Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

87. Bölüm Yine mi Karşılaştık VI

Çevirmen: Güz / Editor: T4icho

Bu çaresizliği izlemek Raon için keyifli olacaktı.

“Süslü görünüyor.”

Cale, Choi Han’a emir verdi.

“Şuradaki koltuğa oturt.”
“Tamamdır.”

Choi Han, bilinçsiz Venion’u lüks bir deri koltuğa oturttu. Cale, onun bakışlarından kaçınan Choi Han’a baktı.

“… Özür dilerim. Üssün etrafına baktıktan sonra daha da sinirlendim.”

Üs. Cale’in grubu şu anda arka sokaktaki Venion’un gizli üssündeydi. Lüks ve süslü eşyalarla dolu bir yerdi.

Çılgın rahibe Cage, ona bu yeri iki gün önce söylemişti. Ölüm Tanrısı’na hizmet eden Cage, aforoz edilmesine rağmen hala rahibeydi. Zihinsel işkence ve lanetlerde uzmandı. Venion’un adamlarından bilgi almak onun için kolay olmuştu. 

Elbette, yeteneklerini bir tanrının altında kullandığı için lanetlerini ancak haklı olduğuna inandığı zamanlarda devreye sokabilirdi. Fakat bu kez lanetlerini kullanabilmesi için “adalet” konusunda yeterli nedenleri olmalıydı.

‘Yine de hayret verici biri.’

Ölümün Tanrısı’na hizmet eden hiç kimse ondan iyi lanet kullanamıyordu. İnsanların ona ruh çağıranların dölü demesi ve rahibeliğe uygun olmaması mantıklıydı.

‘Pekala, farklı bir ruh çağıran daha olduğunu biliyorum.’

Diğer birçok fantastik dünyada olduğu gibi, yeterince iyi bakılırsa geçmişte kaybolduğu söylenen meslekleri bulmak mümkündü. Ana karakterin yaşlı komşusunun eskiden bir kılıç ustası olduğunu öğrenmesi, fantastik dünyalarda yaygın görülen bir şeydi.
Bunların tümü okuyuculara enteresan gelecek bir hikaye yaratmanın bir parçasıydı.

‘Bu dünya da aynı.’

“Kahramanın Doğuşu”nda bu tür gelişmelerden çokça vardı.

Cale, koltukta öne eğilmiş oturan bilinçsiz Venion’u sessizce inceledi.

“Onu neden böyle fırlatmak istediğini anlıyorum ama gereken pozisyon bu değil. Beacrox.”
“Of, peki efendim.”

Beacrox derin bir iç çektikten sonra Venion’un yanına gitti. Ardından onu doğru düzgün oturttu ve derli toplu göründüğünden emin olmak için saçını, kıyafetlerini düzeltti.

Venion’u şu an kim görse onun hiçbir sorun yaşamayan, son günlerde yaralanmamış, süslü püslü bir soylu olduğunu düşünürdü.

Venion’un sırtında hala iksirle geçmeyen minik yaralar vardı ama yaraların çoğu iyileşmişti. Aslında, yüzünde, ellerinde ve görünmeyen bölgelerinde yaralara dair hiçbir iz yoktu.

“Öyleyse yolumuza gidelim.”
“Tabii.”

Beacrox, Choi Han’ı yanına aldı ve sinsice üssün arka kapısından çıktılar. Cale, bir süredir köşede kıvrılmış sessizce duran Raon’un yanına gitti.

“Başlayalım mı?”
“Tabii, insan.”

“Siz de gelin.”

Miiiyaaav!

On ve Hong zıplayarak Raon ve Cale’in yanına oturdular. Cale, Raon’a dönüp baktı ve Raon’un patisinden siyah bir mana yayılmaya başladı.

Şimdi gösteri zamanıydı.

Paaat!

Yüksek bir sesle, Cale’in bedeni görünmez oldu. Artık üssün içinde oldukları fark edilemezdi.

“Oo, oo...”

Bir süre sonra üs Venion’un homurtularıyla doldu. Kaşlarını çatıyordu, sanki çok kötü bir kabustan uyanır gibiydi.

“Ha!”

Gözlerini açarken nefes verdi. Etrafını bomboş bir ifadeyle incelemeye başladı.

Nerede olduğunu anlamaya çalışırken birkaç kez göz kırptı.

“B, bu…”

Venion boynuna bir hışımla dokundu. Konuşabiliyordu. Ağzından çıkanlar insan dilindeydi.
Ayrıca, artık prangalı olmadığını fark etti.

Ardından vücudunu deliler gibi incelemeye başladı, kol ve bacaklarında artık yaralar, kanlar yoktu. Süslü kıyafeti hiç de kan içinde değildi.

Artık acı çekmiyordu.

“… Rüya mıydı yani?”

Bu mu bir rüyaydı yoksa bodrum ve tüm o işkenceler mi, bilemiyordu.
Onca dehşet o kadar acı vericiydi ki her şeyi net bir şekilde hatırlıyordu ancak rüya olmalıydı. Venion, yavaşça elini uzattı ve önündeki masaya dokundu.

Şu an rüya görmüyordu.

Evet, her şey gerçekti.

Venion kaşlarını çattı ve rüya görüp görmediğini merak etti. Üsse gelen yolda kaçırılmamış, buraya gelip uyuyakalmıştı.

“Haha.”

Venion, kahkaha attı ancak bir zihnine sürü duygu akın ediyordu.

“Evet, yalnızca bir rüyaydı.”

Rüya olmak zorundaydı. Bedenini kesen kırbacı hala hissedebiliyordu, işkencecinin soğuk bakışlarını, ejderha piçinin bakışlarını, her şeyi hatırlıyordu ama hepsi rüyaydı. Hala endişeli olmasının bir önemi yoktu. Çünkü gerçek değillerdi.

Aksi halde buraya nasıl geldiğini açıklaması imkansızdı.

“Haha.”

Venion elini boynuna koydu. Elinin sıcaklığını hissetti. Tam o anda.

Miyaaavvv.

Venion irkildi, omuzları titriyordu.
Köşede görünmez halde izleyen Cale, ifadesiz bir suratla Hong’un başını sevdi. Hong daha da ürkütücü bir “miyav” çıkardı.

Miyaaavvv!

Venion’un suratı kireç gibiydi, elleri tir tir titriyordu. Aklına aniden bir şey geldi.

‘Seni sağ bırakmayı düşünüyorum.’
‘Ve ne zaman iştahım kesilse seni bulacağım.’

Venion bembeyaz elleriyle önündeki masayı sıkıca tuttu.

“Ş, şerefsiz…”

Aşağıya baktı ve titremeye başladı.

Koyu kırmızı sis yılan gibi bacaklarına kıvrılıyordu. Gözleri bir bebek gibi yaşlarla kaplandı.

“Ş, şerefsiz ejderha piçi!”

Sisi üstünden silkelemeye çalıştı. Ancak sis kaybolmuyor, yalnızca yukarılara doğru ilerliyordu. Delirmek üzere gibi hissediyordu.
Ancak tam o anda bir şey fark etti.

Bu kez farklı olan bir şey vardı.
Öncekinin aksine, hareket edebiliyordu. Venion hemen etrafına bir göz attı ve kapıyı gördü.

Kapı gözüne çarptığı gibi, Cale saatine baktı. Eğer Venion biraz acele ederse kusursuz bir an yaşanacaktı.

Cale, On’un sırtına pat pat dokundu.

Svişşşşşşş.

Sis Venion’un bacaklarını daha hızlı tırmanmaya başladı.

Miiyaaav.

İki yavru kedi daha sesli miyavlıyordu.
Venion’un bacakları titriyordu. Hemen koltuktan kalktı.

Bang! Deri koltuk yüksek bir sesle geriye düştü. Ancak Venion umursamadı bile, kapıya koşturdu.

Süslü kıyafetlerinin, bir soyluya yakışan düzgün saçlarının aksine suratı korkudan deliye dönmüştü.

“Ç, çabuk…”

Kapının kolunu titreyen elleriyle tuttu. Tam o sırada.

Klik.

Dışarıdan birinin kapı kolunu çevirdiğini duydu.

Adamları mıydı? Venion artık bu korkunç şeylerle tek başına yüzleşmek zorunda olmayacağını düşündü. Rahatladı. Gelenler sabahki iki adamı olmalıydı.

Biri kapıyı dışarıdan açtı. Sayesinde Venion’un bir şey yapmasına gerek kalmadı, kapı gıcırdayarak açıldı.

Venion, bacaklarındaki sisin kaybolduğunu fark etmemişti. Kapının öteki yanından gelen ışık dikkatini çekmişti.

Kapı nihayet tamamen açıldı.

“Sonunda bulduk seni.”

Gelen kişi Taylor Stan’di, geçmişte sakat bıraktığı büyük kardeşi.

“…Uh.”

Venion bir adım geriye sendeledi. Taylor’un arkasında gizli üsse inen yol vardı ki şu anda insanlarla doluydu. Hem Taylor’un hem de Stan bölgesinden insanlar vardı.

“B, bu da ne?”

Taylor, Venion’un yaralarının görünmediğini doğruladıktan sonra suratına baktı. Venion, korku içindeydi.

Taylor, Venion’un omzunun üstünden üsse baktı. Kimse yoktu. Ancak, Cale’in içeride olduğunu biliyordu.

Daha önce Cale’den görünmezlik cihazını ödünç almıştı. Bu nedenle Cale’in içeride olduğuna çok daha emindi.

“B, bu da mı rüya?”

Venion kendi kendine mırıldanırken bomboş bakıyordu. Taylor, kardeşine, nefret ettiği kardeşine baktı ve yanıt verdi.

“Anlaşılan uzun bir kabus görmüşsün.”

Arkasını döndü ve Stan şövalyelerine emir verdi.

“Tutuklayın.”

Venion’un kabusu daha yeni başlıyordu.

Varis pozisyonundan çıkartılmakla kalmamış, ayrıca tüm bu yasa dışı işlerinin de bedelini ödemek zorunda kalmıştı. İtibarlarını yerle bir ettiği için Stan ailesinin tüm öfkesi üzerinde olacaktı.

“… Ejd, ejderha yaptı. Her şeyi ejderha yapt…”

Taylor onun mırıldanmalarını umursamadı. Cage’in yaklaşırken ona söylediği şeye dikkat kesildi.

“Bu gece.”

Taylor bu gece yine hayırseverle buluşabilirdi. Epey olmuştu.

“Genç efendi, üssü şimdi aramaya başlayayım mı?”

Taylor, şövalyenin sorusuna karşılık başını sağa sola salladı.

“Şu anda en önemli şey, Venion’u sessizce kaleden çıkarmak. Dışarıda çok fazla kişi var.”
“Bunu sessizce yapmak zor olmaz mı?”

Stan bölgesinin halkı dışarıya toplanmıştı. Şövalyeler bu nedenle endişeliydi. Ancak bunun tek nedeni Odeus’un, Cale’in emri üzerine haberleri yaymasıydı. Taylor bunu da biliyordu ancak özellikle endişeli gibi davrandı. O bile, bu kadar rol kesmeyi biliyordu.

“Bu doğru ama yine de olabildiğince sessiz olmamız gerekiyor. İtibarımızın çok daha düşmesine izin veremeyiz.”
“… Anlaşıldı!”

Şövalye ciddi bir ifadeyle yanıt verdi.

“Ardından üssü araştırmaya odaklanabilirsin. Bazı askerleri kapıda nöbet tutmaları için bırakacağız.”
“Peki efendim.”

Taylor, Cale’in çıkmasını biraz daha kolaylaştırdı ve sırtını girişe döndü. Şimdi kaleye gitmek zorundaydı ve Markiz ve Venion’un kol ve bacaklarını teker teker kesecekti.

Boş, gizli üssü korumak için birkaç şövalye kaldı. Diğerleri, Venion’un diğer üslerdeki diğer adamlarını yakalamak için ayrıldı.

“Hey, dikkatli nöbet tutun.”
“Burada kimse yok gibi görünüyor. Günlerdir dinlenemedik. Biraz takılalım.”
“Bunu yapamayız.”
“Niye bu kadar ciddisin? Yapmamız gereken tek şey biri içeri girmeye çalışırsa engellemek.”

İki şövalye sessizce aralarında konuşuyordu, diğer askerler duyamıyordu. Hafif bir rüzgar onlara değip geçti fakat dikkat etmediler.

Rüzgar esmesi mantıksız olsa da bir şey görmedikleri için umursamadılar.

Rüzgarın sorumlusu Cale’di, üssün yakınlarında hazırladığı araca bindi. Cale’i takip eden Raon, kendisi dışındaki herkesin görünmezliğini kaldırdı.

“Şimdi yola çıkalım mı?”
“Evet.”

Odeus aracın kapısını kapadı ve sürücü koltuğuna geçti. Araç yavaşça konuta doğru hareket etmeye başladı. Cale, koltuğuna yaslandı, yumuşak deri onu rahatlatıyordu.

Aşağı doğru bakınca Raon’la göz göze geldiler, artık görünmez değildi ve kucağında yatıyordu. O sırada Raon gülümseyerek, “Çok kötü değilim; ben güçlü ve müthiş bir ejderhayım.”
“Evet. Onların felaketleri ise daha yeni başlıyor.”
“Doğru!”

Cale, araçtaki diğerlerine döndü.

“Bugün lezzetli bir şeyler yiyip dinlenelim.”

Fakat, Cale yemeğini diğerlerinden uzakta yemek zorundaydı.

“Biraz boş vaktin var sanırım?”
“Elbette konu sizi görmek olduğundan gelmek zorundaydım, genç efendi Cale.”

Taylor Stan ve çılgın rahibe Cage. İkili biraz alkol ve içki bardaklarıyla Cale’i bulmaya geldiler. Geç saatte geldikleri için Cale bir şeyler yiyip içiyordu.

“Bugünden sonra biraz meşgul olurum sanırım.”
“Doğal olarak.”

Cale, Taylor’un sözlerine karşılık başını salladı ve Cage’e döndü. Gülümseyerek şişeyi kaldırdı. Cale, ifadesinde hiçbir değişim olmadan tüm şişeyi tepesine dikmişti.

“Bize bahsettiğiniz insanların çoğu, Venion’un adamlarıydı genç efendi Cale.”
“Öyle mi?”

Taylor, Cale’e rahat rahat bakamıyordu. Cale, ona Venion’un üsleri ve dahil olan kişilerle ilgili bir dosya vermişti. Bu da tek başına şaşırtıcıydı ama daha enteresan bir şey vardı.

“Bir kısmı babamın da adamlarıydı.”
“… Bunu bilmiyordum.”

Cale, Taylor’a gerçekten şok olmuş bir halde baktı.
Tabii, rol yapıyordu.

Venion, Kara Ejderha’ya işkence etme emrini Markiz Stan’dan almıştı. Bu sayede, mağarayla alakalı kişilerin içinde doğal olarak Markiz Stan’ın adamları da vardı. İki tanesi Venion’un pis işleriyle bağlantılıydı.  

En az ömür boyu hapis cezası alacaklardı ve en fazla, idam edilirlerdi. Stan bölgesi ne de olsa en vahşi kurallara sahipti. Markiz muhtemelen bu olaylara dahil olmadığını kanıtlamak için onları öldürmek isteyecekti.

“… Bilmediğinize inanıyorum.”

Taylor kendini ikna etmeye çalışıyormuş gibi konuştu. Ortalarında bir şişe vardı.

“Önce bu şişeyi bitirmeye ne dersin.”
“Tabii, içelim.”
“Güzel.”

Üçlü sırayla bardaklarını doldurup nihayet şişeyi boşalttı. Taylor ve Cage’in işe dönmesi gerekiyordu.

“Yarın ayrılacak mısınız?”
“Evet.”
"Duyduğum kadarıyla başkente batı yolundan gidiyormuşsunuz. Son durak başkent mi?"

Taylor, Cale’in yanıt vermektense gülümsediğini gördü. Daha fazla soru sormadı. Aksine, düşüncelerini paylaştı.

“Son seferki ve bu meseledeki yardımlarınızın karşılığını ödeyeceğim.”
“Dört gözle bekliyorum.”
“Evet, lütfen öyle yapın.”

Taylon’un bunları söyleyip doğrudan gözlerinin içine bakması, Cale’e Kuzeybatı bölgesinde edindiği yeni bağlantılar hakkında düşündürdü.

Taylor ve Odeus. Yakın gelecekte kullanabileceği çok sayıda kişi vardı.

…

Cale, sabahın erken saatlerinde tüm hazırlıklarını bitirip aynaya baktı.
Raon’a sordu, ki o da aynaya bakıyordu:

“Veliaht prensin büyüsünü çözdün mü?”
“Onun ne olduğunu biliyorum, insan. Ben güçlü ve mükemmel bir ejderhayım.”

Aynaya bakmaya devam eden Cale’in yüzünde bir tebessüm oluştu.