Bölüm için teşekkürler
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
98. Bölüm İçime Bir His Doğdu II
Cale kapalı gözlerini açmadı ancak Alberu da bir şey söylemedi.
Çünkü Cale’den yalnızca Kara Elf’le buluşmasını değil, bir de Kara Elf köyüne gitmesini isteyerek çok fazla şey istemiş olduğunu biliyordu.
- Bana getirmeniz gereken bir şey var. Kara Elfler bana yardım ediyor ve ben şu anda yerimden ayrılamıyorum.
Alberu ölü manayı kullanarak güçlenmekle meşgulken, ona yardım eden Kara Elfler kılık değiştirerek işlerini hallediyordu.
- Bir insanın gitmesi gerek.
Bu eşya, bir uzman tarafından yapılsa da, biraz bile Kara Elf kanına sahip biriyle temasa geçer geçmez aktifleşen, tek kullanımlık bir eşyaydı. Bu nedenle sadece karanlık yönleri olmayan insanlar veya hayvanlar gibi canlılarla taşınması mümkündü.
Cale gözlerini hafifçe açtı ve sallanan sandalyesine yaslandı.
“Ne tür bir eşya bu?”
Cale’in her zamanki duruş şekli, kralın hainlik olarak algılayabileceği türden olsa da Alberu yalnızca kaşlarını çattı.
- Neden yanımda sadece senin gibi biri var ki?
“Anlayamadım?”
- Senin gibi yakışıklı birinin nasıl oluyor da yanımda olduğunu düşünüyordum.
Veliaht prens Alberu, söylediklerini komik bulmuşçasına güldü. Cale’le zaman geçirdikçe gerçek kişiliğinin daha çok ortaya çıktığını fark ediyordu.
‘Zayıflığımın farkında.’
Ama ironik bir şekilde, Cale Henituse, güvenebileceği tek insandı. Cale en azından onun sırrını iki aydır saklıyordu.
“Şu anda harekete geçmeniz zorsa, astlarınızdan birine daha sonra almasını söyleyemez misiniz?”
Cale, Alberu’nun emrinde birçok kişi olduğunu biliyordu.
- Keşke yapabilsem.
Alberu iç çekti. Şu anda, sarayın büyücüsünün değil, Kara Elf büyücüsünün yardımıyla görüntülü iletişim cihazını gizlice kullanıyordu.
- İmparatorluk’a gitmem gerek.
‘İmparatorluk? Roan Krallığı’nın veliaht prensinin İmparatorluk’a mı gitmesi gerekiyor?’
Cale, Alberu’yla göz göze geldi.
- İmparatorluk prensi beni, Güneş Tanrısı İkizleri tarafından düzenlenen bir kutlamaya davet etti.
‘Kutlama mı?’
Bu, “Kahramanın Doğuşu”nun ilk beş kitabında geçmiyordu.
Cale, kutlamadan habersizdi.
Ancak onun halini hemen anladı.
Güneş Tanrısı İkizleri, Güneş Tanrısı’nın somutlaşmış hali olduğu söylenen Kutsal Bakire ve Aziz’di.
Onlar her zaman iyi bir fantastik dünyanın bir parçası olan Kutsal Bakire ve Aziz’di.
“Mm.”
Cale bir anda sessizleşti.
Normal fantastik iyiliğin ve fedakarlığın sembolü olarak görülen Kutsal Bakire ve Aziz, “Kahramanın Doğuşu”nda biraz farklıydı.
İyi ya da kötü oluşları, hizmet ettikleri tanrıyla alakalıydı.
- Güneş Tanrısı Kilisesi, Kara Elflerin düşmanı. Çeyrek Kara Elf olduğumu anlamalarından çekiniyorum. Eğer böyle bir şey olursa, mm…
“Çok kötü olur.”
- Kesinlikle.
Kara Elfler Batı Kıtası’nda hor görülürdü. Kanının bir kısmında Kara Elf kanı olan biri olarak, veliaht prens pozisyonundan alınırdı.
Dahası, ölebilirdi.
- O ikizler beni öldürmeye çalışacak.
Cale buna yanıt veremedi.
Güneş Tanrısı, güneşin bir sureti olarak, karanlık yaratıklardan nefret ederdi. Çünkü onun var olmadığı yerde gezinebilirlerdi.
Nefret ettiği yaratıklarla baş etme yöntemi, onları ölümüne yakmaktı.
İkizler, Güneş Tanrısı’nın öğretilerini uygulardı, bu nedenle kimliğini öğrendikleri an onu öldürecekleri kesindi.
Bu onların “adalet” tanımıydı.
‘Bununla ilgili içime kötü bir his doğuyor.’
Bu kez hissettiği ürperti, “Kara Elf” kelimesini duyduğu zamankinden bile daha kötüydü. Tüm tüyleri diken dikendi. Bilinçsizce konuşmaya başladı.
“İyi yolculuklar.”
Alberu gülmeye başladı.
- Seni götürmeyi planlamıyordum zaten.
“Ama neden imparatorluk prensi rastgele bir kutlama düzenliyor? Muhtemelen diğer tüm krallıklarla iletişime geçmek zorunda.”
- Belki de delidir.
Cale onun yorumu karşısında bir an söyleyecek şey bulamadı.
“… Şu anda çok rahat davranmıyor musunuz sizce de, majesteleri?”
Alberu omuzlarını silkerek konuştu.
- Bence de tuhaf. Aldığım bilgilere göre, şu anki İmparator ve prensin Güneş Tanrısı Kilisesini ortadan kaldırmaya çalışması gerekiyordu.
Bu doğruydu.
İçine uğursuz bir his doğmasının nedeni, imparatorluk prensinin Güneş Tanrısı Kilisesi’nden hiç hoşlanmadığını bilmesiydi.
İmparatorluk prensi, ileride tüm İmparatorluk’u kontrol eden kişi olmak istiyordu, bu nedenle simyaya odaklanarak gücünü artırıyordu. Neden onun gibi biri, kontrol edemediği Güneş Tanrısı Kilisesi’ne değer versin ki?
Dahası, Güneş Tanrısı Kilisesi de İmparator’un ve imparatorluk prensinin onları İmparatorluk’tan atmaya çalıştığının farkındaydı.
- Ama imparatorluk prensi bir anda Güneş Tanrısı Kilisesi’nin yüz ellinci yılını kutlamaya mı karar verdi? Bu sizce mantıklı mı?
“Hiç değil.”
- Daha komiği ne biliyor musunuz?
“Nedir?”
- Belli ki Simya Çan Kulesi inşa edileli de beş yüz yıl olmuş. Bunu da kutlayacaklar.
“Hah.”
Cale nefes erdi.
“Güneş Tanrısı Kilisesi simyayı kutlamalarına da müsaade edecek mi?”
- Etmek zorundalar çünkü imparatorluk prensi insanları davet etmeye başladı.
Cale ve Alberu yine göz göze geldiler.
“Burnuma kötü kokular geliyor.”
- Kesinlikle öyle.
Alberu zoraki gülümsedi.
- Kutlama sırasında bir şeyler olacağına dair bir his var mı içinizde?
Kesinlikle böyle hissettiriyordu.
Ya böyle olacaktı ya da bu kutlamada gizli bir gündem daha vardı.
“Emin değilim.”
Cale cahil rolü yapıyordu.
Fantastik dünyaların konularından biri de inançtı. Cale ne inançlara ilgi duyuyordu ne de onlar üzerine düşünüyordu.
‘Sadece onlara dahil olmak istemiyorum. Rahatsız edici.’
Sağa sola sürüklenmediği sürece sorun yoktu.
Cale’in bakışları ekranı pas geçerek Raon’a döndü.
Raon, Cale’in neden ona baktığını merak edercesine başını eğdi.
‘Eğer din ya da herhangi bir şey bana patronluk taslamaya çalışırsa…’
‘Hayır, böyle bir şeye imkan yok.’
Raon’la, Choi Han’la ve Rosalyn’le olduğu sürece böyle bir şeyin yaşanmaması gerekirdi. Eğer hepsi başarısız olursa, Cale orayı da adayı patlattığı gibi patlatabileceğini düşünüyordu. Artık eskisinden biraz daha cesurdu.
- Yalancı.
Ancak cahil rolü kesmek veliaht prensin karşısında işe yaramadı.
- Neyse, yardımına ihtiyacım var. Daha sonra uygun şekilde karşılığını ödeyeceğim.
Cale onun içten talebine hemen karşılık vermedi.
Alberu muhtemelen İmparatorluk’a gitmeyi kabul edecekti çünkü bu pozisyondayken, ikinci ya da üçüncü prensin gitmesi uygun değildi. Cale nihayet konuştu.
“Majesteleri, krallığımızın yıldızı.”
Alberu iç geçirmemek için kendini zor tuttu. Cale onu geri çevirecek gibiydi, ancak sonradan söyledikleri onu gülümsetti.
“Nerede?”
Cale bunu kafasında ne kadar tartarsa tartsın, gizli kapaklı veliaht prense yardımcı olanlar dışında bu iş için güvenebileceği tek kişi oydu.
Yani, başka şansı yoktu.
Veliaht prensin ölmesine izin veremezdi.
Alberu sessizce gülüp söze girdi.
- Batıda. Batıya gitmen gerek.
Alberu’nun yanıtıyla, Cale’in aklına bir yer geldi.
Beş Yasaklı Bölge’den biriydi.
“Kara Elfler Ölüm Toprakları’nda mı yaşıyor?”
- Gerçekten çok zekisin.
Ölüm Toprakları ismen “Ölüm Vadisi”ne benzese de, doğal oluşumlar olan diğer yasaklı bölgelerden farklıydı. Ölüm Toprakları tarihin ürünüydü.
Orası, eski ruh çağıranların iskelet ordularıyla son savaşını yaptığı yerdi.
Çölde bulunan Ölüm Toprakları, gün ışığında kırmızı, gece ise karanlık kumlara sahipti. Her gün yeni kumullar oluşurdu.
- Kara Elf Köyü orada. Yalnızca gidip köyün şefinden o eşyayı alman gerek.
“Mm. Majesteleri.”
Cale, Ölüm Topraklarını, çok sıcak olan ve hatta hiçbir bitkinin yetişmediği çölü duymuştu.
Ve şu anda yaz aylarındalardı.
- Ne oldu?
Alberu nazikçe sormuştu. Ne rol yapıyor ne de stratejik davranıyordu, ses tonu dürüsttü. Cale temkinli bir şekilde sordu.
“Gitmesem olmaz mı?”
O an sessizlik oluştu.
Cale, ardından başını sallayarak onayladı.
“Gideceğim dediğime göre gideceğim.”
- Mm. Sana bir rehber vereceğim. Çöl olduğu için yolu bilen birine ihtiyacın olacak.
Nasıl bir rehber alacağı belliydi.
- Annemin kız kardeşi, yani teyzem. Şu anda hareket edebilen tek Kara Elf.
Alberu ekledi.
- Tek kişiyle gideceksin ancak o, emrim altındaki tüm Kara Elflerin başındaki kişi. Onun yeteneklerine güvenebilirsin.
Cale ciddiyetle onayladı. O kadar içten görünmüştü ki Alberu bile onun için üzüldü.
“Majesteleri.”
- Evet, Genç efendi Cale.
“Sizden yolculuk masraflarını isteyebilirim, değil mi? Büyülü buz alabilir miyim? Sıcaktan gerçekten nefret ediyorum. Dahası, karşılığı ben seçebilir miyim? Bu kez parayı seçiyorum.”
Cale tek seferde bir sürü soru sordu. Alberu onu inceledikten sonra yanıtladı.
- Peki. Ne istiyorsan yap.
Cale yanıtlarken gülümsedi:
“Zaten farkında olduğunuzdan eminim ancak ben her zaman işlerimi yüzde yüz yirmi verimlilikle yaparım, bu nedenle karşılığının da daha büyük olmasını beklerim.”
- Biliyorum. Bu yüzden ne yapmak istiyorsan yap dedim.
“Peki efendim. Lütfen bana bırakın.”
- Tabii ki. Sana güveniyorum.
Birkaç şey daha tartıştıktan sonra çağrıyı sonlandırdılar. Cihazdaki ışık kaybolduktan sonra Raon ve Hong, Cale’e yaklaştılar.
“İnsan, yine mi yola çıkıyoruz?”
“Çöl çok sıcaktır! Halin kalmaz!”
Raon, Hong’un sözlerini işittikten sonra Cale’e ciddiyetle baktı. Cale bunu umursamadan görüntülü iletişim cihazını işaret etti ve Raon’a emir verdi.
“Cihazı yeniden bağla.”
“Yine mi?”
“Evet, ama başka bir yere.”
“Nereye?”
Cale gülümsedi.
Bu dünyada, Güneş Tanrısı Kilisesi’nden çok daha güçlü bir inanç daha vardı. Çok güçlü bir kiliseydi.
Ay Kilisesi veya Karanlık Kilisesi mi? Hayır.
Ebedi Karanlık Kilisesi’ydi, insanların bir daha asla güneşi görememesine neden olabilecek bir varlığın kilisesi.
Ölüm. Ölüm, güneşten daha güçlüydü.
“Stan bölgesini bağla.”
Veliaht prens muhtemelen ölümün gücünden haberdardı fakat Ölüm Kilisesi’yle konuşamazdı çünkü onlara güvenemiyordu ve kimliğinin ortaya çıkması riskini almak da istemiyordu.
Ama Cale, Ölüm Tanrısı Kilisesi’nin aforoz edilmiş rahibesini tanıyordu ve çoğu kişi bunu bilmiyordu. Aforoz edildikten sonra bile Ölüm Tanrısı’ndan kıymet görüyordu. Ölüm Tanrısı Kilisesi’nde şu anda Kutsal Bakire de, Aziz de yoktu. Neden böyleydi?
- Genç efendi Cale?
“Merhaba Cage, uzun zaman oldu.”
Çılgın rahibe Cage.
“Son günlerde sıkıldınız mı?”
Cage, Cale’in sorusunu duyduktan sonra bir anlığına onu inceledi, ancak sonra başını sağa sola salladı.
- Bugün içimde kötü bir his var. Rüyamda ne gördüğümü hatırlamıyorum ama ağzımda kötü bir tat bıraktığı kesin. Taylor’un yakında resmi veliaht olması güzel bir şey, yardımım olmasa dahi.
Cale de bunu duymuştu.
Markiz Stan’in en büyük çocuğu Taylor Stan, pozisyonunu kazanmıştı ve yakında resmi veliaht olarak ilan edilecekti.
- Bu yüzden yapacak bir şeyim yok.
Çılgın rahibe, gülümseyerek sordu.
- Sizin için ne yapabilirim?
Cale bunun yanıtı çok barizmişçesine hemen karşılık verdi.
“Ölüm Toprakları’na gitmemiz gerekiyor.”
- Hemen hazırlanıyorum.
Cage, Ölüm Topraklarına gideceklerini duyduktan sonra bile tereddüt etmedi. Bu kadın gerçekten Taylor için canını hiçe sayacak bir tipti. Cale, Ölüm Tanrısı’nın neden onu aforoz edilmesine rağmen kutsamaya devam ettiğini anlıyordu. Ölümden bile daha büyük bir şeyin vücut bulmuş haliydi.
- Bize yaptığınız iyiliklerin karşılığını ödemeliyim.
Cale gülümsedi.
“Yakında görüşürüz, Cage.”
Bağlantı sona ermeden bir kez daha gülümsedi. Ardından hemen ayaklandı.
“İnsan, güzel! Sağlığına kavuşman için hareket etmen gerek!”
“… Neden bahsediyorsun sen?”
Cale onun yanından geçti ve kapıyı açtı. Koridorda, elinde meyve tepsisiyle odaya doğru gelen Hans’ı gördü.
“Hans.”
“Evet efendim.”
“Herkese toplanmalarını söyle, Kurtlar hariç.”
“Bay Ron ve şef?”
Kara Elf Köyü, ruh çağıranların en son görüldüğü yer olan Ölüm Toprakları’ndaydı. Bu Cale’e, orada ruh çağıranı bulabileceğini düşündürdü. Elbette bundan yalnızca yarı yarıya emindi ancak her ihtimale karşı hazırlıklı olmaktan zarar gelmezdi, değil mi?
“Evet, herkese gelmelerini söyle, yola çıkacağız.”
İki gün sonra Cale, yalnızca bir aylık tembellik keyfinin ardından Henituse topraklarından yola koyuldu. Cale’in ekibi iki araba halinde başkente doğru ilerliyordu.
Magnec