Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

38. Bölüm Sakin Kalmak V

Çevirmen: Güz / Editor: T4icho

“Öhö, öhöm! Genç efendi Neo, görüşmeyeli uzun zaman oldu.”

Eric hemen Cale ve Neo’nun arasına girdi. Neo, hüsrana uğramış gibi bakıyordu.

İyi bir av bulduğunu düşünüyordu ama Eric Wheelsman buradayken bu avı yakalaması zordu.

“Evet, genç efendi Eric. Umarım iyisinizdir.”

Neo, genç leydi Amiru ve genç efendi Gilbert’a da selam vermeden önce, Eric’i selamlamıştı. Sonra hepsinin, Cale’in önünde durduğunu gördü ve cıkladı.

‘Sanırım onu koruyorlar. Serserinin teki bile olsa onların yanında.’

Neo, üçünün de Cale’i koruduğunu görünce bir şey yapmamaya karar verdi. Eric, Neo’nun maksadını fark etti ve Cale’e bakmak için yavaşça döndü.

Neo’nun bakışları da Cale’e döndü.

“Hmm.”

Neo bu sesi istemsizce çıkardı.

Cale kollarını göğsünde birleştirmiş, sessizce Neo’ya bakıyordu. Bakışları son derece aşağılayıcıydı. Neo’ya en başından beri hiçbir şey söylememişti fakat bakışları ve vücut dili söylemesi gereken her şeyi söylemişti.

‘Soysuz ahmak.’

Bu Neo’ya, Venion’un eskiden attığı bakışı hatırlattı. Neo, Venion ona böyle baktığında sinirlense bile, kendisini bu yüksek rütbe bir soylunun bakışı diye teselli eder ve boş verirdi.

Cale, bir süre Neo’nun titreyen göz bebeklerini izledikten sonra döndü ve arkasına baktı. Kara Ejderha’nın söylediklerini duyabiliyordu.

Ejderhayı bugün buraya getirmesinin bir sebebi vardı.

- Büyü kayıt cihazı hazır.

Cale; ejderhadan, bugün olan her şeyi kaydetmesini istemişti. Video kaydı, çok fazla mana kullanımı gerektiriyordu ve bunu uzun süre devam ettirmek zordu, bu yüzden Cale, sadece ses kaydı ile yetinmek zorunda kaldı.

Cale aslında bunu yapmayacaktı çünkü sarayda, manaya duyarlı olan birçok büyücü vardı fakat Kara Ejderha, kayıt menzili düşük olduğu sürece fark edilemeyeceği konusunda onu temin etti.

Cale, Neo’nun kan ağlamasını sağlamak için gelecekte bunu kullanmaya karar vermişti, sarayın girişine doğru ilerledi. Cale, borcunu her zaman ödeyen bir tipti. [1]

Eric Wheelsman, Cale’in uzaklaşmasını gururlu bir kardeş gibi izledi. Her gün yolladığı mektupların işe yaradığını düşünüyordu.

Öte yandan Gilbert ve Amiru, Cale’i merak içinde izledi. Eskiden sadece gösterişli kıyafetler giyen Cale Henituse, hiçbir aksesuar takmadan sade siyah bir kıyafet kullanmayı tercih etmişti. Kırmızı saçları bile temizdi ve güneşte parlıyordu.

Cale sarhoş değil diye mi böyleydi, bilmiyorlardı.

Cale’in her adımı rahat ve sakin görünüyordu.

Amiru ve Gilbert, Cale’in saray girişine vardığında arkasına döndüğünü gördüler.

Cale’in onları yanına çağırır gibi bakması, onlarda merak uyandırdı.

“İçeride görüşürüz genç efendi Neo. Leydi Amiru, genç efendi Gilbert, gidelim.”

Eric, Cale’i gururla izliyordu fakat Amiru ve Gilbert’ın ifadesi, Cale’in önünde durduklarında daha da tuhaflaştı.

Cale, bu kafası karışmış iki kişiye ve gurur duyan Eric’e bakıp konuşmaya başladı.

“Hadi gidelim.”

Üçü, sarayın içine kadar Cale’i takip etti. Gilbert ve Amiru’nun tuhaf hissi giderek artıyordu. Cale’in umurunda değildi fakat bu üç kişiyi bugün kullanabildiği kadar çok kullanmaya karar vermişti.

“Kont Henituse hanesinden genç efendi Cale-nim salona giriyor!”

Cale, salona girerken; Eric, Gilbert ve Amiru’nun da isimlerinin söylendiğini duymuştu.

“Fena değil.”

Eric’in arakasından yürümeden önce salonda etrafa bakındı. Genç leydi Amiru, Cale’e bakıp yanına geldi ve konuşmaya başladı.

“Genç efendi Cale. Yemek salonunun ön tarafında prensin koltuğu var ve masalar bölgelere göre ayrılmış. Bunun sebebi….”

Cale’e masaların neden bölgelere göre ayrıldığını açıklayan Amiru, Cale’in ifadesini gördü ve başka bir şey söylemeye karar verdi.

“Muhtemelen sebebini söylememe gerek yoktur, değil mi?”

“Çok teşekkür ederim ama sebebini biliyorum genç leydi Amiru.”

Amiru, yüzünde meraklı bir ifade ile birlikte Cale’i başıyla onayladı ve odanın Kuzeydoğu bölgesindeki masalara ilerledi.

Salonda beş adet masa vardı. Kuzeydoğu, Kuzeybatı, Güneydoğu, Güneybatı ve merkez. Hepsi de soyluların bölgelerine göre ayrılmıştı.

‘Kraliyet prensinin böyle şeylerde üstüne yok.’

Arka plandaki şeyleri, arada bir onları toplanmaya zorlarken birbirleri ile rekabet etmelerini de sağlayacak şekilde kontrol ediyordu. Prensin uzmanlığı buydu. Fakat kendisine olan muamele de eksiksizdi.

Kraliyet prensinin masası, bu beş masanın ön tarafına konulmuştu ve diğerlerinden iki adım yüksekteydi.

‘İkinci ve üçüncü prenslerin masaları, onunkinden bir adım aşağıda.’

Prensin masasının bir adım aşağısında ikinci ve üçüncü prensin masası vardı. Bu etkinlik her ne kadar kraliyet prensi tarafından düzenlense de, ikinci ve üçüncü prensin bu toplantıya katılmaması tuhaf olurdu. Düzenleyen kişi kraliyet prensi olduğundan, statülerini belirtecek bir aralığı da koymayı unutmamıştı.

‘Bu küçük ve gereksiz detaylara gerçekten de çok dikkat ediyor.’

Kraliyet prensi, hatta güç sahibi olan hiç kimse Cale’in seveceği türde insanlar değildi.

“Masamız, beklendiği gibi, kapıya en yakın olan.”

Cale, Eric’in bu keyifsiz sesine cevap vermedi. Sevinç Sarayı belirlenmiş giriş olarak doğu girişini açtı ve Kuzeydoğu soyluları kapıya en yakın gruptu.

Kuzeydoğu bölgesinin bir sesi olsa dahi, yüksek bir sese sahip olacak kadar güçlü bir hane yoktu. Cale elini kaldırdı ve Eric’in omzuna dokundu.

“Masamızın, kapıya en yakın olan olması harika. Keza masamızda, önünde eğilip büküleceğimiz birinin olmaması da öyle.”

Diğer bölgelerde, Markiz Stan gibi diğerlerinin saygı gösterip itaat etmesi gereken insanlar vardı.

Cale ile yürüyen diğer üç kişi durdu. Onların duraksadığını görünce Cale de durdu. Eric dönüp Cale’e baktı ve konuştu.

“Genç efendi Cale.”

Yanlarında başka insanlar da olduğu için ona sadece ismiyle hitap etmedi.

“Çabalarımın sonuç verdiğini görmek güzel.”

‘Çaba? Ne çabası?’

Cale, kafa karışıklığı ve şaşkınlıkla Eric’e baktı, ama Eric başını çevirdi ve kapıya en yakın masaya doğru yürüdü.

Eric, Cale’in mektuplarının hiçbirini okumadığını, hepsini odanın bir kenarına fırlattığını bilmiyordu.

“O niye böyle biri?”

Genç leydi Amiru, Cale’in sorusuna başını salladı. Gilbert da benzer bir tepki gösterdi. Cale de omuz silkip masaya doğru yürüdü.

Fakat bir bildiri onu durdurdu.

“Markiz Stan hanesinden genç efendi Venion Stan varış yaptı!”

Cale, Neo Tolz’un neden onların arkasından saraya girmediğini anladı. Markiz Stan’in varisi Venion’un hemen arkasında duruyordu.

Fakat Cale; Neo ya da Venion gibi mankafaları umursamazdı.

“Cale!”

Eric, aniden hızla masasına yürümeye başlayan Cale’e seslendi fakat Cale sadece elini salladı ve yerine oturdu.

“Hmm.”

“Ah, hoş geldiniz genç efendi Cale.”

“Merhaba genç efendi Cale.”

Cale, tüm bu saygı dolu selamlara kısa bir cevap verdi.

“Merhaba. Hepinizi de görmek çok güzel.”

Masada bir anda sessizlik hakim oldu ve Cale, diğerleri fark etmeden, elini masa örtüsünün altına soktu.

‘Biliyordum.’

Görünmez olan Kara Ejderha’nın vücudunun titrediğini hissedebiliyordu.

- “İyiyim. Sana iyiyim dedim.”

Cale; ejderhanın, başında yankılanan sesini dinledi ve titreyen vücudunu okşadı. Öfke ve korku. Ejderhanın kafası şu an bu iki şey ile doluydu. Gençken yaşanan travma bu yüzden korkutucuydu.

Kara Ejderha nasıl davranacağını bilmiyordu çünkü vücudunun hatırladığı fiziksel travma, onun kafasındaki mantıkla örtüşmüyordu.

- “İyiyim. Ben güçlü ve harika bir ejderhayım.”

Kara Ejderha onu takip etmek istediğini söylediğinde Cale, Venion Stan'ın da burada olacağından bahsetmişti. Ayrıca Venion Stan’i bugün öldürmemesi için de söz aldı. Ejderhaya başka bir şeyin de sözünü vermişti.

- “Sonra. Daha sonra bu piçi ve geri kalanını öldüreceğim.”

Kara Ejderha onları adeta parçalamak istiyordu. Fakat Cale onun bu öfkeli sesini yatıştırdı. Neyse ki öfke yüzünden bir mana patlaması yaşanacak gibi görünmüyordu.

Cale, ejderhaların gerçekten mantıklı varlıklar olduklarını düşünüyordu. Venion ve Markiz Stan’in diğer yardakçılarını bekleyen cehennemi düşündü ve ejderhayı okşamayı bıraktı.

Neyse ki, ejderha çıldıracak gibi görünmüyordu. Öyle olsaydı, bu saray yıkılmıştı ve Cale de dahil herkes ölmüştü. Cale rahat bir nefes verdi ve etrafına bakındı.

Hem Eric’in hem de Venion’ın grubunun o yöne doğru geldiğini gördü. Venion’ın masası, yanlarındaki Kuzeybatı masası olduğundan o tarafa gelmesi normaldi.

Pat. Pat.

Kara Ejderha, başını Cale’in bacağına sürtüyordu.

“Hmm.”

Ejderhanın bu hareketi Cale’i bir an için endişelendirdi. O anda, gözleriyle gayretli bir şekilde işaret eden Eric’le göz göze geldi.

‘Sessiz dur! Sakin ol!’

Cale bu işaretleri görmezden geldi. Sonra, acaba nasıl Venion’u tanımıyormuş gibi davranabileceğini düşündü. Fakat tüm düşünceleri boşaydı çünkü Venion ona selam veriyordu.

“Görüşmeyeli uzun zaman oldu, genç efendi Cale.”

Venion Stan. Son görüşmelerinden bu yana yüzündeki kırışıklıklar daha da artmıştı sanki, ama hala bir soyluya yakışır şekilde nazikçe gülümsüyordu. Onun aksine, arkasındaki Neo Tolz son derece gergin görünüyordu.

Cale de gülümseyip cevap verdi.

“Merhaba genç efendi Venion. Vikont Tolz’un bölgesinde görüşmemizden bu yana ilk defa bir araya geliyoruz.”

Venion’un gülümsemesi daha da artarken, Neo’nun suratı bembeyaz olmuştu.

Markiz Stan, krallıktaki dört liderden biriydi. Böyle birinin varisi Kuzeydoğu bölgesini ziyaret etmişti. Hem de Vikont Tolz’un bölgesi gibi düşük rütbeli soylu bölgesini. Bu; Vikont Tolz’un, Markiz’in grubunda olduğunu gösteriyordu.

Doğal olarak bütün Kuzeydoğu soyluları kaşlarını çatmaya başlamıştı ve salondaki diğer soylular da dikkat kesilmişti. Kuzeydoğu, şu an lideri olmayan bir bölgeydi.

“Doğru. Arkadaşım genç efendi Neo’yu ziyarete gitmiştim ve geri dönüyordum.”

Venion Stan üstündeki bakışlara hiç aldırmıyordu. Kuzeydoğu bölgesine gitmesinin onun için hiçbir sakıncası yoktu. Venion sanki gözlem yapar gibi Cale’e bakıyordu fakat sesi hala nazikti.

“Evet. Başkentte birer içki içeceğiz demiştik.”

“Evet öyle demiştik değil mi?”

Konuşurken ikisi de oldukça sakindi. Fakat onları izleyenler o kadar sakin kalamamıştı.

Cale, kendisine bakıp duran Neo Tolz’a bakıp gülümsedi. Neo, Cale’in gülümsediğini görünce duraksamıştı.

“Ah tabi ya. Genç efendi Venion, sizinle buluştuktan sonraki gün Vikont Tolz’un şövalyelerinden biri beni aramaya geldi.”

Cale, endişeli bir ifade takınarak Neo ile konuşmaya başlamıştı.

“Villanın alt üst edildiğini duydum. Her şey yolunda mı?”

Neo kalakalmıştı ve Venion’un da dudakları seyiriyordu.

“Bunu duymuş muydunuz genç efendi Venion? Yakın arkadaş olduğunuzu söylediğinize göre kesin duymuşsunuzdur.”

Bir süre geçtikten sonra Venion nihayet cevap vermişti. Çok doğal konuşuyordu fakat Cale, Venion’un içindeki öfkeyi sezebiliyordu.

“...Evet. Duyduğumda çok üzülmüştüm.”

“Doğru. Akşamdan kalma içkimi içerken bunu duyduğumda nasıl şaşırdım bilemezsiniz. Orayı nasıl yağmalar ve arkalarında bir şey bırakmazlar! Çok önemli bir şeyi kaybettiğinizi söylüyorlar. Doğru mu genç efendi Neo?”

Bu dünyadaki en can sıkıcı insanlar ağzı gevşek olanlar, hiç nezaketi olmayanlar ve hakkaniyetli olanlardı.

Cale şu an hepsinin birleşimi gibiydi. Çok eğleniyordu. [2]

Cale samimi bir şekilde Neo ile konuştu.

“Neşelenin genç efendi Neo. Böyle inanılmaz şeyleri hepimiz hayatımızda en az bir kere yaşarız.”

“Eh tabi. Sanırım öyle.”

Neo, Cale’e gelişigüzel cevap verirken Venion’un yüzüne bile bakamamıştı.

“Böyle kötü bir şey olduğunda, onu unutmak için içki içmelisiniz. Genç efendi Neo. Bu akşam beraber sarhoş olalım. Genç efendi Venion, siz de bize katılmak istemez misiniz?”

Venion sakin sakin Cale’e baktı. Kara Ejderhayı kaybettiği için Markiz’in güvenini boşa çıkarmıştı. Şövalyenin ifadesine ve geride kalan kanıtlara dayanarak bunu yapanların, ejderhayı ona veren gizli örgüt olduğunu düşünüyordu fakat o geceyi o bölgede geçen Cale’in grubu hakkındaki şüphelerini de silemiyordu.

Fakat Cale’den şüphelenmek için hiç iyi sebebi yoktu. Bunu doğrulamak için bir kez daha Cale ile konuşmuştu.

“Eğer içip içip sonra sabah uyanınca bir de akşamdan kalma içkisi içerseniz, tüm kötü anılarınız yok olur.”

Fakat Cale’in her zamanki gibi saçmaladığını görmek Venion’a hiçbir şeyi onaylamak zorunda olmadığını fark ettirdi.

“Teklifiniz için teşekkürler genç efendi Cale. Belki başka bir zaman.”

“Ah, çok üzücü. O zaman başka zamana.”

Venion, Cale’in yanından yürüyüp geçti ve geçerken Cale’in, Neo ile konuştuğunu duydu.

“Şövalyenizin beti benzi atmıştı genç efendi Neo. Böyle bir durum için önceden hazırlanmanız gerekirdi. O kadar değerli şeyleri bir seferde nasıl kaybettiniz? Neşelen. Kaybettiğin şeyleri geri getiremeyebilirsin ama yapacak bir şey yok. Hayat devam ediyor.”

“Aahh. İşe yaramaz herif.”

Venion, onun Kuzeydoğuya gittiğini duyduktan sonra bakışlarını ona çeviren soylulara gülümsedi ve öfkesini içinde tuttu.

‘Aptal ejderha ve kötürüm şerefsiz çocuk... Hepsi nereye gitti?’

Venion yürürken sadece önüne baktı.  Venion’un uzaklaştığını görünce, Cale de hiç tereddüt etmeden Neo’dan başka tarafa baktı. Tabii bunu yaparken son bir şey söylemeyi de ihmal etmedi.

“Neşelen.”

Cale; Neo’nun Venion tarafından fena haşlanacağını biliyordu.

“Genç efendi Cale…”

Cale, söylecek çok şeyi olan ama nasıl söyleyeceğini bilemezmiş gibi görünen Eric’e baktı ve yerine oturdu.

- “Bir dahakine sıra bende.”

Cale, ejderhanın sözlerini duyunca başıyla onayladı ve masanın etrafına baktı. Bütün Kuzeydoğu soyluları ona bakıyordu. Cale’in bu normal halini muhtemelen ilk defa görüyorlardı. Cale bu sebepten, onların beklentilerini karşılamak için önündeki içki şişesini kaptı.

Hepsi anında başını çevirdi.

Bu, bir işe yaramazın gücüydü.

Fakat diğer masadakiler hala meraklı meraklı Cale’i izliyorlardı. Cale bu bakışları umursamadı ve şişeyi Eric’e uzattı.

“Ben sonra içeceğim.”

“...Tabi.”

Cale, geldiklerinden beri ilk defa resmi konuşmayan Eric’ten başını çevirdi ve salon girişindeki saate baktı. Ziyafet birazdan başlayacaktı. Bu yüzden bütün soylular yerlerine geçti.

Venion Stan’in içeri girmesiyle birlikte, geriye kalan diğer güçlü üç aile de giriş yapmıştı.

“Dük Gyerre hanesinden Antonio Gyerre giriş yapıyor!”

Dük Gyerre hanesinden Antonio Gyerre, Dük Orsena hanesinden genç leydi Karin Orsena ve krallığın diğer markizi, Markiz Ailan.

Hepsi de arkalarında hizmetkarlarıyla salona girdiler. Onlar girdikten sonra kapı kapandı fakat kimse onlarla sohbet etmek için ayağa kalkmamıştı.

Cale rahatça arkasına yaslanmış, yemek salonu girişine bakıyordu. Saat neredeyse akşam beşti.

Tik. Tak.

Saat tam beş oldu.

Gıccıırrrt.

Büyük kapı açıldı ve bu toplantının ana karakterleri, beraberindeki insanlarla birlikte içeri girdiler.

Hizmetçi, onların isimlerini söylemek için tüm gece bağırdığından daha yüksek sesle bağırmaya hazırdı ama öndeki kişi elini havaya kaldırıp onu durdurdu.

Roan Krallığı’nın veliaht prensi, yaşça en büyük prens, Alberu Crossman.

Hiçbir anons verilmeden, diğerlerinden yukarıda bir platformda bulunan masasına yürürken üstündeki dikkatten keyif alıyor gibiydi. Bütün soylular, onu selamlamak için ayağa kalktı ve veliaht prens Alberu, ikinci ve üçüncü prensi arkasında bırakarak platformdaki yerine geçti.

Çat.

Oturacağı yerin önünde durduğunda kapı kapandı. Bu, herkesin orada olduğu anlamına geliyordu. Veliaht Prens Alberu, ikinci ve üçüncü prenslere baktı ve sonrasında herkese dönüp konuşmaya başladı.

“Hoş geldiniz. Davetime icabet ettiğiniz için teşekkür ederim.”

Burası, onun giriş yapmaya ihtiyaç duymadığı bir yerdi. Herkese en tepeden bakıyordu. Cale ona boş boş baktı ve sonra tekrar saate döndü.

‘Birazdan burada olurlar.’

Tüm bu soyluların dedikodu konusu olacak kişi henüz oraya varmamıştı.

Cale, veliaht prensin konuşmaya başladığını duyabiliyordu.

“Bu krallığın yükselmesini sağlayan değerli insanlar, krallığımızın gelecekteki liderleri, prens hepinizi burada bir arada görmekten çok memnun.”

Prens tatlı dilini yavaş yavaş göstermeye başladı. Tam o anda;

“Hmm?”

Prens, giriş kapısına döndü. Kapalı kapıyı birisi arkadan zorluyordu. Kapının ardında birilerinin konuştuğu duyulabiliyordu.

Cale bıyık altından sırıtmaya başladı. O anda bir hizmetkar, başka bir kapıdan hemen prense doğru koşmaya başladı.

‘Geldiler.’

Cale kendinden emindi.

O anda Prens, içeriye bakan iki şövalyeye eliyle işaret edip düşüncelere daldı.

Gıccıırrt.

Büyük kapı tekrar açıldı.

Gelen kişi prensten sonra geldiği için, hizmetçi gelenin adını anons etmeye cesaret edemedi. Zaten buna gerek de yoktu.

‘Tam zamanında.’

Yemek salonuna bir tekerlekli sandalye girdi.

Markiz Stan’in kötürüm ve en büyük oğlu Taylor Stan, çılgın rahibe Cage ile birlikte yemek salonuna gelmişti. O anda kimse fark etmeden, Taylor ve Cage’in bakışları Cale’i hızla geçti. Fakat bu, üçü için de yeterliydi.