Ohoo sen böyle her şeyi bilmezden geliyorsun ama önüne çıkan herkes seni takip etmeye başlıyor olmaz böyle :D Yüzlerine söyle istemiyorum diye.
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
40. Bölüm Bilmiyorum, Bilmiyorum I
Cale nazikçe prense gülümseyip düşündü.
‘Bilmiyorum. Bilmiyorum.’
Kara Ejderha, bir ejderha nasıl olur da böylesine işe yaramaz bir adam için büyüsünü kullanır diye sorup kendisinin asla böyle bir şey yapmayacağını söyleyip duruyordu. Cale, onu dinlememek için elinden geleni yaptı.
- Hmm? Göz bebekleri de boyalı. Zayıf adam kesinlikle bir şeyler planlıyor. Zayıf insan, dikkatli ol.
‘Eğer susarsan, gayet iyi olacağım.’
-Hmm? Bu adam zayıf değil. Zayıf insan, çok çok dikkatli ol. Öleceksin.
‘Sıçayım.’
Cale, saçma sapan şeyler söyleyip duran bu ejderhadan ilk defa korkmaya başladı. Aynı anda zihni hızla çalışıyordu.
Prensin annesi, kraliçe değildi. Bir metresti ve aslında kraliyet ailesi için çalışan bir hizmetçiydi. Şu anki kraliçe üçüncü prensin annesiydi. Veliaht prensin annesinin, prens küçükken şüpheli bir ölüme kurban gittiği söyleniyordu.
Cale doğal olarak, veliaht prensin annesinin gerçek kimliğini düşünmeye başladı.
Prens’in ortalama birisi olduğu söyleniyordu fakat ejderhaya göre hiç de zayıf değildi. Romanda Choi Han bile prensin normal olduğunu düşünüyordu, peki ne saklıyor olabilirdi? Ve ejderha bunu nasıl anlamıştı?
‘...Hayır. Bir şey saklıyor ya da saklamıyor. Beni ilgilendirmez.’
Cale, homurdanıp duran ejderhayı dinlemedi. Bir şeyler gerçekten ilginç olmalıydı çünkü ejderha, prens hakkında konuşuyordu.
“...Bay Cale biraz bana benziyor.”
Veliaht prensi bir şeyler söylüyordu, ama Cale onu dinleyemeyecek kadar meşguldü; bu yüzden öyle gelişi güzel cevaplar verdi.
“Majesteleri, sizden böyle şeyler duymak benim için büyük bir onur.”
Prens sanki biraz gerilmiş gibi Cale’in elini bıraktı. Cale gerginliği fark etmemişti ve bir şey söylemeden geriye bir adım atıp Eric’in arkasına geçti. İşler karıştığında Eric’i kalkan olarak kullanmak basitti.
Veliaht prens merakla Cale’i inceledi ve bakışlarını Eric’e çevirdi.
Eric tekrardan prensle konuşmaya başladı.
Cale de prensi izleyip düşündü.
‘Bir sebebi var.’
Prensin, ikinci ve üçüncü prenslere karşı temkinli olmasının bir sebebi vardı. Ayrıca kralın neden üçüncü prensi kayırmaya başladığının da bir sebebi vardı. Hepsini tahmin edebiliyordu.
‘Gerçek oğlu değil mi acaba? Ya da doğumuyla ilgili bir sır mı var?’
Cale’in aklı Kim Rok Soo’nun liseden mezun olduktan sonra restoranda çalışırken gördüğü bir dramaya gitmişti.
Ana karakter doğal olarak Veliaht prens Alberu Crossman olmalıydı.
Cale kendine bir kez daha hatırlattı.
‘Sakin ol.’
O andan itibaren sakin kalacaktı. Hiçbir şeyi ortaya çıkarmamaya karar verdi.
Cale, verdiği sözü hakkıyla tuttu. Bugün hiç alkol almamıştı ve onunla daha önce hiç tanımamış olan soylular bunu görünce gelip onunla konuşmuştu. Cale sürekli Eric’e bakıyordu ve Eric işe koyulmuştu.
Bu birkaç kez tekrarladıktan sonra kendi kendine homurdandı.
“Heh. Bu oldukça iyi.”
Gilbert ve Amiru sessiz homurtuyu duydular ve göz teması kurarak birbirleriyle konuştular.
‘Tuhaf, değil mi?’
‘Al benden de o kadar.’’
İkili, Cale ve Eric’ten hafifçe uzaklaştı, ama Cale dönüp genç leydi Amiru’ya baktı. Amiru, göz göze gelince durdu.
“Bu arada, genç leydi Amiru.”
“Evet?”
“Bölgenin sahil şeridinin son derece güzel olduğunu duydum. Bu doğru mu?”
“Elbette. Kıyıya bakan uçurumlar çok güzel.”
‘Hadi oradan.’
Cale, uçurumu ve ‘Rüzgarın Sesi’ni almanın ne kadar zor olacağını düşündü. Romanda ‘Rüzgarın Sesi’, Whipper Krallığı’nda büyücü olmayan birinin bulduğu antik bir güçtü.
Roan Krallığı’nda olan bir gücün Whipper Krallığı’ndan biri tarafından bulunması tuhaftı, ama bunun arkasında da uzun bir hikaye vardı.
Her neyse, bu antik güç normalde iç savaşın ikinci yarısında ortaya çıkan acımasız ahmağın tekine, bir büyücü katiline gitmişti. Yeterince güçlü olduğundan onu çok kullanmamıştı.
‘Sihirli Kule yakında yıkılacak.’
İç savaştan sonra, yıkılan sihirli kulenin yerine yenisi inşa edilecekti ve Rosalyn de bu yeni kulenin başına geçecekti.
‘Choi Han, büyücü katili ve İmparatorluk prensi.’
Bu üç kişi, Batı kıtasının ortasında patlak veren tüm olaylarda kahraman olarak ortaya çıkan insanlardı. Roman ayrıca Batı Kıtası’ndaki Güney Ormanı Kraliçesi’nin de sonunda Güney’i bir araya getirdiğini söylüyordu.
Choi Han’ın sürekli karşılaştığı gizli örgütü saymazsak, kıtanın 200 yıllık uzun barış dönemi, güç kavgasından dolayı bozulacaktı.
Cale önce onun için her şeyle ilgilenen Eric’e, sonra da saate baktı. Ziyafet birazdan sona erecekti. Fakat soylular, yemek sonrasında gerçekleşecek olan sohbet vaktini bekliyorlardı.
‘Beni ilgilendirmiyor.’
Elbette bu durum, Cale’i çok alakadar etmiyordu.
“Yemek bitince gidebileceğim, değil mi genç efendi Gilbert?”
Gilbert, sanki piknikteymiş gibi aylak aylak elma yiyen Cale’e bakıp başıyla onayladı.
“Evet. Yemekten sonra prensle görüşmeyi planlıyoruz, ama siz bizimle gelmek istemiyorsunuz sanırım. Değil mi?”
“Evet. Zaten benim ne faydam olacak ki? Siz şu yatırım konusu hakkında daha çok şey biliyorsunuz.”
Cale’in sözleri karşısında Gilbert’ın ifadesi değişti. Biraz şaşırmış gibiydi.
“...Dökümanı okumuşsunuz.”
“Birazcık.”
Cale gelişi güzel bir cevap verip ayağa kalkan prense baktı. Yemeğin bittiğini duyurmak üzereydi. Cale bu buluşmanın ardındaki sebebi bulamamıştı, ama çok takılmadı. Eğer hiçbir şey bilmiyorsa, hiçbir şeye dahil olması da gerekmezdi.
Fakat prensin sözlerini duyunca kaşlarını çattı.
“Bu akşam burada hepinizle birlikte yemek yiyebilmek benim için bir zevkti. İlgilenenler için ufak bir şarap partisi düzenliyorum, lütfen keyfini çıkarın. Ha bir de, yaklaşmakta olan doğum günü kutlaması için hepinize birer yer hazırladım.”
Prens Alberu, tüm bunları yüzünde hoş bir ifade ile söyledi.
“Umarım bu sevinci paylaşmak için herkes katılabilir.”
Cale iç çekti. Her ne kadar prens soylulara ‘orada olmanızı umuyorum’ dese de, aslında onlara katılmaktan başka çare bırakmıyordu.
‘...Sanırım bombalar patladığında plazada olacağım.’
Tahmin edileceği gibi, Cale bundan pek hoşlanmadı.
“O zaman bu akşam yemeğini sonlandıralım.”
Cale yerinden kalktı. Oradakilerin çoğu şarap partisine gitmek istiyordu, ama prensle henüz tanışmamış olanlar katılamayacaktı.
Cale, yanından geçip giden tekerlekli sandalyeye baktı. Taylor, yanından geçti gitti ve sandalyeyi arkadan iten Cage de geçerken, sadece Cale’in duyabileceği kadar fısıldayarak bir şeyler söyledi.
“Sonra görüşürüz, küçük kardeşim.”
‘Onların küçük kardeşi olmak istemediğimi söylemiştim.’
Cale’in bakışları, bütün hislerini anlatmaya yetiyordu fakat Cage anlamamazlıktan geldi ve sanki iyi ve temiz bir rahibeymiş gibi veliaht prense doğru yürüdü.
“Sizi geçireyim, genç efendi Cale.”
“Genç leydi Amiru.”
Amiru, Cale’in yanına gelip beraber yürümeyi teklif etti. Cale, Amiru’nun yeşil saçlarına baktı, yüzünde de sakin ama düşünceli bir ifade vardı. Cale konuşmaya devam etti.
“Dışarı çıkarken bir sorun yaratırım diye mi endişeleniyorsunuz?”
“Maalesef, genç efendi Neo da erken ayrılıyor.”
“Hmm.”
Neo yine bir sorun çıkartırsa diye yanında gelmek istediğini söylemeye çalışıyordu. Cale başka soru sormadı ve yanında Amiru ile birlikte yemek salonunun kapısına doğru ilerledi. Cale’in aracına kadar fazla konuşmadan yürüdüler ve Ron’u orada beklerken buldular.
“Genç efendi, bugün harikaydınız.”
Cale, Amiru’yu başıyla onayladı.
“Benim için çok zor oldu. Ama sizin işiniz daha bitmedi, genç leydi Amiru.”
Amiru gülümseyerek cevap verdi.
“Çünkü iyi bir haber almaya ihtiyacımız var.”
Amiru gülümseyerek konuştu fakat Cale, sesindeki çaresizliği sezebiliyordu. Kuzeydoğu sahili gerçekten de işe yaramaz bir yerdi. İlgi çeken hiçbir yerin olmadığı, uçurumlarla dolu bir bölgeydi.
Ayrıca, uçurumların etrafındaki girdaplar da apayrı bir problemdi. Orada yaşayan halk bunlarla nasıl başa çıkılacağını biliyordu fakat diğerleri için tehlikeli bir yerdi.
Girdapların sorumlusu ise ‘Rüzgarın sesi’ idi.
Amiru ve Gilbert ne olursa olsun, bu işe yaramaz kıyı hattı için bir yatırım yapılmasını istiyordu. Cale, tuhaf bir ifadeyle konuşan Amiru’ya baktı.
“İstediğimizi alacağımıza inanıyorum.”
“Genç leydi Amiru.”
“Buyrun genç efendi Cale?”
Cale, bugün kendisi için emrindeki Hayvan İnsanlar gibi çalışan Eric, Gilbert ve Amiru’ya biraz yardım etmenin fena olmayacağını düşündü. Kuzeydoğu soyluları toplantısında hala bir güç dengesine ihtiyaç vardı ve Amiru sır tutabilecek birine benziyordu.
“Majestelerinin bu yatırımla oldukça yakından ilgileneceğine inanıyorum.”
“Bence de öyle.”
Amiru, Cale ile hemfikirdi. Çünkü prens, Eric daha hatırlatmadan, konuyu kendisi açmıştı.
“Turizm için bir yatırım olacak, değil mi?”
“Evet.”
Sahilde uçurumlar olan bir turizm yatırımı. Bu, Cale’e göre son derece gereksiz bir şeydi. Cale, Amiru’ya yaklaştı ve yavaşça fısıldadı.
“Eğer yatırım konusunda çok çaresiz bir konuma düşerseniz, kıyı şeridinizin Whipper Krallığı ve diğer kuzey krallıklarına komşu olduğunu hatırlatmanızda fayda var.”
“Affedersiniz?”
Cale omuzlarını silkip devam etti.
“Tabii bunu benden duyduğunuzu da kimseye söylemeyin.”
“...Kimseye bir şey demeyeceğimden emin olabilirsiniz.”
Cale, Amiru ile konuşmasından memnun kalmıştı. Amiru’nun biraz kafası karıştı, ama ağzını kapalı tutacağı kesindi. Cale, aracına bindi ve ona el salladı, o da başını hafifçe eğerek selama karşılık verdi.
Cale, aracın kapısını kapatan Ron’a döndü ve;
“Gidelim.”
“Emredersiniz genç efendi.”
Araç hareket etmeye başladı. Cale, tekrar içeri girmeden önce kendisine söylenen şeyi ciddi bir şekilde düşünen Amiru’ya baktı ve Kuzeybatı sahil şeridini düşündü.
Bu sahil şeridi, kum plajlardan oluşuyordu. Buna kıyasla, Amiru ve Gilbert’ın çok adalı sahil şeridi oldukça karışıktı ve etrafı dik uçurumlarla doluydu.
Neyse ki, gemilerin güvenle zincirleyebileceği birkaç yer vardı. Tabii oradaki balıkçılar, güvenli bir şekilde balık tutmak için girdaplardan kaçınmak konusunda uzmanlaşmışlardı.
‘Akıllarında sadece turistik geziler var, çünkü barış süreci çok uzun sürdü.’
Fakat prens, barış sürecinin yakında sona ereceğini öğrenecekti.
‘Her neyse, tek yapmam gereken antik gücü, büyücü katili almadan ele geçirmek.’
Cale bunu daha fazla düşünmemeye karar verdi. O gece ziyafetten dönerken, Cale’e iki adet haber ulaştı.
“Sihirli bombalardan dört tanesini bulduk.”
Romanda, beş tanesi farklı yerlere, diğer beşi de insanların üstüne yerleştirilmişti.
“Hepsi çarşının etrafındaydı.”
“Haritada göster.”
Cale, Choi Han’a elini uzattı. Choi Han, Kara Ejderha’yı sihirli bombaların olduğu alanda bırakıp kendisi dönmüştü. Buraya çok hızlı gelmiş olmalıydı çünkü yüzünden terler akıyordu.
“Birini bulduk ve sonra her yere iyice bakmak için ejderhayı kucağıma alıp koştum. Sonra üç tane daha bulduk ama başka yok. Bence plazadan başka yerlere bakmalıyız, şu ana kadar baktığımız yerlerde başka bomba yok.”
“Acele etme. İki gün sonraki kutlamaya kadar her yer güvende.”
“Ama bunlardan ne kadar erken kurtulursak o kadar iyidir!”
“Kutlama günü sabah erkenden hepsini çalalım.”
“...Anlamadım?”
Cale’in bildiğine göre bombaların patlaması için onları yapanın bir sinyal göndermesi gerekiyordu. Fakat Kara Ejderha’nın, hatta Rosalyn’in seviyesindeki her büyücü, biraz vakit alsa bile bomba ile onu yapan arasındaki bağlantıyı kesebilirdi. Romanda Rosalyn, insanların üstündeki bombaları böyle devre dışı bırakmıştı.
‘Kutlama gününde yapılması şart.’
O kana susamış büyücünün dikkatini çekmek istemiyorlarsa buna mecburlardı.
“Çalmak mı? Onları yok etmeyecek miyiz?”
Bombalar kullanılamasa bile, içinde birikmiş olan mana oldukça işe yarardı.
“Kendim için kullanacağım.”
Choi Han, Cale’in gülüşünün oldukça sinsi olduğunu düşündü. Cale, kafası karışmış bir şekilde tekrardan haritayı eline alan Choi Han’a doğru konuştu.
“Daha başka var mı diye bakmaya devam edin. Bulduğunuz bombalar da yerinde duruyor mu diye arada gidin bakın.”
Choi Han ve Kara Ejderha’nın artık plaza etrafında saklanıp araştırmaya devam etmesi gerekiyordu. Bu çok zor ve sıkıcı ve zihinsel olarak da yorucu olacaktı, ama Cale’in kendi başına yapabileceği bir şey değil.
Cale, daha uykularından yeni uyanıp hemen geri uykuya dalan On ve Hong’a baktı.
“Ödeşme zamanı.”
Cale bunu, Choi Han da dahil olmak üzere hepsine söylemişti.
“Gidin çalışın.”
Yorgun yorgun gözlerini ovuşturan kediler ve Choi Han, Cale’in isteği üzere işe koyuldular. Cale de, onların teras camından atlayışını izleyip, yemek esnasında içme fırsatı bulamadığı şarabını içti ve sonra uykuya daldı.
Cale uyurken de bir haber gelmişti ve bunu uyandıktan sonra öğrendi.
Billos bugün, yani kutlamalardan bir gün önce başkente varacaktı. Cale apar topar Billos ile buluşacakları hana gitti.
Burası, on kurt çocuğunun kaldığı yerdi. Cale hana giderken On, Hong ve Lock da elbette onunlaydı. Lock’un biraz önce ona söylediği şeyi düşündü ve sordu.
“Kardeşlerine bakmamı mı istiyorsun?”
“Evet. Anlaşmamın şartı bu.”
“Peki benim için ne yapacaksın?”
“Bir şey yapacak olan ben değilim.”
Lock hiç tereddüt etmeden cevap verdi.
“Sen değilsen, kim yapacak?”
Lock hızlıca cevap verdi.
“Kardeşlerim de benimle birlikte yapacak. Bir grup olduğumuz zaman güçlüyüz.”
Cale ensesinde bir soğukluk hissetti.
‘İmkanı yok.’
Lock, Cale’in zihnine bir yumruk daha atmıştı adeta.
“Mavi Kurt Kabilesi tarihte, güçlü şövalyeler olmalarıyla ünlüdür. Bu tarih-”
“Bilmem gereken bir şey değil.”
Cale, aracın içinde karşısında oturan Lock’tan başka yöne baktı.
Magnec