Ahahaha Ron öyle kalırsın işte:D
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
12. Bölüm Aldım Onu V
Pat. Pat. Yavru kediler Cale’in onları kaba saba sevmesine rağmen, ona kötü kötü bakmaktan bir şey yapamadılar. Cale, Choi Han’la ilk görüştüğü anı düşündü. Yaralı gri kedi hırlarken, yanındaki kırmızı kedi inliyordu.
‘Gri kedi, gri saçlı kız kardeş olmalı; daha küçük olan erkek kardeş de kırmızı kedi.’
Cale’in yüzünde parlak bir gülümseme vardı. Yavru kedilere bakıp konuşmaya başladı.
“Sonra konuşacağız.”
Hayvan İnsanlardan gibi duran kardeşler, Cale’in bakışlarından kaçındılar ve Hans, kafası karışmış halde cevap verdi:
“… Bana mı dediniz?”
“Sana demedim.”
Hans, kedileri daha sıkı tutmadan önce Cale’e ve kedilere daha da tuhaf bir şekilde baktı. Tehlikeli kişilerden kaçınmaya çalışan biri gibi davranıyordu. Fakat hemen sonra Cale’e bir kez daha yaklaşmak zorundaydı.
“Tekrar çıkacak mısınız?”
“Evet.”
Çünkü Cale ceketini değiştirmişti ve tekrar çıkmaya hazırlanıyordu.
“Nereye gideceksiniz?”
“Biriyle buluşma sözümü yerine getirmem gerekiyor.”
“… Genç efendi, sözünüzü mü tutacaksınız?”
Hans yine şaşırmış görünüyordu.
“Biraz kabalaşıyorsun sanki.”
“Özür dilerim.”
Yardımcı kahyanın özrü çok hızlıydı.
‘Gerçekten de kahya adayları arasından en iyisi bu adam mı? Gerçi, Choi Han meselesiyle ilgilenirken oldukça iyi iş çıkardı.’
Cale, kedileri yüzünde büyük bir gülümsemeyle seven Hans’ın da güvenilir biri olmadığı kanısındaydı.
‘Onu da başkente götüreceğim.’
Cale, Hans'ın rüyasında bile işitemeyeceği, hayır hatta, rüyasında duysa ağlayıp sızlanacağı bir şey düşünüyordu... ardından bir süredir görmediği kişiyi sordu: “Ron nerede?”
Hans, bu soru üzerine tatminkar bir gülümseme takındı.
“Choi Han’ın başkent seyahatinizin başlangıcında size korumanız olarak eşlik edeceğini duydum. Bu doğru mu?”
Hans, bugün Kont’un Şövalye Birliği’nin tüm üyelerini yenilgiye uğratan Choi Han’ı düşünüyordu. Düşündüğünden de yetenekliydi ve tam da Cale’in isteyeceği türden bir korumaydı. Elbette, ne Hans ne de şövalyeler Choi Han’ın gerçek gücünü sakladığını biliyordu.
“Bay Ron, Choi Han’ın sizinle geleceğini öğrendi ve Choi Han’la beraber seyahat için kıyafet ve malzeme almak için dışarı çıktı. Ha, aşçı Beacrox da onlarla beraber gitti.”
“İyi bari, rahatladım.”
‘İyi geçiniyorlar sanırım.’
Cale’in yüzünde nadir görülen, oldukça parlak bir gülümseme vardı. Gülüşü, güzel kırmızı saçlarına uyuyordu. Hans, Cale’in yüzündeki gülümsemeyi görünce konuşmaya başladı.
“Bay Ron, Choi Han ve hatta Beacrox bile size hizmet etmek için sabırsızlanıyorlar efendim.”
Bunu söyledikten sonra Cale’in yüzündeki ani değişimi fark etti. Cale neden birdenbire iştahı kaçmış gibi görünüyordu? Hans buna anlam verememişti.
İkisi de, bir kez daha ana girişten dışarı çıktılar. Araca bindiğinde Cale, onu izleyen Hans’a döndü:
“Hans. Yardımcı kahyalar temel savaş sanatlarını öğreniyor mu?” diye sordu.
“Elbette.”
“Ve sen de kahya adaylarının en iyisisin, öyle mi?”
Hans’ın dudaklarının kenarları kalkıp indi. Kont Deruth, her şeyle çok iyi ilgilendiği ve iyi bir karakteri olduğu için onu övmüştü.
“Evet, efendim. Üç türün temel bilgilerini biliyorum. Savaş sanatları, hançer sanatları ve mızrak sanatları.”
İyi bir kahya, bir şey olur da aile üyeleri kaçmak durumunda kalırsa diye birkaç dövüş tarzı öğrenmeliydi.
“Harika.”
“Sanırım biraz harikayım.”
Hans omuz silkip sırıtmaya devam ederken Cale de kendini tutamadan güldü. Kediler, Hans’ı ve yüzündeki sinsi gülümsemeyi izlerken sadece başlarını salladılar.
“Şimdi gidiyorum.”
Aracın kapısı kapanmadan önce Cale, Hans’ı orada uğraşmak istemediği şeylerle uğraşması için başkente götürmeye karar verdi. Araç, sisin içinde ilerlerken güçlü bir yağmur başladı.
[Çayın Şiirle Birleşen Hoş Kokusu]
Cale, kapıyı açmadan önce tabelaya baktı.
Dinng.
Zilin sesi ve tenha dükkan Cale’ı karşıladı.
“Sanırım yağmurdan dolayı kimse yok.”
“Hoş geldiniz, genç efendi.”
Billos. Flynn Tüccar Loncası’nın piçi. Sanki uzun zamandır tanışıyorlarmış gibi Cale’i karşıladı. Cale tezgahın önüne oturunca göz göze geldiler.
“Geri geleceğime söz vermiştim ve sözümü tutmam gerekiyordu.”
“Elbette, verilen söz tutulmalı. Geçen seferki kitapla beraber bir çay hazırlayayım mı?”
“Evet. Üç bardak lütfen.”
“Hangi çayları istersiniz?”
Cale, geri dönüp üçüncü kata çıkmadan önce üç çeşit çay sipariş etti ve Billos’a siparişleri getirmesi gereken zamanı söyledi.
Tip, tip, tip.
Yağmur giderek daha da kötü bir hale geliyordu. Cale cıkladı ve üçüncü katta, pencere kenarındaki yere oturdu ve dışarıya baktı.
“Yağmur da bayağı yağıyor, değil mi?”
Billos gelip karşısına oturdu ve bir fincan çayı masaya koydu. Cale, Billos’u yakından inceliyordu.
‘Choi Han, Beacrox, Ron. Ve sonunda Billos.’
Bu isimler, birinci cildin sonuna kadar ortaya çıkmaya devam eden isimlerdi. Tabii Billos’un adı birinci ciltte, Choi Han’ın uğrayıp konakladığı çay dükkanının sahibi olarak sadece bir iki cümlede geçiyordu. Üçüncü ciltte geri dönecek ve Choi Han’a bağlılık yemini edip hırslarını açığa çıkaracaktı.
‘Açığa çıkarmak.’ bu önemliydi.
‘Her zaman açgözlü biri olmuştu.’
Billos, Hong Gil-Dong’dan farklıydı. [1]
Babasına “baba” ya da kardeşine “kardeş” diyemediği için üzgün değildi. Aksine onları alt etmeye çalışıyordu.
Böyle yapmak istiyordu, çünkü o zaman onu kabul etmekten başka seçenekleri kalmayacaktı. Onların, kendisini oğul ve küçük kardeş olarak tanıtmaktan başka çareleri olmayacağı bir ortam yaratmak istiyordu.
‘Yorulmuş olmalı.’
Cale, Billos’un yorucu bir hayat geçirdiğini düşündü. Fakat, ondan nefret etmiyordu. Aslında bu açgözlülük onu daha da insan yapıyordu.
Yetenekleri ve güçleri olmasına rağmen “Ühüü, vazgeçeceğim. Başka çarem yok.” gibi şeyler söyleyen insanları sevmezdi. Sahip olma ihtimalin varken bir şeyden neden vazgeçerdi ki insan? Ne olursa olsun senin olan şeyi alman gerekirdi.
Her neyse, bu herif birinci cilt boyunca en az bir kere Choi Han’la karşılaşmak zorundaydı. Kısa bir karşılaşma olmalıydı.
Billos’un sözleri Cale’in dalgınlığını dağıttı.
“Genç efendi, başkente gideceğinizi duydum.”
“Orada oturup duracak mısın? Yapacak işin falan yok mu?”
Cale’in rahatsız olmuş tavrı Billos’u gülümsetti. Bunu saklamaya bile ihtiyaç duymadı. Bu gerçekten de çok ama çok ilginç bir genç efendiydi. Fakat Billos, onun keskin bir zekası olduğunu görebiliyordu.
“Ben de başkente gidiyorum. Sanırım sizi arkadan takip ediyor olacağım.”
“Eee?”
Cale bunu zaten biliyordu. Üçüncü ciltte Billos ve Choi Han’ın görüşebilmesi için Billos’un yakında başkente gitmesi şarttı.
Billos, camdan dışarı bakıp çayını yudumlayan Cale’e soru sorarken sakindi.
“Genç efendi, değişmiş gibisiniz.”
Billos, Cale ona bakınca gülümsedi. Cale, Billos konuşmaya devam etsin diye çenesiyle işaret etti.
“Takma adınızdan farklı görünüyorsunuz.”
“Hangisinden? İşe yaramaz mı?”
Billos, Cale’in dudaklarının kenarlarının kalktığını görebiliyordu. Bu Cale, onun bildiği işe yaramaz Cale değildi. O işe yaramaz serseri nasıl böyle bir tavır takınacağını, acı acı gülümsemeyi bilmezdi.
“… Biraz sarhoş olup ortalığı mı kırıp dökmeliyim?”
Billos, Cale’in ne düşündüğünü bilmiyordu.
“Evet. Haklısınız. İşe yaramaz. Her zaman işe yaramazın teki değil miydiniz genç efendi?”
Cale, Kont’un oğluna, bölgenin sahibinin ilk çocuğuna böyle bir şey sorarken Billos hiç korkmuyor mu, diye merak etti. Sarhoş olan bu sefer Billos muydu?
Fakat Cale, Billos’la kavga etmek istemiyordu. Billos, gelecekte büyük bir tüccar loncasının sahibi olacaktı. Ve samimiydi. Gülümsemiyordu, sadece içten bir şekilde soru soruyordu.
‘Her zaman işe yaramazın teki değil miydiniz, genç efendi?’
Cal, soruyu cevaplamaya karar verdi. Cevaplaması zor bir soru da değildi zaten. Paran yokken nasıl para kazanacağını çözmeye çalışmaktan daha basitti.
“Billos.”
Yüzünde bir gülümseme vardı, ama tam anlamıyla gülmedi.
“Babana ‘baba’ diyemiyorsun, kardeşine ‘kardeş’ diyemiyorsun...”
Billos’un bakışları donuklaştı. Genç efendinin, onun yumuşak karnına dokunması ve bunda hiçbir problem görmemesi karşısında Billos, ona dik dik baktı. Karşılıklı zayıf noktalarını hedef almışlardı. Cale, bir süre boyunca sessizce Billos’la bakıştı.
Dışarıda yağmur daha da şiddetlenmişti. Cale sessizliği bozdu ve soru sorarken gülümsedi.
“Bir piç olmaya devam mı edeceksin? Bundan memnun musun?”
Billos, Cale’in keskin bakışlarını üzerinde hissedebiliyordu.
“Memnun olmadığını biliyorum.”
Cale, geçmişi yad eden bir ifade ile sandalyeye yaslandı.
“Sekiz yaşından beri, neredeyse on yıl boyunca işe yaramaz biri gibi davrandım.”
‘Vay canına. Şimdi düşündüm de, Cale Henituse sekiz yaşından beri serseri gibi davranıyordu. On beş yaşında içki içmeye başlamıştı. Ne adam ama.’
Cale, hayal ettiği gerçek Cale’in geçmişini düşündü ve gülümsedi. Bu gülüş, Billos’un gözünde epey korkunçtu.
O anda, küçük bir gürültü yağmurun sesini bastırarak ikilinin kulaklarına ulaştı.
Viiik. Viik.
Biri yukarı geliyordu.
Cale, Billos’un omzunun üzerinden üçüncü katın kapısına baktı. Birinin başını görüyordu. Siyah saçlar. Gelen Choi Han’dı. Arkasında Ron vardı. Cale, hizmetkarlardan birine, Choi Han’a gün içinde çay dükkanına gitmesini söylemesini buyurmuştu.
Cale bakışlarını iki adamın üzerinden çekti ve Billos ile yaptığı konuşmayı sonlandırmak için kaldığı yerden devam etti. Cale söze girerken, Ron ve Choi Han da Cale’e bakıyorlardı.
“Billos.”
Billos’un sakin yüzü oldukça donuktu.
“Yıllardır yaptığın bir şeyi kenara atmak sorun değil.”
Cale, devam ettikçe gözleri daha da canlı görünüyordu.
“Sonsuza dek bir serseri olarak yaşayamam.”
Tabii ki, artık bir serseri olmasa bile hala istediği kadar para harcayıp canı ne isterse onu yapabilirdi. Zengin bir soylunun oğlu olarak huzurlu bir hayat sürecekti. Bu, Billos’un hayatının gidişatından farklı olsa bile, önemli olan, ikisinin de şu anki yaşamlarının ileride değişecek olmasıydı.
“Sen de aynı değil misin?”
Billos’un dudaklarının kenarları hafifçe yukarı kıvrıldı. Başını eğip kıs kıs gülmeye başladı.
Sessiz sessiz güldükten sonra, başını kaldırıp Cale’e baktı.
“Gerçekten bıktım bundan.”
Billos, bıktığını söylerken kahkaha atıyordu.
“Gördün mü? Sana demiştim.”
Cale omuzlarını silkti ve Choi Han ve Ron’a gelmeleri için işaret etti. O anda, Billos yerinden kalktı ve konuşmaya başladı.
“Genç efendi.”
“Ne var?”
“Başkentte görüşmek üzere.”
Cale kaşlarını çattı. Hemen başkentte buluşsalar işler biraz karışabilirdi.
“Niye zahmet edelim?”
Cale, Billos’a gitmesi için işaret etti ve Billos saygıyla eğilerek aşağı indi. Ron, Choi Han ve giden Billos ile göz göze geldiler, ama hepsi birbirini görmezden geldi.
‘Güzel.’
Cale, bu sahneyi iyi karşıladı. Choi Han ve Billos daha yeni birbirlerine rastlamışlardı. Aynı kitaptaki gibiydi. Cale, ikisine memnuniyetle gülümseyerek baktı.
“Ron, onunla geleceğini biliyordum. Hans’ın söylediğine göre, aşçı Beacrox da sizinle beraber çıkmış, ama sanıyorum mutfağına geri döndü. Mutfağa karşı gerçekten çok büyük bir sorumluluk duyuyor.”
“Genç efendi, şu adamla yakın mısınız?”
Cale, Ron’un beklenmedik sorusu karşısında omzunu silkeledi.
“Hayır?”
“… Anladım.”
Cale onu önemsiz bir şey gibi geçiştirdi ama Ron bunu duymuştu: Cale’in sonsuza kadar serseri gibi yaşamayacağını söylediğini duymuştu. Cale, Ron’a bakmayı kesti ve Choi Han ile göz göze geldi.
“Sanırım, söylentilere kulak asmamak lazım.”
‘Ne diyor bu?’
Cale, Choi Han’ın sözlerini duymazdan geldi. O anda Ron, Cale’in sipariş verdiği diğer iki fincan çayı getirdi.
“Bu iki fincan çayı, iki beyefendiye ikram edeyim mi?”
“Evet.”
Cale tekrar gülümsemeye başladı.
“Onları önceden sipariş etmiştim.”
Cale kupaları bizzat aldı ve adamların önüne koydu. Önlerine koyduğu çayları menüden rastgele sipariş vermişti.
“Seveceğinizi düşünerek özellikle bunları sipariş ettim. Hep siz mi bana çay getireceksiniz?”
Sıcak limon çayıydı. Cale, Ron’un tuhaf tuhaf baktığını görünce bütün günün yorgunluğunu üstünden atmıştı.
Magnec