in lan aşşağa ödlek herif
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
8. Bölüm 8
Savaş sürerken izleyicilerin havası da değişti. Öncesinde heyecan ve endişe dolu olan izleyiciler şimdi yalnızca hayret içindeydi. Heyecandan kızaran yüzleri artık bembeyazdı. Kan görmeye alışkın olmayan bazı devlet adamları kusacakmış gibi öğürmeye dahi başlamıştı.
Puşş!
Yere bir kez daha kan döküldü. Zemin kan içindeydi. Kanın taze mi yoksa çoktan beri mi orada olduğunu söylemek zordu.
“Hof! Hof! Hof!”
Byner zar zor nefes alıyordu. Elleri titriyordu ve gözleri bulanık görmeye başlamıştı.
“Nasıl bir his? Ölüm kalım savaşı vermek nasıl bir şey?”
Zich’in sesi uzaktan geliyormuş gibiydi, sanki yankılanıyordu.
“Aşırı heyecan verici değil mi? Damarlarında gezinen kanın canlı bir varlık gibi olduğunu düşünürsen her bir damlası çok değerli geliyor. Bir bakıma kendini en canlı hissettiğin an ölmek üzere olduğun andır.”
Zich'in kılıcı tekrar havalandı ve Byner titreyen elleriyle kılıcı engelledi.
Klang!
Fırr!
Zich de Byner kadar yaralı olduğundan yaptığı hamle o kadar güçlü değildi ama Byner böyle bir hamlede dahi sarsıldı.
“Ailemizin en sevdiğim huyu bu. Böylesine bir dövüşü sonlandırmak için bile ayaklanmazlar.”
Gerçekten de Kont ve diğer herkes bu düellonun artık sonlandırılmasını talep etmiyordu çünkü bu bir Steelwall ailesi geleneğiydi.
“Artık bu işi bitirelim. İcabına bakmam gereken biri daha var.”
Zich kılıcını çekerek Byner’a yaklaştı.
Byner’ın hareket etmeye bile mecali kalmamıştı. Zich, kılıcını onun üzerine doğru kaldırırken boş boş bakmakla yetindi. Üşüdüğünü hissetti.
“İyi savaştın. Bu sınavı atlatırsan bir sonraki aşamaya geçebileceksin.”
‘Tabii, başaramazsan da sıradan ezikler gibi toprağı boylarsın.’
Bam!
Zich, kılıcının kabzasıyla Byner’ın kafasına sert bir darbe indirdi ve Byner bilincini kaybetti.
Pat!
* * *
Byner yere yığıldı. Kazanan belliydi. Ancak izleyicilerden alkışlar, sevinç çığlıkları, iç çekmeler ya da küfürler yükseleceğine arenada bir ölüm sessizliği vardı.
“...Kazanan... Sör Zich Steelwall!”
Tiner’in bağırarak yaptığı duyurudan sonra nihayet insanlar mırıldanmaya başladı. Sanki yeniden nefes alıp vermeyi hatırlamışlardı.
“Haaa!”
Zich derin bir nefes aldı.
‘Ne yapıp edip kazandım.’
Byner’ın dahi bir şövalye olduğunu kabul ediyordu. Zich, Byner'ın tecrübesizliğini ona karşı kullanabilmek için bir ölüm savaşı başlatmıştı, ama şövalye sonuna kadar dayanmıştı.
Hizmet ettiği ailenin en büyük oğlunun kanını gören Byner’ın içini endişe kapladı. Zich’den ne kadar nefret etse de kazara Zich’in canını alma düşüncesi onu fazlasıyla germişti. Yaraları ve canından olma korkusu onu strese sokmuştu ama en önemlisi Zich kana bulanmış bir ölümsüz gibi kılıcını bir oraya bir buraya savurmuştu. Byner mücadele boyunca bütün bunlar yüzünden baskı altındaydı.
Üstelik, ortalığın kan gölüne döndüğü savaşlara alışkın olan Zich'in aksine, Byner yalnızca birkaç kez savaşa katılmıştı. Ancak bütün bu dezavantajlara rağmen, Byner direnmişti.
Eşit sayıda yara alsalar dahi — tecrübelerinin, sabırlarının, hamlelerinin ve diğer faktörlerin yarattığı farklılıklar sebebiyle zafer Zich’in olmuştu. Kont da dahil olmak üzere tüm şövalyeler bunun farkındaydı.
"Hey, Verden."
"Buyurun, Kont’um!"
"Bütün bunları nasıl öğrendi? Bu kadar deneyimi nerede kazandı? Kimden öğrendi?”
Eğer biri Zich'e hocalık yapmış olsaydı, herkesten önce evde olan biten neredeyse her şeyi bilen hizmetçi Trell’in haberi olurdu. Trell başını salladı.
"Genç efendinin yeteneklerinin bu seviyede olduğunu ben de bilmiyordum. Duyduğum kadarıyla bir bahçenin bir kuytu köşesinde kendi kendine antrenman yapıyormuş.”
Trell bu kadar eminse, Zich’in bunları başka birinden öğrenmiş olma ihtimali sıfırdı.
“O zaman nasıl olur da böyle dövüşebiliyor?”
“Sör Kont.”
Trell, “Nedeninin zaten farkındasınız, değil mi? Kanımca, bunu kabullenmek istemiyorsunuz.” diye fısıldadı.
Kont ağzını kapadı. Trell’in sözleri hedefi tam on ikiden vurmuştu. Kont kaşlarını çattı ve hayıflanırcasına, “Yani... doğuştan yetenekli olduğunu söylüyorsun.” dedi.
Trell başıyla onayladı.
Tarihte arada sırada böyle bir kişi çıkardı. Bunlar sanki tanrı tarafından seçilmiş gibi bütün mantık kurallarını çiğneyip hiçbir eğitim ya da tecrübe sahibi olmadan savaşlardan galip gelirlerdi. Trell, Zich’in de böyle biri olduğunu söylüyordu.
‘Bu hayra alamet değil.’
Kont, Steelwall’u Zich’in değil Greig’in ellerine bırakmak istiyordu. Neyse ki Greig olağanüstü yeteneklere sahipti ve bir dizi sebepten ötürü Steelwall sakinleri Greig’i seviyor ve Zich’ten nefret ediyordu.
‘Bir sonraki Kont, Greig olacak.’ Bu Steelwall’da halihazırda kabul edilmiş bir görüştü. Ancak, Zich üstün bir yetenek sergilerse bu görüş yerle bir olurdu.
‘Gelenekler Zich’den yana. Geçerli bir sebep göstermeden Steelwall’u Greig’e bırakmaya kalkışırsam insanlar araya girmeye çalışacaktır. Dahası, hepsi Zich’ten nefret etse bile bu çocuk olağanüstü bir yetenek gösterirse gönülleri kayabilir.’
Herkes Krallığın ön cephesinde bulunan Steelwall’daydı; savaş sanatlarında becerikli olmak bir kimsenin sahip olabileceği en önemli özellikti. İnsanların bir kişiden nefret etseler bile onun peşinden gitmesi için o kişinin kendilerini koruyabileceğine inanmaları yeterliydi. Kont’un kafasını türlü türlü düşünceler doldurdu.
Tüm gözler onun üzerinde toplandığında Zich hareket etti.
* * *
Rahipler Byner’ı iyileştirmek için öne çıktılar. Byner’ın hayati bir tehlikesinin olmadığını belirtmek için kollarını havaya kaldırıp ellerini salladılar ve insanlar rahat bir nefes aldı.
Rahipler Zich’in de yanına gitti.
“Sör! Sizinle de hemen ilgileneceğiz!”
Rahiplerin sesinde bir aciliyet vardı, çünkü her ne kadar Zich Byner’dan daha az yara almış olsa da yaraları bir o kadar ciddiydi.
“Bir saniye.”
“Efendim?”
“Halletmem gereken bir şey daha var.”
Zich, onu Tanrı mucizeleriyle iyileştirmek üzere olan rahipleri ittirdi ve stadyumun dışına geçti. Zich’in beklenmedik hareketleri bir kez daha herkesin ilgisini çekti. İnsanlar Zich’in sendelerken arkasında kanla boyanmış bir yol bırakmasından da ürkmüştü.
İzleyicilerin önündeki koltuğun önünde duran Tiner, "Ne oldu, Sör Zich?" diye sordu.
“Ah, Sör Tiner. Önemli bir şey yok. Sadece Greig’e bir şey söylemem lazım.”
Zich’in sesi çınladı. Manasını sesine karıştırmıştı, böylece stadyumdaki herkes onu rahatlıkla duyabiliyordu.
‘Ha, nasıl...?’
Tiner bir kez daha hayretler içerisindeydi. Duyuları Genişletme gibi bir beceriyi kullanabildiği için sesine manasını karıştırabiliyor olmasına şaşırmamıştı, ancak bu kadar ağır yaralıyken manasını böyle bir incelikle kullanabilmesi takdire şayandı; yalnızca bir iki eğitimli şövalye böyle bir şeyi başarabilirdi.
Zich, Greig’e bağırdı.
“Greig! Aşağı gel! Düello var!”
“Ne…?!”
Greig öylesine şaşkındı ki nefesi kesildi. Herkes şaşkındı.
“...Ne demeye çalışıyorsun sen?” diye sordu Kont. Sanki o da şok geçiriyormuş gibiydi, biraz geç cevap vermişti.
“Sence ne demeye çalışıyorum? Onu düelloya davet ediyorum. Baba, buna da onay vermemiş miydin? Söylentilerin çoktan her yere yayıldığını biliyorum.”
‘Zich ve Greig arasında bir düello,’ diye söylendi insanlar.
“Gayriresmi olarak duyurulan ve Steelwall mirası için karşı karşıya gelecekleri düello değil mi bu?”
“Ağzından çıkanı kulağın duysun! Tahta kimin geçeceğine tek bir düelloyla karar verilmez.”
“Ama herkes öyle diyor. Kont’un hareketlerine bakınca bile büyük oranda düellonun galibinden yana olacağı belli. Sör Zich’in kazanmasına hiç ihtimal vermediklerinden Sör Greig’e tahtın varisi olma konusunda bir avantaj sağlamaya çalıştıkları kabak gibi ortada.”
O kanlı savaşı, Zich’in beklenmedik zaferini ve hal ve hareketlerini gören izleyiciler, söylemekten çekindikleri şeyleri söylemeye başladılar.
“S-Sör! Bırakın da ilk önce yaralarınızı iyileştirelim...!”
“Gerek yok.”
Zich rahipleri ittirip bir kez daha bağırdı.
“Hey, Greig! Hemen aşağı gel! Bu halde savaşacağım! Küçük kardeşimle savaşırken en azından kendime bir dezavantaj vermem doğru olur diye düşündüm!”
İnsanlar, özellikle de Zich’in yanı başındaki rahipler, bir kez daha hayretler içerisindeydi. Sanki yer ayaklarının altından kayacakmış gibi hissediyorlardı. Kalp krizi geçirmenin eşiğindeydiler.
“S-Sör! Olmaz! Sizi hemen iyileştirmemiz lazım!”
Her yerinden kan damlayan Zich kızıl bir canavara benziyordu. Kan kaybından ölmek üzere gibi görünüyordu ama Zich sakinliğini koruyordu.
“Abartmayın. Bu kadardan ölecek değilim.”
“Hayır, bu çok tehlikeli, efendim!”
Zich onları sanki sinir bozucu sineklermiş gibi elleriyle savuşturdu. Rahipler akıllarını kaybettiklerini sandılar.
“Ne yapıyorsun, Greig!? Hadi, çabuk!”
“S-sen neler saçmalıyorsun! İlk önce tedavi ol! Bu halde nasıl düelloya çıkacaksın!”
Greig haklıydı. Herkes Zich’in düello yapmak yerine derhal iyileştirilmesi gerektiğini görebiliyordu. Yatakta dinleniyor olmalıydı.
“Onu ben halledeceğim. Üstelik, en başında birbirimize bir söz vermiştik.”
Zich gülümsedi.
“Düellomuzun ne zaman başlayacağına ben karar verecektim.”
Greig ağzını kapadı. Şartları belirlerken düello teklifinde bulunan oydu. Zich, konuyu verdiği söze getirince Greig’in denileni yapmaktan başka bir seçeneği kalmamıştı.
“Kesin şunu! O yaralarla nasıl savaşacağını sanıyorsun! Bu halinle kardeşini endişelendirip kalbini kırmaya mı uğraşıyorsun!?”
“Ah, öyle mi, Baba? Yeterince düşünmemişim. Ama görüyorsun ya, yanlış anlamayayım da ne yapayım. Yani, Greig’in suratına bir baksana şimdi,” dedi Zich masum bir yüz ifadesiyle. Ama aslında, tam tersine, rakibinin kaçabileceği her kapıyı kapatıyordu.
“Korkmuş görünmüyor mu?”
“…”
Normalde Greig sinirden ortalığı birbirine katardı. Greig, pek çok sebepten ötürü Zich’in herhangi bir alanda kendisinden daha üstün görülmesinden nefret ediyordu. Ama şimdi, ondan çıt çıkmıyordu. Sadece sanki bir şey söylemek istiyormuş gibi dudakları oynadı.
Greig’in rengi attı ve dudaklarından kan süzülürken gözbebekleri titredi. Herkes Greig’in dehşet içinde olduğunu görebiliyordu.
“Hadi ama kardeşim. Biraz neşelen. Yoksa insanlar yanlış anlayacak. Benim gibi onlar da senin ödleğin teki olduğunu sanabilirler, öylesine korkak ki düellodan kaçmak için verdiği sözü bozacak diyebilirler.”
İnsanlar Greig’i izliyordu. Greig’e hep güven ve inançla bakan gözlerde şimdi bir şüphe belirtisi vardı.
“Öyle de olsa, Sör Greig hala deneyimsiz. Ona ödlek demek...”
“E, benim deneyimim var mı?”
Tiner, Greig’i savunmaya çalıştı ama Zich’in sözlerine karşılık veremedi.
‘Evet, en büyük sorun bu.’
Zich ve Byner’ın düellosunu izlemiş herkes Greig'in nasıl hisler içinde olduğunu tamamen anlayabilirdi: Kont’un ondan beklentileri büyük olsa da, Greig daha 15-16 yaşında bir çocuktu.
Ayrıca Zich'in gösterisi her şeyi mahvetmişti; Kont'un yerine geçecek kişi olmaya daha layık bir figür olabileceğini ortaya koymuştu ve geleneğe göre de büyük avantaj sahibiydi.
"Ben seni düşünüyorum, Kardeşim. Geleneğe göre tahtın varisi ben olsam bile bu senin de tahtta hakkın olmadığı anlamına gelmiyor. Ödleğin teki gibi kaçarsan insanlar ne düşünür? Büyük oğul gibi cesur olmadığını görünce çok hayal kırıklığına uğrarlar. Artık galip gelmeni istemiyoruz demeye bile başlayabilirler.”
“Neler saçmalıyorsun sen!”
“Saçmalık değil, Anne.”
Zich’in Anne dediğini duyan Kontes yüzünü buruşturdu ve insanlar bir kez daha kendi aralarında söylenmeye başladı.
Zich, “Gayri resmi olsa da, bu düellonun Greig ve benim için önemi büyük. ” diyerek devam etti. “Ancak abisi olarak bu durumu Greig için daha avantajlı bir hale getirmek için uğraşıyorum. Halime bakın. Berbat durumda değil miyim? Böyle bir durumdan kaçarsa, Steelwall bir kenarda dursun biri koyun sürüsünü bile yönetemez. Ve hepsinden önemlisi, Anne, Greig düellonun tarihini ve zamanını benim belirleyeceğime dair söz verdi.”
Zich’in gözleri Kont’u aradı. Sonra, ona korkunç gözlerle dik dik bakan Kont’a gülümsedi.
“Ne yapacaksın, Baba?”
“...Greig, savaş alanına in.”
“Kont’um!”
“Baba!”
Kontes de Greig de şaşkınlık içinde haykırdılar ama Kont sözlerini geri almadı.
“İn aşağı.”
Magnec