Haydi bakalım . Tabii ki yine bir sorun çıkacak :D
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
51. Bölüm Girdabın İçine II
Cale, teknenin küçük penceresinden baktı. [1] Bu çetin suyun rengi hiç de saydam değildi. Denizin dibini yansıttığı için beyaz ve maviydi ve girdabın merkezine yaklaştıkça daha da koyu maviye bürünüyordu.
‘Yakalanırsan ölürsün muhtemelen.’
Cale, evindeki sihirli kutudaki sihirli bombaları düşündü. Ardından bakışlarını önündeki sıra sıra adaların en küçüğüne çevirdi.
“Genç efendi, işte oradaki ada! O adanın önündeki girdap en fenası! Ona yakalanır yakalanmaz dünyaya elveda demen gerekir! Hahahaha!”
Balıkçı çok gözüpekti. Konuşmaya devam ederken Yardımcı Yüzbaşı’nın yüzünün solduğunu fark etmedi bile.
Cale kusma hissini bastırdı ve adamın sözlerine kulak verdi.
“Bir efsaneye göre, bu girdap, hırsızın teki tanrıdan bir şeyler çaldığı için oluşmuş, ama, ay!”
Tekne yana doğru yattı. Cale, tekne camına çarpan dalgayı gördükten sonra yutkundu.
“Ahh, tekne neredeyse devriliyordu. Hey, serseri, düzgün çek şu kürekleri!”
“Kusura bakma baba!”
Balıkçı baba ve oğul ikilisi gerçekten cesurdu.
“İşte nedeni bu, genç efendi.”
“Hey.”
Sonunda Cale yaşlı adamı susturmak için elini kaldırarak sertçe konuşmaya başladı.
“Şu adaya gittikten sonra konuşalım.”
“Leydi Amiru da böyle söyledi! Neredeyse geldik.”
Yaşlı adam kürek çekmeye başladı. O kürek çekmeye devam ederken tekne bir şekilde bükülüp dönerek tüm girdaplardan bir şekilde kaçındı. Cale, geçtikleri her girdabı tek tek inceledi.
‘Rüzgarın izleri, Rüzgarın Sesi tarafından püskürtülmüş.’
Rüzgarın Sesi adlı antik güç rüzgarı, ‘topaçları’ yaratmıştı ve onları var gücüyle döndürüyordu. Ve böylece, geçen zamanla girdaplar yeni girdapları doğurdu ve nihayetinde bölge girdaplarla doldu.
“G, genç efendi, ben, sizi koruyor olmalıyım… uh.”
Cale, teknenin tutamaklarını sıkıca kavrarken Yardımcı Yüzbaşı’yı duymazdan geldi. Ölümüne boğulmak istemiyordu.
Sonunda tekne adaya ulaştı ve Cale bir kez daha yere ayak basmanın huzurunu hissetti.
“Geldik. Normalden daha kolay oldu.”
Balıkçının oğlu bu sözlere karşılık başını salladı. Cale, onları görmezden geldi ve Yardımcı Yüzbaşı’nın eğildiğini gördü.
“Baaarf.”
Yardımcı Yüzbaşı şiddetli deniz tutmasından muzdaripti, Cale, sonunda ölür mü acaba diye merak içindeydi. Beacrox yanından geçerken birden Beacrox’ın koluna dokundu ve Yardımcı Yüzbaşı’yı işaret etti. Beacrox, cebinden bir çift beyaz eldiven çıkarıp kaşlarını çattı, Yardımcı Yüzbaşı’ya doğru yönelirken eldivenleri giydi.
Cale, beyaz eldivenleri görünce biraz irkildi.
‘Bu eldivenler işkence ederken üstüne bulaşmasın diye taktığı eldivenler değil mi?’
Beacrox’ta bu beyaz eldivenlerden çok sayıda var gibiydi. Cale beyaz eldivenleri ilk kez gözlemledikten sonra Beacrox’a ve Yardımcı Yüzbaşı’ya bakmayı kesti ve etrafına bakınmaya başladı.
Bu adada hiç kum yoktu, kayalarla kaplıydı. Kıyı şeridinden daha uzağa bakıldığında, minik bir orman görülebiliyordu. Tabii, orman demektense bahçe demek daha doğru olurdu çünkü söyledikleri kadarıyla bir saatte etrafını dolanabiliyordunuz.
“İhtiyar adam.”
“Evet, genç efendi.”
“Eski hikayene devam et, hırsızla ilgili olan.”
İhtiyar adam, oğlunun demir atışını izlerken başını çevirdi ve buraya geldikleri yolu gösterdi. Adanın önündeki geniş girdabı işaret ediyordu.
“Uzun zaman önce burada herkesten daha hızlı bir hırsız varmış. Hırsızın adımları çok hafif ve çok temkinliymiş, güya, minik bir dalgacık bile yaratmadan suda yürüyebiliyormuş.”
Bu gerçekten Rüzgarın Sesi’ydi. Elbette suda yürümek biraz abartılıydı.
“Her neyse, bu hırsız güya tanrıya ait bir eşya çalmış. Efsane der ki, hırsız çaldıklarıyla birlikte Rüzgarların Uçurumu’ndan atlamış. Hangi uçurum olduğunu biliyorsun, değil mi? İşte böylece o kutsal eşya da hırsız da kayıplara karışmış, bununla birlikte girdaplar meydana gelmiş.”
Yaşlı adam kollarındaki yanık kırışıklıklar kadar nazik gülümsüyordu.
“Bu yüzden, eskiden o kutsal eşya için kurban verilirdi.”
“Artık yapılmıyor mu?”
“Eğer gerçekten kutsal olsaydı, tanrı neden eşyasını geri almak varken biz insanlarla uğraşsın ki?”
Cale adamın sözlerine katılıyordu.
Kutsal bir eşya değildi. O, bir insanın gücüydü. Bu nedenle tanrı onu geri alamamıştı.
“Öyleyse şimdi gidip adaya göz atacağım.”
“Peki efendim. Sizi burada bekliyorum.”
Yaşlı adam oğlunun olduğu tarafa yönelirken Yardımcı Yüzbaşı atladı.
“Genç efendim, ben de, uh.”
Ardından pısırıklaştı. Cale, dilini “cık”latıp Beacrox’a gelmesi için işaret etti. Beacrox geldiğinde Cale onun kulağına fısıldayarak, “Ron’un oğlu olduğuna göre, senin de normal biri olmadığından çok eminim,” dedi.
“Ve?”
Cale, biraz bile endişeli durmayan Beacrox’ın omuzuna hafifçe vurdu ve devam etti, “Yardımcı Yüzbaşı’yı burada tut.”
“… Tek başına idare edebilir misiniz?”
“Orada tehlikeli ne olabilir ki? Kalkanım da var.”
“Lütfen dikkatli olun.”
Beacrox, çok sorun yaşamadan Cale’in emrini kabul etti. Cale’in, onu buraya getirmesinin nedeni buydu. Şu anda yanında güçlü fakat onu korumaya aşırı kararlı olmayan birinin bulunmasına ihtiyaç duyuyordu. Ayrıca ona patronluk taslayabilmeliydi.
Beacrox bu tanıma mükemmel uyuyordu.
“Hemen dönerim.”
Cale adanın ortasındaki ormana yöneldi.
“Lütfen tehlikede olursan kalkanını havaya doğru uzat.”
“Genç efendim, hemen arkanızda olacağım, uh.”
Cale, ormana girerken Beacrox ve Yardımcı Yüzbaşı’nın konuşmalarını yarım yamalak dinledi. Diğerlerinden uzaklaşır uzaklaşmaz alçak bir sesle konuştu.
“Ne düşünüyorsun?”
Kara Ejderha yanıtladı: “Senin de dediğin gibi, bu adanın önündeki girdabın altında bir şey var. Geçenki mağaranın gücüne benziyor.”
Kara Ejderha, Cale’in Kalbin Canlılığı’nı kazandığı zamandan bahsediyordu. Cale acele etmeden ormana girdi. İçine bakması için bir nedeni yoktu. Buraya girdap için gelmişti.
‘Bölge hakkında biraz bilgi sahibi olmam gerekiyor, çünkü gece buraya geri döneceğiz.’
Cale bir şey daha sordu, “Burada kimse yok değil mi?”
“Hayır.”
Adada Cale’in grubu dışında hiç kimse yoktu. Cale, nihayet rahat bir nefes alabildi. Dünden beri balina sürüsü yüzünden endişeliydi.
“Ama bir ceset var.”
“Ne?”
Cale donakaldı. Kaşlarını çatıp gökyüzüne baktı. Kara Ejderha görünmezliğini kaldırıp Cale’in önünde belirdi.
“Daha önce tepeden adaya baktığımda, adanın öteki tarafında üç ceset vardı.”
Cesetler tamamen Cale’in beklentileri dışındaydı. Tekneye doğru üç adım geriledi. Adanın diğer tarafına doğru ilerlemeye devam ederse talihsiz bir şey yaşayacağına dair kötü bir his vardı içinde. Fakat Kara Ejderha konuşmaya devam etti, “Ama cesetler insan cesedi değil.”
Cale elleriyle gözlerini kapadı. Eğer insan değillerse bu, başka özellikleri olduğu anlamına gelirdi. Fakat, hayvanlara da benzemiyorlardı.
‘Yani insana benziyorlar ama aynı değiller.’
Öyleyse geriye tek bir yanıt kalıyordu.
“Ayakları ve elleri tuhaf mıydı?”
Kara Ejderha gayretle başını salladı.
“Doğru! Elleri garipti. Yüzgece benziyorlardı!”
Yüzgeçler. Bu, deniz kızlarını işaret ediyordu.
Balina ve deniz kızı sürüsü. Cale hem şüphe doluydu hem de endişelenmişti. Balinalar ve deniz kızlarının henüz ortaya çıkmaması gerekiyordu.
‘Hayır.’
Cale, düşünce silsilesini hemen durdurdu. Balina Kabilesi ve deniz kızları arasındaki savaş, en eski insan savaşlarından bile daha gerilere dayanıyordu. Fakat romanda bunun ortaya çıktığı zaman, Choi Han’ın Balina Kabilesi’ne dahil olduğu zamandı.
Cale, Kara Ejderya’ya seslendi.
“Hey, sen.”
“Beni ‘sen’ diye çağırma.”
“Ne diye çağırmalıyım?”
“Yakında öğrenirsin.”
‘Ne saçmalıyor bu şimdi?’
Cale, Kara Ejderha’nın son zamanlarda insan diline çalışıp kendine bir isim seçeceğini düşündü, sonunda çenesiyle adanın öteki tarafını gösterdi.
“Orada kimsenin olmadığından emin misin?”
“Yaşayan bir varlık yok. Suda da öyle.”
“O zaman yolu göster.”
Doğrulamak ve kendini korumak için deniz kızı cesetlerini kontrol etmeliydi.
“Önümde olman gerekiyor.”
Adanın öteki tarafına yönelirlerken Cale, Kara Ejderha’yı öne doğru itti. Ardından, ormanın diğer yanından çıktıklarında cesetleri görüp kaşlarını çattı.
“… Doğru söylüyordum.”
Beklendiği gibi bunlar deniz kızı cesediydi. Daha açık olmak gerekirse: Üç tane ceset vardı, hepsinin boynu kırılmıştı. Dahası, bacak ve kolları bükülmüştü. Cale, deniz kızlarını romandaki tanımından okumaktansa kendi gözleriyle görünce yüzünü daha da buruşturdu.
Cesetler kupkuruydu, mumya gibilerdi. Fakat deniz kızları gerçekten insanlardan farklı görünüyordu.
Ayaklarında ve ellerinde yüzgeçler varken, derileri pullarla kaplıydı. Ayrıca kulak yerine solungaçları vardı.
“Neden yaklaşmıyorsun?”
Kara Ejderha, onları uzaktan gözlemleyen Cale’e merakla sordu. Cale ona basitçe yanıt verdi: “Korkunç çünkü.”
“… Doğru. Senin zayıf bir insan olduğunu unutmuşum.”
Kara Ejderha başını salladı ve deniz kızı cesetlerine yöneldi. Ardından kendi kendine mırıldanmaya başladı, “Anlaşılan ezilip ölmüşler. Ayrıca, öleli çok zaman geçmemiş gibi duruyor. Dahası, yüzgeçlerinin altında biraz kan görebiliyorum. Sanırım savaştalarmış.”
‘Balinaydı. Bu deniz kızlarını öldüren kesin bir balinaydı.’
Balina Kabilesi’nin nüfusu, tıpkı ejderhalarınki gibi azdı ancak okyanusun en güçlü varlıklarıydı. Böylece, okyanus dünyasını deniz kızlarından koruyabiliyorlardı.
Deniz kızları okyanus içinde bir krallık yaratmak istiyordu. Ancak, Balina Kabilesi kendi bölgelerini diğerleriyle paylaşmayı kabul etmiyordu. Çünkü, hava durumuna göre göç etmesi gereken bir ırktı. [2]
‘Balina Kabilesi sayıca azdı fakat deniz kızlarının istedikleri gibi davranamayacağı kadar güçlülerdi. Ancak deniz kızları birdenbire güçlenmeye başladı.’
Deniz kızları güçlenmeye başlamış, Balina Kabilesi’ni zor duruma sokmuştu. İşte o zaman Choi Han ortaya çıkarak Balina Kabilesi’ne destek oluyordu. En azından, beşinci cildin sonuna kadar içerik bu şekildeydi.
Cale, Kara Ejderha’ya geri dönmeleri gerektiğini söyleyerek deniz kızlarıyla ilgilenmeyi bıraktı.
“Onları bu şekilde bırakabilir miyiz?”
“Evet.”
Bir deniz kızı cesedi toprakta yok olmazdı, aksine, neredeyse tamamen kururdu. Yok olması için suyun altında olması gerekirdi ve bu yaşandığında koku tüm okyanus boyunca yayılarak diğer deniz kızlarına gelmeleri ve cesetleri almaları için sinyal verirdi.
Balina Kabilesi’nin bu cesetleri kasten karada bırakma sebebi buydu.
‘Çabucak halledip geri dönmeliyim.’
Muhtemelen bu deniz kızlarıyla tek bir Balina Kabilesi üyesi dövüşmüştü. Eğer iki kişi olsalardı, cesetleri burada bırakmazlardı. Diğer deniz kızlarını da çekerek onlarla savaşmak için suya atarlardı. Böyle davranma nedeni yalnız olmasıydı.
Cale tekneye geri dönerek diğerleriyle konuştu. “Haydi, gidelim. Burada görülecek pek bir şey yok.”
Deniz tutmasının etkilerinden yeni yeni kurtulmaya başlayan Yardımcı Yüzbaşı’nın yüzü yine kireç gibi oldu fakat Beacrox mutlu mutlu yanıt verirken, anlaşılan balıkçıdan epey bir balık satın almıştı.
“Genç Efendi Cale, akşam yemeği için balık kızartacağız.”
“İyi fikir.”
Eve döndükten sonra Cale, kızarmış balıkla dolu midesiyle zamanın geçmesini bekledi. Küçük köye karanlık çöktüğünde, Billos’tan aldığı sihirli kutudan dalış kıyafetleri çıkardı.
Cale Rüzgar Uçurumu’na ve Kuzeydoğu denizine bakan pencere pervazının önünde dururken, On ve Hong’la konuşmaya başladı.
“Eve düzgünce bekçilik yapın.”
“Kimseyi içeri sokmayacağız.”
“Güvenli yolculuklar.”
Cale yavru kedilere karşılık olarak yalnızca başını salladı, ardından Kara Ejderha’ya baktı.
Kara Ejderha Cale’e öz güvenle bakıyordu, bir büyü yaptı.
“Uç.”
O anda Cale’in bedeni havada süzülmeye başladı.
“Haydi gidelim.”
Kara Ejderha önden giderken Cale onu takip ediyordu. Cale, fark edilmemek için yükseklerde uçarken elinde sihirli bomba taşıyordu.
Cale’nin bugünkü planı girdabı vurmak, ardından kaçmaktı. İnsanlar şok halinde ortaya çıktığında Cale sessiz bir rüzgar gibi kaybolmuş olacaktı.
Kara Ejderha’nın sihirli bomba modelinin on dakika sonra infilak etmesi belirlenmişti.
1. Kürek gerektiren ama odaları ve pencereleri olan bir tekne mi? O.O
2. Sanırım şimdi Küçük Deniz Kızı'nda deniz kızlarının nasıl kontrol sahibi olduklarını biliyoruz.
Magnec