Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

40. Bölüm 40

Çevirmen: Andromeda / Editor: T4icho

“Piçe bak sen,” diye homurdandı Zich.

'Hah, gerçekten iyi biri olmaya başladım. O adamın gitmesine müsaade ettiğime inanamıyorum.'

Sam Snoc'u bu kadar önemsemeseydi ve o troll tam o anda karşılarına çıkmasaydı Zich çoktan Drew'un kolunu bacağını kırmış olurdu..

Hans, Zich'e yanaşıp, “Neden beraber takılıyorlar?” diye sordu.

“Bir gezgin ile bir madenci. Pek de ortak noktaları yok.”

“Snoc hep bir gezgin olmanın hayalini kuruyor. Muhtemelen ondan birkaç şey kapmak için Drew'un peşinden gidiyordur. Drew'un ona 'hocalık' yaptığını söyledi.”

“Onun için iyi olmuş.”

“Bana pek öyle gelmiyor,” dedi Zich karamsar bir şekilde.

'O adamın düzgün bir öğrenci yetiştirebilmesine imkan yok.'

Üstelik Zich hiçbir gezginin yanına öğrenci aldığını duymamıştı. Çoğu günü çıkarma derdindeydi.

'En iyi ihtimalle Drew'un hamallığını yapar, en kötü durumda da Drew onu etten bir kalkan olarak kullanır. Şansı yaver gitmezse çok daha kötü şeyler de başına gelebilir.'

 Bu noktadan sonra çoğu insan 'Kendi hayatı.' diye düşünüp umursamamaya başlardı ama  arkadaşı Sam Snoc'a çok değer veriyordu. O yüzden Zich hala azıcık— bir karıncanın gözyaşı kadarcık da olsa endişeleniyordu.

Ancak, kalkıp da Snoc için büyük bir iyilik yapmayı düşünmüyordu. 'Acaba Sam'e haber versem mi?' gibi diye düşünüyordu.

“Bu-bu arada, teşekkür ederim, efendim.”

“Ha? Ne için?”

Hans, ortada hiçbir sebep yokken ona teşekkür etmişti, Zich ona tuhaf tuhaf baktı. Hans kafayı yediyse ve ne dediğini bilmeden konuşmaya başladıysa Zich büyük bir zevkle kafasına yumruğu geçirip onu iyileştirebilirdi.

“Bana hakaret ettiği için sinirlenmediniz mi?”

Zich yalnızca ona her zamankinden daha iyi davranmakla kalmamış, aynı zamanda onun adına sinirlenmişti. Bu da Hans'ı biraz duygulandırmıştı ama Zich ona bakıp gülümsedi. Sonra elini kaldırıp kafasına bir şaplak geçirdi.

Pat!

“Ah!”

Hans kafasını tuttu.

“Seni savunan kimdi? Tabii ki de sinirlendim. Benim hizmetçime hakaret etti, ki hizmetçime yapılan hakareti kendime yapılmış sayarım. Dürüst olmak gerekirse gerçekten de eziksin.”

'Ne bekliyordum ki...' Hans içinden söylendi ve kafasını ovdu.

“Ama o gezgin yine de çok güçlüydü, değil mi? O trollü kolaylıkla yakaladı.”

Trollü kıl payı yere serebilen Hans'ın gözüne o Drew denen gezgin çok güçlü görünmüştü.

“Ne?”

Zich'in sinir olduğu sesinden belliydi.

“Kime güçlü dedin sen?”

“Pardon? O gezgin vardı ya işte...”

Hışırt! Hışırt!

Çalılık yine sallandı.

“Ha? Geri mi geldiler?”

“Hayır.”

Zich kılıcını tekrar çıkardı.

“Bu sefer canavar çıkacak.”

Kraakk!

Kalın bi dal kırıldı ve yere düştü. Beş troll sallana sallana yürüyerek karşılarında dikildi.

Hans'ın rengi attı. Tek bir troll yeterince korkutucuydu ama beş troll ile karşı karşıya gelmek inanılmazdı. O çok etkilendiği Drew bile tek bir trollü yenmek için ne kadar çok uğraşmıştı. Böyle bir durumda çoğu insan altlarına yapmamak için pantolonlarına yapışır ve koşarak uzaklaşırdı.

Klang!

Ama Zich farklıydı.

'Hala sinirlerim bozuk, bu iyi denk geldi.'

Zich biraz stres atabileceği için mutluydu.

Adım!

Zich havaya zıpladı.

Uuuuurrrrr!

Troller, kendilerine doğru koşan birini görünce çığlığı basıp Zich'e hücum ettiler. Kolaylıkla bu beş trollün Zich'in etrafını sarıp onun pestilini çıkarıncaya kadar dövdüğünü hayal edebilirdiniz. Ama, bunun tam tersi oldu.

Salla!

Zich kılıcını geniş bir açıyla salladı. Uzun bir kılıçtı ama trollerin devasa vücutlarının yanında ince tahta bir çubuk gibi görünüyordu. Yine de kılıca aktardığı güçlü mana, kılıcın sınırlı boyutunu telafi ediyordu.

Kes! Kes!

İlk iki trollü ikiye böldü. Dümdüz gümüş renkli bir ışık trollün kalbinden etrafa saçılarak vücutlarını, kollarını hatta sopalarını bile parça parça etti. Kılıcın değdiği her şey parçalanıyordu.

Splaaaaş!

Yaralarından fışkıran kan diğerlerini de kana buladı. Troller afallamıştı— daha önce hiç arkadaşlarının bu kadar hızlı ikiye bölündüklerini görmemişlerdi. Diğer taraftan Zich üzerine kan bulaşmasın diye eğildi ve savaşmaya devam etti.

İt!

Kılıcını ittirip en yakınındaki trollün karnını deldi. Bir insan için bu yara ölümcül olabilirdi ama bir troll için o kadar da büyük bir yara değildi. Troll acı içinde yüzünü ekşitti ama hayati bi tehlikesi olmadığını biliyordu. Tabii bu çok uzun sürmedi.

Ving!

Mana, Zich'in vücudunu dolaşıp kılıcından geçerek sert bir şekilde trollün bedenine akmaya başladı.

Blop!

Troll, suyla dolmuş bir domuz mesanesi gibi şişti. Ve sonra—

Pop!

Trollün vücudu patladı. Her yer deri, kan, kemik ve organ içinde kalmıştı. Akıl almaz derecede iğrenç bir görüntüydü ama Zich'in manasının karışmış olduğu parçalar çok daha iğrenç görünüyordu.

Glop! Glop! Glop! Glop!

Troll'ün bazı parçaları diğer iki trollün üzerine yapışmıştı. Yapışan parçalar kendilerini iyileştirmeye çalışıyordu ama art arda gelen hamleler yüzünden enerjileri tükendi. Troller çığlık atmaya bile fırsat bulamadılar. Vücutlarında kocaman delikle açılmıştı ve öylece yere yığıldılar.

“Hm!”

Zich, göz açıp kapayıncaya kadar beş trollü yere sermiş, arkasında troll kanından ve vücut parçalarından oluşan bir pislik bırakmıştı. Şaşırtıcı bir şekilde vücudunda tek bir çizik ya da kan lekesi bile yoktu. Kılıcını kınına koyduktan sonra Zich, ağzı bir karış açık kalan Hans'a seslendi.

“Hadi gidiyoruz.”

“E-evet, efendim!”

Hans, arkadan Zich'e bakıp yutkundu.

'Drew denen gezgin güçlü, ama Sör Zich bambaşka bir güce sahip.'

Zich, o korkunç trolleri sanki yolun kenarında bulduğu çöp parçalarıymış gibi kaldırıp atmıştı. Böyle üstün bir güce tanık olduğu için Hans'a bir titreme geldi.

 *    *    *

Geceleri Iruce madenine kasvet çöküyordu. Gün boyunca madencilerin neşeli bağırışları ve kazmalarının sesi duvarlarda yankılanırdı ama şimdi madenin derinliklerinden hayaletler fırlayacakmış gibi bir hava vardı. Bu ıssız ve boğucu ortamda, yerdeki gölgeler giderek uzuyormuş gibi görünüyordu.

Loş bir ışık madeni aydınlatıyordu. Snoc, elinde bir lamba ile kambur bir şekilde yürüyordu. Arkadaşları olmadan ilk defa madene giriyordu.

Snoc arkasından gelen Drew'a, “Bi-bir şey olmaz değil mi?” diye sordu.

“Nasıl yani?”

“Gece madene girmek tehlikeli...”

“İzin aldım dedim ya.”

“Ta-tamam.”

Snoc, ağzını kapadı ama yine de endişeliydi.

“Ne? Bana inanmıyor musun?”

Snoc gerilip, “Ha-hayır! İnanıyorum! İnanıyorum!” dedi. Drew, Snoc'a hiç memnun değilmiş gibi bakıyordu ama normalde olduğundan daha kibar konuşuyordu.

“Gerildiğinin farkındayım ama bir gezgin tehlikenin ne zaman geleceğini bilemez. Tecrübe sahibi olmak bu yüzden en önemli şeydir. Seni bu yüzden canavar avına giderken yanıma alıyorum. Gezginlik sadece hikaye kitaplarında anlatıldığı gibi değil.”

Snoc başıyla onayladı. Gezgin olmadıkları halde Sam ve Zich de aynı şeyi söylemişti.

“Bu sefer de aynı. Hepsi senin. Elimizden böyle bir maden varken kullanmamız lazım çünkü böyle mağaralarda bir sürü zindan oluyor. Bundan tecrübe kazanabilirsin.”

“Anladım.”

Drew onu bir gezgin olmanın getirdiği tehlikelere karşı uyarmıştı ve Snoc'un zihnen her şeye hazır olmasına yardım ediyordu. Snoc içine doğan şüpheleri bastırmaya başladı.

Üstelik Drew zindanlardan bahsediyordu—bu tam da bir gezginin görmek isteyeceği bir şeydi, değil mi? Snoc'un kalbi küt küt atıyordu.

“O zaman yürümeye devam edelim.”

“Evet!”

Artık Snoc'un adımları biraz daha enerji doluydu. Arkasından gelen Drew gizli gizli sırıttı. Mağarada yürümeye devam ettiler. Snoc yolu bildiği için kaybolacaklarından endişelenmiyorlardı.

“Mana antrenmanı yapmaya devam ediyor musun?” diye sordu Drew.

Drew'un Snoc'a ilk ve tek öğrettiği şey manasını nasıl açacağıydı.

“Evet, bu sabah da biraz çalıştım.”

“Yürürken mananı açmaya çalış.”

“Tabii.”

Snoc manasını ortaya çıkardı ama nasıl kontrol edeceğini daha yeni öğrenmeye başladığından çok az çıkarabilmişti. Üstelik dikkati dağıldığı anda manası da ortadan kayboluyordu.

“Voahh!”

Snoc, manasına o kadar odaklanmıştı ki yoldaki taşı fark etmedi ve takılıp yere düştü.

“Ughh!”

Dizleri çizilmişti ve kanamaya başlamıştı. Yine de Drew pek endişelenmemiş görünüyordu ve kalkıp yürümesini söyledi. Snoc, isteksizce kalktı ve yürümeye başladı. Sonra yine yere düştü ve aynı şey tekrarlandı. Onlar uzun bir yol kat edene kadar Snoc'un vücudu çizikler ve morluklar içinde kalmıştı.

Bam!

“Ugh!”

Snoc yine bir taşa takıldı ve az daha düşüyordu. Rahat bir nefes alıp kafasını kaldırdı ama önündeki şeyi görünce gözleri dondu. Karşısında yeni bir maden yolu vardı.

“Bu ne?”

“Hi-hiçbir şey.”

Snoc acele bir cevap verip doğruldu. Sonra yine yürümeye başladı. Ama yeni karşısına çıkan madene sanki yasaklı bir yermiş gibi gözünün ucuyla bile bakmamıştı.

“O yoldan gitmeyecek miyiz?”

Drew madene bakıp sordu. Snoc dudaklarını ısırıp sakinmiş gibi davranmaya çalıştı; sonra yine ağzını açtı.

“Orası çökük olduğu için tehlikeli. Girmesek iyi olur. Yıkıntıdan başka bir şey yok zaten.

“Oh, öyle mi?”

Drew başka soru sormadı. Ama Snoc'un peşinden giderken bakışlarını madenden hiç ayırmadı. Gözleri gizemli bir şekilde parladı.

“Ah!”

Snoc, bir kez daha yanlış adım attı. Drew'un bıkkın bir şekilde iç çektiğini duydu. Drew'u hayal kırıklığına uğratmamak istediği için acıya aldırmadan ayağa kalkmaya çalıştı.

Koo.

Dur!

Yakınlardan daha önce hiç duymadığı bir çığlık sesi duyunca olduğu yerde dondu kaldı. Hemen lambasını eline aldı ve sesin geldiği yöne doğrulttu. Köşede çömelmiş duran küçük bir gölge vardı.

Koo! Koo!

Bu küçük şey burnunu Snoc'a uzattı ve onu kokladı.

“Ah, sadece bir köstebekmiş.” Snoc derin bir nefes aldı. Ama bu köstebekte bir gariplik vardı. Çoğu köstebek bir hareket hissedince kaçardı ama bu kaçmamıştı. Tam tersine burnunu Snoc'un ayak bileklerine dayayıp koklamaya devam etmişti.

Koo!

Köstebek yukarı bakıp tekrar bağırdı. Köstebek de Snoc'un ilgisini çekmişti. Ama Drew onun daha fazla oyalanmasına müsaade etmedi.

“Ne yapıyorsun? Yaylan hadi.”

“Tamam!”

Snoc adımlarını hızlandırdı.

Bam! Bam!

Tap! Tap!

Snoc'un ayak seslerine küçük bir hayvanın ayak sesleri de eşlik ediyordu. Snoc aşağı bakınca köstebeğin onu takip ettiğini gördü. Köstebek sanki onunla göz teması kurmak istermişçesine kafasını kaldırıp minik gözleriyle ona bakıyordu. Onun peşinden gelişi de çok sevimliydi.

Bump!

Snoc, köstebeği ayağının kenarlarıyla hafifçe iteledi. Köstebek biraz yalpalandı ama tekrar Snoc'un arkasından gelmeye devam etti. Snoc köstebeği tekrar iteledi ama köstebek yine geri geldi. Bir daha itti ve köstebek bir daha geri geldi. Snoc'un aklı artık oynadıkları bu küçük oyundaydı.

“Ne yapıyorsun?”

Tüyler ürperten bir ses duydu.

'Doğru ya—' Antrenman yapıyor olmam lazım!

“Özür dilerim! Hemen devam ediyorum!”

Snoc tekrar manasını topladı ve öne geçip yürümeye devam etti. Artık dikkatini köstebeğe veremezdi.

Koo.

Ancak köstebek Snoc'u takip etmeye devam ediyordu.  Köstebek, ezilebileceğinin farkında bile değildi ve Snoc'un ayaklarının arasında dolanmaya devam etti. Drew ise arkadan olanları izliyordu ve yüzünde muzip bi gülümseme vardı.