Hikayenin bu kadar değişmesi cidden tuhaf . O kadar önemli şeyler yapmadı bence
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
50. Bölüm Girdabın İçine I
Cale’in ne düşündüğünden bihaber olan Amiru, Cale’in insan hayatına önem veren biri olduğu için öyle bir ifade takındığını sanıyordu. Sonra konuşmaya devam etti.
“Kıyafetlerine ve fiziğine bakılırsa, Whipper Krallığı’ndan biri gibi görünüyor.”
Kesinlikle Toonka’ydı.
Amiru konuştukça Cale’in benzi daha da sararıyordu.
Whipper Krallığı’nda büyücülere karşı savaşan büyücü olmayan grup, büyücüler tarafından barbarlar olarak göz ardı edilmişti.
Fakat bu dünyada hiç barbar yoktu.
Bütün insanların yapısı aynıydı. Zaman ilerleyip tarih oluştukça hepsi de kendilerine en uygun şekilde büyüyüp gelişmişlerdi.
Whipper Krallığı’nın büyücü olmayan insanları, herhangi bir sihir kullanmadan Whipper Krallığı’nın zorlu dağlarının kontrolünü ele almayı başarmış güçlü kişilerdi. Büyü gibi diğer faktörlere güvenmek yerine, insan vücudunun gücünü artırmaya odaklanmış insanlardı.
Direniştelerdi çünkü hayatı sadece büyücüler için kolay hale getiren Whipper Krallığı’nı yıkıp, eski düzeni tekrar getirmek istiyorlardı.
Whipper Krallığı’nın vatandaşları da büyücü olmayan gruptan yanaydı. Yabancıların gözünde krallığı ele geçirmeye çalışan barbarlar olabilirlerdi fakat Whipper Krallığı vatandaşları için barbar değillerdi. Sadece özgür insanlardı.
Mantık krallığını alaşağı etmek için içgüdülerini kullanıyorlardı.
‘Sorun şu ki, Toonka son derece aptal.’
Zeki bir barbar? Böyle söyleyenler de vardı ama Cale’e göre Toonka, sadece güçlü bir aptaldı.
Ve dünyada aptallardan daha tehlikeli kimse yoktur.
Çünkü onlarla konuşamazsınız.
“O kişi hakkında endişelenmenize gerek yok, genç efendi Cale. Çabuk iyileşiyor.”
Cale, Amiru’nun sözlerini duyunca kahkahayı bastı.
“Hiç endişelenmiyorum. Hatta, daha uzun süre tedavi görmeye devam etmesini tercih ederim.”
Cale, kendisi buradan ayrılana kadar, Toonka tedavi görsün istiyordu. Amiru ve başkentte onun yanında olan bütün şövalyeler, dostane bakışlarla Cale’e döndüler.
Cale’in bunlara odaklanacak vakti yoktu. Toonka’nın buraya neden bu kadar erken geldiğini düşünmekten yeteri kadar baş ağrısı çekmişti.
“Lütfen odalarımızı gösterebilir misiniz, genç leydi Amiru?”
“Elbette. Hala tam iyileşemediniz, değil mi?”
“Evet. Hala canım acıyor.”
“...Öyle mi? Hadi acele edelim o zaman.”
Yürüdükleri sırada Cale’in aklında tek bir düşünce vardı.
‘Billos bir Flynn ve ayrıca çok yetenekli, ama iç savaş konusunda nasıl bu kadar emindi? Nasıl bu kadar erken öğrenmiş?’
Cale romanı okuduğu için Billos’un yeteneklerini biliyordu. Fakat Billos, bir piç oğul olarak hala sürgündeydi. Bilgi toplamasının da bir sınırı olmalıydı.
Billos’un iç savaştan haberdar olması hikayenin değiştiğini gösteriyordu.
‘Sanırım iç savaş, romandakinden daha erken çıkacak.’
Cale böyle düşününce, her şey mantıklı gelmeye başladı. Fakat iç savaşı erkene çeken şey neydi? Cale bu soru üstüne çok düşünmedi.
Toonka’nın gemisinin batması, büyücülerin ona saldırdığı anlamına geliyordu ve bundan da Toonka’nın, güç topladıktan sonra kuzeye döndüğü anlaşılıyordu.
Bazı şeyler değişmiş olsa bile hikayenin kendisi değişmemişti.
Büyücülere korku salan güç. Fiziksel güç konusunda insan potansiyelinin zirvesi. Toonka sadece fiziksel gücü sayesinde denizde, dağda, ormanda, volkanda ve gayzerlerde hayatta kalmıştı. [1]
Toonka, her türlü doğa koşulunda hayatta kalmayı başarmıştı. Gücünü doğadan alan manayı kullanan büyücülerin, böyle birini yenmesine imkan yoktu.
‘Belki bir ejderha onu öldürebilir.’
Bir ejderha, Toonka’yı muhtemelen bir vuruşta öldürebilirdi.
Cale, eve varır varmaz, dinlenmesi gerektiğini söyleyip herkesi odasından çıkardı ve tavana bakıp konuştu.
“Hey.”
“Ne oldu, insan?”
Kara Ejderha kendini gösterdi. Cale, ciddi bir şekilde konuşmaya başladı.
“Bir süre benim yanımdan bir yere ayrılma.”
Cale; Choi Han ve Kara Ejderha’nın meselesinden bir şey öğrenmişti. Eğer Toonka’dan kaçınmaya çalışırsa, nihayetinde onu da başına bela olarak alabilirdi. Bu an için kendini hazırlaması gerekiyordu.
“Canım ne isterse onu yaparım.”
Kara Ejderha homurdandı ve başka tarafa döndü. Fakat ejderhanın kanatlarını çırpıyor olması, bir kulağının hala Cale’de olduğunu gösteriyordu. Kendisi başka, vücudu başka şey söylüyordu.
‘Kasabaya gerçekten uymuyor.’
Lüks oda, kasabaya pek uygun değildi. Yani Ubarr bölgesinin başı, aynı zamanda Amiru’nun annesi zamanında bu bölgenin geleceğini görüp inşaat projesine başlamıştı.
Bu vizyon, 10 sene sonra nihayet gerçek oluyordu.
‘Gilbert’ın ailesini yanlarına çekip, Wheelsman ailesinin de korumasına sahip olmak onlar için muhtemelen çok zaman almıştır.’
Cale’in, Ubarr bölgesinden ayrılmadan önce Amiru’nun annesi ile görüşmesi gerekiyordu. Bu sıralarda, Ubarr ailesinin şehirdeki asıl evlerinden buraya gelmiş olacaklardı.
Cale, pencerenin önünde dikilmeden önce, biraz bu görüşme hakkında düşündü. Geniş pencereden bütün kasabayı ve Rüzgarların Uçurumu’nu görebiliyordu.
Rüzgarların Uçurumu.
Yüzlerce yıldır uçurumun önündeki sular girdaplar tarafından mahvedilmişti ve denize açılmaya çalışan Ubarr halkına sorun yaratıyorlardı.
Fakat Amiru’nun ailesinin bu bölgenin hala önemli olduğunu düşünmesinin bir sebebi vardı.
Deniz kıyısında olan iki kasaba daha vardı ama bu kasaba, diğer ikisinin ortasındaydı. Hilal şeklindeki sahil şeridinin iki ucundaki uçurumların tam ortasında bu kasaba vardı ve denize sadece buradan kolayca açılmak mümkündü.
Dahası, bu kasaba birçok ada gördüğü için manzara anlamında da keyifliydi. Bir askeri üs için harika bir yer olurdu.
Cale’in ertesi sabah en küçük olan adaya gitmesi gerekiyordu. Bütün girdapların kaynağı olan ‘Rüzgarın Sesi’, bu adanın yanındaydı.
Toonka, ‘Rüzgarın Sesi’ için romanda şöyle diyordu.
< “Sessiz ama kaotik bir güç.” >
Cale’in aradığı da tam olarak böyle bir şeydi.
Güçlüler için bir kaos ortamı yaratırken, sessizce sıvışmasına imkan sağlayacak bir güç. Cale, ertesi sabahı düşününce hafifçe gülümsedi.
Bu sırıtma, yerini memnuniyet dolu büyük bir gülüşe bıraktı.
“Genç efendi-nim! Beacrox Amca bu deniz yemeğini sadece sizin için yaptı!”
“Amcamız deniz hakkında epey heyecanlı!”
“Evet! Cale-nim, lütfen bol bol yiyin!”
Cale, odasına zevkle yemek getiren on kurt çocuğuna baktı.
Başkalarına, onların Lock’un kuzeni olduklarını ve aileleri haydutlar tarafından öldürüldüğü esnada hepsinin aynı köyde yaşadığını söylemişti.
Cale’in gülümsemesi daha da büyüdü. Çocukları sevdiği için değildi. Gözleri, çocukların arkasından tepsi tepsi yemek getiren Beacrox’a odaklanmıştı.
Ron’un oğlu, şef ve işkence uzmanı. Yani, Beacrox. Genelde, üstünde hiç kırışıklık olmayan ve pırıl pırıl kıyafetler giyerdi.
Şu anda da durum aynıydı. Fakat gözlerinin altında torbalar vardı.
“Lütfen yiyin, genç efendi Cale.”
“Harika, teşekkürler. Hepinizin mutfakta Beacrox’a yardım etmesi çok güzel bir fikir.”
Cale, çocukların en büyüğü olan 12 yaşındaki Maes’e teşekkür etti ve çatalını aldı.
‘Genç efendi-nim. Biz çalışmak istiyoruz. Lock hyung, sizin üstünüzden beslenip durmamamızı söyledi.’
Maes’in liderliğindeki kurt çocuklar, seyahat esnasında araca dalıp onlara iş vermesini istemişlerdi. Cale de onları Beacrox’a yardım etmeye gönderdi.
‘Hmm, şövalyelerle birlikte antrenman yapsak daha iyi olur diye düşünüyoruz fakat yine de elimizden geleni yapacağız.’
12 yaşındaki Maes, Lock’un aksine, sakin ve öz güvenliydi. Ayrıca, Kurt Kabilesi’nin güçlerinin de farkındaydı. Cale bu yüzden Beacrox’a yardım etmeleri konusunda katıydı.
‘Siz hala çocuksunuz. Şövalyelerle pratik yapmak gibi tehlikeli şeyler için çok küçüksünüz. Gidip mutfakta Beacrox’a yardım edin.’
‘Gerçekten de Lock hyung’un anlattığı gibisiniz. Emredersiniz, elimizden geleni yapacağız.’
Çok çalışacağını söyleyen çocuklar gerçekten de çok çalışmıştı. Cale, belki de bu sebepten dolayı, her gün giderek daha yorgun hale gelen Beacrox’a güldü. Beacrox, kurt çocukların masayı hazırlayıp dışarı çıkmalarını bekledi.
“Amca, sen gelmiyor musun?”
Kurt çocukları akıllı ve saftı. Beacrox’a amca diyor ve ona aileden biri gibi davranıyorlardı.
“...Geliyorum.”
Bunu duyunca, odadan ilk önce çocuklar çıktı. Hepsi tertemiz kıyafetler giyiyordu ve saçları güzelce taranmıştı. Sanki daha önce hiç ücra bir kasabada yaşamamışlardı.
Beacrox’un tarzı kaçınılmazdı.
Cale, ne düşündüğünü Beacrox bilseydi yemek bıçağıyla üstüne yürürdü düşüncesiyle, Beacrox’un bakışlarından kaçındı. Beacrox şu an temiz ve saygıdeğer bir aşçı olarak yaşıyordu. Kurt çocuklara karşı soğuk olamazdı.
Tek yaptığı, arada bir Cale’e bakmaktı.
Cale çatal ve kaşığı alıp, odadan çıkmak üzere olan Beacrox’a bakıp konuştu.
“Bana her zaman lezzetli yemekler yaptığın için teşekkür ederim.”
“...Evet efendim.”
Klik.
Beacrox odadan çıktı ve kapıyı arkasından kapattı. Cale kapıya doğru bakıp konuştu.
“Babası burada yokken neden onun işini yapmaya çalışıyor, anlamıyorum.”
Beacrox’un ona yemek getirmesine gerek yoktu. Fakat Beacrox, her fırsat bulduğunda Ron’un yaptığı işleri yapmaya çalışıyordu. Bu yüzden Cale, Ron’un yokluğunun tadını çıkarma fırsatı bulamıyordu ne yazık ki.
Ron’un yerine sürekli ya kurt çocuklar ya da Beacrox çıkageliyordu.
Cale, odanın köşesine doğru bakıp konuştu.
“Gelin yiyin.”
Cale’in yemek arkadaşları On, Hong ve Kara Ejderha masaya hücum edip yemeye başladılar. Cale de sakince yemeğini yerken okyanusun üstünden batan güneşi izledi.
Ertesi gün.
“Merhaba.”
“Tanıştığımıza memnun oldum, genç efendi-nim.”
Cale, yaşlı adamla selamlaştı.
Bu yaşlı adam, onlarca yıldır girdaplarla savaşmış ve Ubarr denizinin her yerinde gezmiş bir balıkçıydı. Bu köyde Ubarr denizinin en iyi uzmanı olarak bilinen ihtiyarın o kadar bronz bir teni vardı ki, denizde ne kadar zaman geçirdiği açıkça belli oluyordu.
“Bana güvenin. Sizi güvenli bir şekilde merkez adaya götüreceğim.”
Cale’in yanında duran Amiru başıyla onayladı ve ekledi.
“Doğru. O harika birisidir, yanınızda olduğu sürece Ubarr denizinde her yere gidebilirsiniz. Size etrafı göstermem gerektiği halde yanınızda gelemediğim için üzgünüm. Yapacak bazı işlerim var.”
“Sorun değil. Beni bu ustayla ile tanıştırmanız yeterliydi.”
Amiru da onunla gelseydi işler karışabilirdi. Cale, bugün yanında gelecek olanlara çoktan karar vermişti. Balıkçı sordu.
“Sadece üçünüz mü varsınız?”
“Evet. Gidelim.”
“Emredersiniz efendim. Lütfen binin.”
Cale, küçük ama sağlam bota bindi. Yardımcı Yüzbaşı da, Cale’in ardından bindi. Yardımcı Yüzbaşı aynında olacağından, Cale yanına başka şövalye almadı. Adalarda kimse yaşamadığı için, bir sorun çıkmayacaktı.
“Dikkatli olun lütfen genç efendi.”
“Anlaşıldı.”
Yardımcı uşak Hans, kucağında On ve Hong ile birlikte Cale’in gidişini izledi. On ve Hong, denize yaklaşan Hans’ın elinden kurtulmak için çırpınıyorlardı. Denizin kokusunu sevmelerine rağmen suyu sevmiyorlardı.
-Ben uçuyor olacağım.
Kara Ejderha onları takip ederken doğal olarak görünmez olacaktı. Cale, tekneye binen son kişiyle şakalaştı.
“Beacrox, görünüşe göre adanın yakınındaki ağlar bir sürü nadir deniz yemeği yakalıyormuş. Tabağını genişletmen harika olacak.”
“...Teşekkür ederim genç efendi Cale.”
Cale’in emriyle onlarla gelen Beacrox, yüzünde sert bir ifade ile tekneye bindi. Herkes tekneye binince Cale, balıkçıya emretti.
“Gidelim.”
“Emredersiniz efendim.”
Küçük teknenin kaptanı olan balıkçı, oğlu ile kürek çekmeye başladı. Girdaplarla dolu olan bu denizde, ne büyük bir gemi ne de hızlanma büyüsü önemliydi.
Deneyimli bir balıkçıyla birlikte olup onun kürek çekme yeteneklerine güvenmek daha akıllıcaydı.
“Tekne biraz sallanabilir, o yüzden sıkı tutunun.”
İhtiyar adam yola çıkınca teknedekileri bilgilendirdi. Cale, denize açıldıktan kısa bir süre sonra küfretmeye başladı.
“Sıçayım.”
Tekne sallanıyordu. Her şeyi içine çeken girdapların yanından zar zor geçip gidiyorlardı. Girdabın gücü, tekneyi çok kötü sallıyordu.
Pşşşş. Fşşş.
İhtiyar balıkçı bağırdığı sırada, Cale’in kulaklarında her türlü su sıçraması sesi çınlıyordu.
“Hahaha. Genç efendi-nim, girdap çok büyük değil mi?”
Balıkçı, çok cesur bir adamdı. Cale, benzi sararmış bir ifadeyle kıyafetlerinden tutan Yardımcı Yüzbaşı’nın elini itti.
Adamı deniz tutmuştu.
Magnec