Gebert gitsin
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
41. Bölüm 41
‘Bitti!’
Snoc ellerini dizlerine koyup rahat bir nefes aldı. Ciğerlerini dolduran ferahlatıcı havanın aksine madeni kaplayan boğucu havayı üzerinde hissetti. Dışarıda öten sayısız böceğin sesini ya da gümüş gibi parlayan ayı görmek onu çok mutlu etmişti.
“İyi iş çıkardın.”
Bu içi boş kelimeleri söyledikten sonra Drew yanından ayrıldı ve dağdan aşağı kendi başına inmeye başladı. Drew konuşmak istemediğini belli etmişti, o yüzden Snoc hiçbir şey demedi ve dalgın dalgın Drew’un gözden kayboluşunu izledi.
“…Ov.”
Yara bere içinde kalmış vücudunun her yeri acıyordu. Snoc yere oturup yaralanan yerlere dokundu.
Kuu?
“Ha?”
Tanıdık bir sesti.
Snoc, manasını kontrol etmeye odaklanırken köstebeği unutmuştu, o yüzden köstebeğin onu madenin dışına kadar takip ettiğini fark etmemişti.
“Ne? Beni buraya kadar takip mi ettin?”
Köstebeğin yüzüne dokunmayı denedi. Çoğu köstebek insan eli görünce korkup kaçardı ama bu köstebek Snoc’un eline sırnaştı.
“Ailen yok mu?”
Kuu.
“Yalnız mısın?”
Kuu.
Muhtemelen dediği hiçbir şeyi anlamamasına rağmen hayvanla konuşmaya devam etti. Köstebek her cümleden sonra hafifçe inliyordu ama Snoc sorularına cevap vermediğini biliyordu. Ancak yine de köstebeği çok sevimli bulmuştu. Ailesi olmayan ve bir yabancının ayağına yapışan bu köstebekte kendisini görmüştü.
“Benimle gelmek ister misin?”
Snoc köstebeği okşamayı bıraktı; elini açıp köstebeğin ayaklarının önüne koydu. Köstebek, burnuyla parmağının kenarını dürtükledi. Sonra, kendisini Snoc’un avucunun içine attı.
“Haha! Oh, demek benimle gelmek istiyordun!”
Ellerinde hafif bir sıcaklık hissetti. Snoc’un vücudu yara bere içindeydi ama o anda hiçbir acı hissetmiyordu. Köstebeğe sıkıca sarıldı, o da kafasını Snoc’un gömleğinden çıkarıp etrafı kokladıktan sonra kendisine rahat bir yer bulup kıvrıldı.
“Sana ne isim vereyim?”
Hiç beklemediği bir andan karşısına çıkan bu yeni dostuna sıkı sıkı sarılan Snoc, madenden aşağı salındı.
* * *
Madende in cin top oynuyordu ve etrafta bunaltıcı bir sessizlik hakimdi. Saat geçti, iş sahasının ıssız olması çok normaldi. Ama çok geçmeden sessizlik bozuldu ve bir silüet göründü. Beklenmedik bir şekilde bu kişi Snoc’u yalnız başına madene gönderen Drew’du. Snoc’un izlediği yola bakıp, “Her şey planlandığı gibi gidiyor.”
Alçak ve derin sesi şeytani planlarını anlatan bir iblisin sesini andırıyordu.
“Artık tatmin oldun mu?”
Kimle konuşuyordu? Drew’un boş bir madende kendi kendisine konuşması garipti.
“Evet.
Zifiri karanlığın içinden gelen bir ses cevap vermişti. Biri figür karanlığın içinden öne çıktı. Bu kişiyi gören herkes muhtemelen aynı şeyi düşünürdü: ‘Tekin birine benzemiyor.’
Göze çarpan bir özelliği yoktu; soluk, koyu renkli bir kaftan vardı. Kıyafeti yüzünden suratı ve fiziği bir çuvala benziyordu. Sesinin kalınlığından bir adam olduğu anlaşılıyordu. Karanlığı simgeleyen bu kıyafete bürünmüş bu adam Drew’a konuştu.
“Verdiğin emek için teşekkür ederim. Gezginler arasında dahi ün salmış Drew’dan tam da bekleneceği gibi. İnanılmaz yeteneklisin—”
“Sadede gel.”
Drew yere tükürdü; kendisine edilen iltifatlar onu pek de mutlu etmiş gibi görünmüyordu.
“Bana yağ çekmeni dinlemek istemiyorum. Samimi olmadığını biliyorum. Gezginleri en iyi ben tanırım.”
Kesin bir ahlak anlayışı olmayan insanlardı, kolaylıkla bir haydut olabilecek ya da eşkıyalık yapabilecek tiplerdi ve Drew aralarındaki en adi insanlardan biriydi. Tabii ki de Drew bundan hiç suçluluk duymuyordu. Duysaydı bu kadar düşmezdi.
“Yalnızca tek bir şey istiyorum.”
Elini uzattı.
“Para.”
Drew’u harekete geçiren ve onu teşvik eden tek mutlak şey oydu.
“Parayı şimdi veremem falan deme sakın. Ben palavra dinlemem.”
Drewun kana susamış bakışları adamı delip geçti. Drew’un para konusunda ne kadar takıntılı olduğu belli oluyordu.
“Elbette. İltifatlarımda samimiydim. Zaten sana söz verdiğim şeyi vermemezlik etmeyeceğim.”
Adam eşyalarını karıştırdı ve bir kese çıkardı. Ağzına kadar dolu ve ağır görünüyordu.
“Al.”
Drew keseyi yakaladı. Açar açmaz yüksek bir çınlama sesi duydu. Güzel sikkeler loş ay ışığının altında parıl parıl parıldıyordu. Çoğu insan bu manzarayı hayranlıkla izlerdi ama Drew böyle yapmadı. Çok uzun zamandır bir gezgin olarak hayatını idame ettirmişti, gardını asla düşürmemesi gerektiğini biliyordu.
“Bekle.”
Drew kendisi ile kaftanlı adam arasına mesafe koydu. Sonra bir dizini yere koyup sikkeleri tek tek saymaya başladı. Arada sırada adamın ne yaptığını kontrol etmeyi de unutmadı.
“...Hepsi tamam.”
Son sikkeyi de saydıktan sonra kesenin iplerini çekip ağzını kapadı.
“Bana güvenmedin mi?”
“Ne oldu, üzüldün mü?”
“Hiç de bile. Benim gibi hiç de tekin görünmeyen birine güvenmek kibarlık değil aptallık olurdu. Senden beklediğim gibi.”
Nedeni neydi? Kaç kere duymuş olursa olsun kaftanlı adamın ettiği iltifatlar bir kere dahi ona iltifat gibi gelmemişti, daha çok kendisiyle alay ediyormuş gibi hissettiriyordu. Yine de Drew böyle bir sebepten ötürü kavga çıkaracak değildi. Küçük bir iş karşılığında ona bir servet ödediği için Drew (berbat ötesi bir kişiliğe sahip olsa da) adama karşı düşmanlık beslemiyordu, yalnızca temkinli davranıyordu.
“Neyse, artık gezginlere imrenen bu saf aptalla takılmanı gerektirecek bir durumun kalmadı herhalde. Hoca numarası yapmaya devam etmeyi düşünüyor musun?” diye sordu adam.
Drew alay eder gibi konuştu, “O çöp yığınıyla niye takılayım ki?”
“Ah, hadi canım. Azıcık da olsa birbirinize ısınmadınız mı?”
“Kalın kafalının teki. Manasını açana kadar bunca zaman harcamasından belli zaten. Onu kanadımın altına alırsam, bir gün ona gıcık olurum ve elimde kalır.”
“Yetenekli diye değil yani?”
Drew, adama dik dik baktı.
“Ah, hadi ama. Şaka yapıyorum. Bir an için onu öğrencin almak istememenin sebebi belki de onun yeteneklerini kıskanmandır diye düşündüm.”
“Hmff! Nadir bulunan bir manası var, bunu kabul ediyorum.”
Drew, ilk defa Snoc’un manasını salmayı denediğinde şok olmuştu.
“Ama mana ne kadar nadirse, sahip olduğu sınırlar da bir o kadar fazla oluyor. Bunu kıskanacak kadar yeteneksiz değilim.”
“Anladım. Kusuruma bakma.”
Kaftanlı adam iki büklüm olana kadar eğildi. Ama aşırı ağır hareket etmesi Drew’un canını daha da sıktı. Drew, artık bu adamla konuşmak istemiyordu, veda etmeden arkasını döndü.
“Yardımın için sağ ol. İhtiyacım olursa yine sana ulaşacağım.”
Drew, arkasından gelen sesi duymuştu ama duymamazlıktan geldi.
* * *
Canavarlarla savaştıktan sonra dinlendikleri gün bir şey oldu. Zich, Hans’ı biraz hava alması için dışarı çıkarmıştı ve zaman geçsin diye pazar yerinde dolaşıyorlardı.
Nefes nefese kalmış koşan birini gördüler. Sırtından terler akan adam çok endişeli görünüyordu ve zar zor nefes alıyordu.
Adam onlara doğru yaklaşırken Zich ve Hans adama yol vermek için biraz kenara kaydılar. Koşan adam tam onları geçip gidecekti ki Zich ile göz göze geldi.
“Ah!”
Adam aniden durdu ve Zich’in önünde durdu. Sonra Zich’in omuzlarına yapıştı.
“Buradasın! Şükürler olsun ki seni buldum!”
Bu adamı tanıyor muydu? Zich adamı süzdü.
‘Bir dakika, Sam’in yanında gezen madenci bu.’
“Sam’e bir şey mi oldu?”
Yalnızca bir defa aynı masada içki içip sohbet ettiği bir adamın yana yana onu aramasının tek sebebi bu olabilirdi. Zich’in tahmini doğruydu.
“Evet! Sam sabah ilk iş Canavar Yok Edicileri Binasına koştu! Snoc’a hocalık yapan adamı şikayet edeceğini söyledi!”
“Salakça bir hareket.”
Gezginler gibi adamları şikayet etmek hiçbir işe yaramazdı. Arkanızda bir ordunuz, kasanızda bir servetiniz ya da oturduğunuz yüksek statülü bir koltuk yoksa gezginler haksız bile olsalar kendilerine karşı çıkan birine şiddetle cevap verecek tiplerdi.
“Ona engel olmaya çalışmadın mı?”
“Çalıştım! Beni dinlemedi ki! Hakikaten de abi kardeş gibiler! Snoc gibi Sam de kafasına bir şey koyduğu zaman Nuh diyor peygamber demiyor!”
“İyi de, ne için şikayet edecekmiş?”
“Adam Snoc’u kaldırıp bir kenara atmış!”
“Gezgin, Snoc’u artık öğrencisi olarak yanında gezdirmeyecek miymiş yani?”
“Aynen!”
“Bu iyi bir şey değil mi? Sam’in Snoc’un gezgin olmasına sıcak bakmadığını sanıyordum.”
“Adam Snoc’un kıçına tekmeyi bastığında ne dedi bilmiyorum ama Snoc kendisini eve kapattı. Görünüşe göre bununla da kalmamış, hoca gibi davranıp Snoc’un bütün parasını da cebe indirmiş! Ve o piç kurusu parasını geri vermiyor!”
Olabilirdi. Dolandırıcılık, bir gezginden beklenecek bir işti.
“O yüzden Sam’in tepesi attı ve koşarak gitti!”
“Sen de benden yardım istemeye geldin?”
“Evet, sen de canavarları yok edecek kadar güçlü değil misin? Bizden daha iyi iş çıkarırsın diye düşündüm, o yüzden her yerde seni arıyordum!”
Zich ve Hans’ı bulması tamamen şans eseriydi.
“Lütfen! Sam’in arkadaşıyım dememiş miydin? Ona bir şey olacak diye ödüm kopuyor!”
Zich, düşüncelere daldı. Söz konusu kişi bir yabancı olsa meseleyi görmezden gelebilirdi. Ancak şehirde iken Sam ile neredeyse iki dost gibi zaman geçirmişlerdi.
‘O benim arkadaşım, ve onun başına bir şey gelirse kanını yerde bırakmayacağımı söylemiştim. Üstelik bu konuyla ilgilenmek de kibar bir davranış olur.”
“Anladım. İlgileneceğim.”
Zichin cevabını duyan madencinin yüzü güldü.
* * *
Zich, Hans ve kendisini Crysin olarak tanıtan adam direkt Canavar Yok Edicileri Binasına gittiler. Sam ve Drew’un birbiriyle karşılaşması pek olası değildi. Sam buraya öfkeden kudurmuş bir halde gelse bile Drew, Canavar Yok Edicileri Binasının yakınında yaşamıyordu ya da çalışmıyordu. Burası yalnızca insanların getirdikleri canavarlar karşılığında para aldığı bir binaydı. Ancak, ‘Şanslıysanız, güneşli havada bile üzerinize yıldırım düşebilir ya da takılıp düşerek burnunuzu kırabilirsiniz,’ derler ya, öyle bir olay oldu.
“Ah, hey! Tam zamanında geldin!”
Binadan koşarak çıktıktan sonra Paul Chenu, Zich’i gördü ve havalara uçtu.
“Rahip! Biri bir rahip çağırsın!”
“Ne oldu?”
“Böyle giderse biri ölebilir!”
Zich’in yüzü gerildi. Paul Chenu’yu kenara itip dükkanın içine girdi. Kapıyı açıp içeri adım attıktan sonra burnuna hafif bir kan kokusu geldi. Bu sıra dışı bir şey değildi. Canavar cesetleriyle dolu yerlerde daima ağır bir kan kokusu hakim olurdu. Ama bu koku bir canavara ait değildi.
“...Sam.”
Sam tam ortada yere serilmiş yatıyordu. Durumu kötüydü: kana bulanmış yüzü o kadar şişmişti ki yüz hatları tanınmaz hale gelmişti. Burnu o kadar düzleşmişti ki her nefes aldığında ıslığa benzer bir ses çıkarıyordu. Dişlerinin yarısı da dökülmüştü. Sağ kolu ve sol bacağı garip bir şekilde bükülmüştü. Üzerindeki kıyafeti kaldırınca Zich, vücudunun da yara bere içinde olduğunu fark etti.
‘Muhtemelen kaburgaları kırılmış.’
“Sam! N-Ne oldu?!”
Crysin endişeyle Sam’in yanına vardı. Sam’e dokunmaya çekiniyordu. Vücudunu o kadar kötü bir haldeydi ki dokunursa ona daha da zarar verebilirmiş gibi hissediyordu.
“Hans.”
“Efendim!” diye gergin bir şekilde cevapladı Hans. O da durumun ciddi olduğunu düşünüyordu.
“Hemen kaldığımız yere git. Çantamda iksirler olacak. Hepsini getir.”
“Tamam!”
Hans ok gibi fırladı ve gözden kayboldu; manasını kullandığından inanılmaz hızlı hareket ediyordu.
“İ-iksir mi? O kadar değerli bir şeyi mi?”
Crysin ve sessiz duran Paul Chenu dahi şaşkınlık içerisindeydi.
“Benim gözümde pek değerli değiller o yüzden önemi yok. Her neyse, Sam’i bu hale getiren kişi Drew mu?”
“Ah, evet,” diye cevapladı Paul Chenu. “Küplere binmiş bir halde dükkana gelip Drew ile aralarında çözülmesi gereken bir mesele olduğunu söyledi. Ona Hakim’e gitmesini söyledim çünkü gezginleri, hele ki Drew gibi adamların nasıl tipler olduğunu iyi bilirim. Duygularıyla hareket ediyor olsa da ona biraz akıl verebildim. Onu ikna edince doğruyu anladı ve buradan gidecekti. Mesele halloldu sanmıştım, ta ki...”
“O piç gelene kadar.”
Failin Drew olduğu kesinleşince Zich hemen ‘piç’ sıfatını Drew’a yapıştırmıştı. Paul Chenu da Zih ile aynı fikirde olduğundan sesini çıkartmadı.
“Kulağı keskin çünkü daha içeri girmeden meselenin ne olduğunu biliyordu. Bu adam gitsin diye uğraştım ama ilk önce Drew onu tahrik etti.”
“Ne dedi?”
“Olan biten onca şeyden dolayı tam olarak hatırlayamıyorum ama şu minvalde bir şeydi, ‘O çöp torbası sayemde hayalini kurduğu o imkansız hayatın azıcık tadına bakmış oldu. Bana hakaret edeceğine teşekkür etmen lazım. Yaptıklarımın karşılığı olarak o çöp torbasından aldığım paradan daha fazlasını hak ediyorum. Zarar bile ettim aslında.’”
‘Çöp torbasından kasıt Snoc olmalıydı, Kısacası, Drew yanlış bir şey yapmadığını iddia ediyordu.
“Hm. Demek öyle, ha?”
Beklenmedik bir şekilde Zich, olanlara karşı kayıtsızmış gibi konuşmuştu. Zich’in sinirden olduğu yerde tepinmesini bekleyen Paul Chenu şaşkın şaşkın başını yana eğdi. Zich’in dudaklarında çok hafif bir gülümseme olduğunu fark etti. Zich ile Şeytan Lordu zamanlarındayken tanışmış olsalardı ya dizlerinin üzerine çökerlerdi ya da arkalarına bile bakmadan tabanları yağlarlardı.
“Nerededir şimdi?”
“Bilmiyorum. Adamı bu hale getirdikten sonra çekip gitti.” diye şikayet etti Paul Chenu, “Gezginlerin ne kadar bozuk karakterli insanlar olduğunu biliyorum ama insan hiç bu halde bırakılır mı?!”
Paul Chenu, normal insanlar gibi sağduyulu biriydi, ama Zich’e göre bu kadarcık bir şiddet gösterisi karşısında ortalığı velveleye vermeye gerek yoktu. Sam çok darbe almış olsa da sonuçta hala tek parçaydı ve yaşıyordu. Önemli olan şey ne kadar şiddet gösterildiği değil, kime şiddet gösterildiğiydi.
‘Benim dost gördüğüm birine saldırma cüretinde bulundu, öyle mi?’
Böylelikle işler değişmiş oldu; bu yüzden Zich bu meseleyle yakından ilgilenmeye başladı. Zamanda gerilemeden önce Zich bir kavgaya karık için bir sebebe ihtiyaç duymuyordu, ama artık işler farklıydı.
‘Üstelik, o kötü adamlardan biri, değil mi?’
Birini dolandırmış, tüm parasını almış ve onu şikayet etmek isteyen bir insana da şiddet uygulamıştı.
‘Yani, onu ölesiye dövsem bile kötü bir şey yapmış olmayacağım.’
‘Onu ölesiye dövmek.’
Yüzünde soğuk bir gülümseme belirdi.
Magnec