat.

-İnanılmazdı.

-Neydi inanılmaz olan?

-20’yi aşkın kara büyücü tek bir adama saldırıyor, ama adam bana mısın demiyordu. Lanetlerin bile üstünde etkisi yoktu. Kahkahalar atarak Yura’ya ilerledi. Yura’nın gergin olduğunu anlamıştım.

Sunucunun aklı karıştı.

-Yatan Tapınağı’ndaki NPC’lerin ortalama seviyesi 160 civarıdır. 160. Seviye’deki NPC’ler tarafından saldırıya uğramasına rağmen hiç hasar almadı mı?

-Hepsine direniyordu. Acayip bir şeydi.

-Düzinelerce büyüye mi? Ama bu sıralamada zirveye oynayan oyuncular için bile imkansız… Yoksa Yura’dan daha mı güçlüydü?

Sunucu pek mutlu görünmüyordu, ama çocuk bunu umursamadan devam etti..

-Üst düzey biri değildi. Yüzünü daha önce hiç görmedim. Yine de bütün kara büyücüleri yendi ve Yura’yı köşeye sıkıştırdı. Yura Kara Fırtına’yı kullandı… hayır, daha çok elinde ne varsa adama fırlattı. Saldırı öyle güçlüydü ki tapınak bile paramparça oldu, ama o adamın kılına bile zarar gelmedi. Yura’nın o adama bakarken gözlerinde korkuya benzer bir şey vardı… Yura’nın fanıyım, bu yüzden normalde nasıl davrandığını biliyorum. Hayatımda ilk defa onu öyle gördüm ve dürüst olmak gerekirse bunu hiç beklemezdim.

Sunucu hala şüpheliydi, ama ilgi gösteriyordu.

-Peki sonunda ne oldu? Ayrıca o adamın ismi neydi?

Çocuk başını iki yana salladı.

-İsmi… Şey, o… neydi ki ya? Hatırlayamıyorum. Yura’nın güzelliğine kendimi öyle kaptırmıştım ki adama doğru düzgün bakma fırsatım olmadı. Sonra düşen sütunlardan birinin altında kalarak öldüm, sonucu bilmiyorum.

-Anladım… 20 kara büyücüye ve Yura’ya, hem de sıralamada olmamasına rağmen karşı koyan bu adam kim olabilir? Bilmek isterdim. Sunucunuz Lee Kyungmin Tatmin’den bildirdi.

İnanılmaz! Kumandayı tutan elim tir tir titredi. Kalbim güm güm atıyordu. Haberderki adam bendim. Fırsat ayağıma gelmiştim. Bu mesele TV’ye çıktığına göre çok sayıda röportaj teklifi alabilir ve reklamlardan para kazanabilirdim.

Görüntü stüdyoya döndü, uzmanlarla dolu bir panel söz konusu adamı, yani beni tartışıyordu. Hemen stüdyoyu aradım.

(Merhaba, BCC’nin izleyici merkezine ulaştınız. Size nasıl yardımcı olabiliriz?)

“Son dakika haberlerindeki adam. Şu anda onu arıyorsunuz, değil mi? Yura’yla dövüşenden bahsediyorum.”

(Evet. Onu tanıyor musunuz yoksa?)

“O adam benim.”

(… Ah, evet. Onay sürecinin bir parçası olarak bana Tatmin isminizi ve bilgilerinizi verebilir misiniz?)

“İsmim Grid. Sınıfım Pagma’nın Soyu ve -3. Seviye’deyim. Oh, bu arada Pagma’nın Soyu efsanevi sınıf değiştirme kitabından aldığım bir sınıf…”

Çatak—

“…”

Karşı taraf telefonu yüzüme kapattı ve bir daha arasam da açmadılar. Numaramı kara listeye almış olsalar gerekti.

“Aptal! Buna pişman olacaksın!”

Diğer kanalları denemeyi düşündüm, ama vazgeçtim. Sakinleşmem lazımdı; zaten efsanevi sınıf ve eksi seviyeyle ilgili bilgi paylaşmak konusunda kararsızdım.

“Daha zamanı gelmedi, değil mi?”

Ekrana odaklandım. Orada tanıdık bir figür gördüm.

“Doran…?”

Gerçekten oydu. Şu anda televizyonda Yatan Tapınağı’nın kalıntılarını gösteriyorlardı; ekranın sol üst köşesinde ise uzmanların toplandığı stüdyoyu küçük ekrana almışlardı. Doran büyük ekranın tam ortasındaydı. Kameraman küçük figürünü fark etmemiş olabilirdi, ama ben onu anında tanıdım.

Hızla ileri fırladım ve Doran’ı sessizce izledim. Adam zar zor kalıntılardan çıkmaya çalışıyordu; kollarında bir kadın vardı. O kadın kontun değerli kızıydı.

Tapınağın yıkımı müritleri karmaşaya sürüklemiş, Doran da bunu fırsat bilerek bir şekilde kadını kurtarmıştı. Kadın doğruldu ve Doran’a doğru bağırdı. Ağlıyordu. Ardından Doran kadına bir şey uzattı. Kısa süre sonra yere yığıldı ve gri ışıklara dönüştü. Kadın göz yaşları içinde başladı yürümeye.

“Doran… öldü…”

İnsan değil bir NPC’ydi. Sistemin yarattığı sahte bir hayat. Fakat bağ kurduğum NPC’nin ölümünü izlerken kayıtsız kalmakta zorlanıyordum. Onların da aklı ve zekası vardı.

“Ayrıca, yüzük…”

Doran’ın giydiği yüzüğün etkisini hatırlayınca titredim.

“NPC öldüğünde bütün ekipmanları kaybolur… O yüzük, madem ölecektin niye bana vermedin ki?”

Cama yanaştım; yağmur hala devam ediyordu. Kendimi iyi hissetmiyordum. Ayrıca, karnım çok açtı. Kendimi doyurduktan sonra yine internete girdim ve demircilik hakkında bulabildiğim kadar bilgi topladım.

Saat 15:55 sularıydı. 12 saatlik cezam bitmişti. Tatmin’e girmeliydim.

“Giriş.”

…..