Psikoloji oyunları, severiz de kullanırız da.
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
24. Bölüm 24
Sude’un evi sıradan sitenin içerisindeydi. Zich ve Lubella’nın buraya varmak için yürürken daha dikkatli davranmaları gerekiyordu. Zich’in ‘Hissetme ve Tespit Etme’ becerileri sayesinde çok geçmeden Sude’un evine gelmeyi başardılar.
Evi diğer evlerle aynıydı. İki katlı ahşap bir evdi. Önünde çitlerle çevrili küçük bir bahçe vardı. Işıklar yanmadığı için Sude muhtemelen evde değildi.
“Şimdilik içeride bekleyelim.”
Zich öne atıldı ve çimlerden atladı. Kapı kilitliydi. Kapıyı kırmak kolaydı ama Sude kapının kırılmış olduğunu görürse kaçabilir ya da başkalarına haber verebilirdi. O yüzden Zich önceden yaptığı gibi eve pencereden girmeye karar verdi.
Evin içi darmadağınıktı. Uzun zamandır temizlik yapılmamış gibi yerler toz içindeydi. Yerlerde kıyafetler vardı.
“Pek ev işi yapmıyor herhalde.”
“Hayır, ev işi yapmadığından değil.”
Zich, dikkatli bir şekilde odaya bakındı.
‘Pis değil, dağınık. Tembelliğinden değil de ihtiyaç görmediği için etrafı toplamamış. Firar etmeye hazırlanan birinin evine benziyor.’
Zich’in gözleri parladı.
‘Kaçmaya hazırlanıyor. Bence doğru düşünüyorum.’
Zich, odaya bakınmaya devam etti ve gözlerinin içi parladı.
“Ne oldu?”
“Ayaklarımızın altında. Sence de garip değil mi?”
Zich, yeri gösterip ne demek istediğini anlatmak için ayaklarını vurdu.
Tak! Tak!
Sesi duyunca Lubella’nın da gözleri parladı.
“Altımız boşluk.”
“Evet.”
Zich, tek dizinin üzerine çöktü ve avuçlarını yere koydu.
‘Bir bakalım. Gizli bodruma açılan bir delik açmış. Pek de aman aman bir şey değil. İyi saklayamamış. Hareket eden bir mekanizması yok. Yakınlarda bir kol olması lazım.’
Bir süre sonra Zich, yan yana duran iki delik buldu.
‘Bingo!’
Zich, parmaklarını deliklere soktu ve çekti. Kapı, ağır değildi ve bir bodruma açılan giriş göründü.
"Garip kokuyor."
Zich, burnunu tıkadı.
"Bir girelim bakalım."
“İlk ben gireceğim.”
Zich, ayaklarıyla bodruma inen merdivenleri bulmaya çalıştı. Sonra kendinden emin bir şekilde aşağı indi. Arkasından Lubella da aşağı indi.
Merdivenler o kadar uzun değildi; kat bazında düşünecek olursak yaklaşık 1,5 kat uzunluğundaydı. Ve merdivenin sonunda bir kapı vardı. Zich, dikkatlice kapıyı açtı.
Oda çok da büyük değildi. Tek bir mobilya bile olmadığı için neredeyse boş görünüyordu. Göze çarpan tek şey yerdeki kirli bir su birikintisiydi. Ama Zich hayal kırıklığına uğramamıştı.
“Şah Mat.”
Odanın tam ortasında, su birikintisinin üzerinde duran çirkin balık kafalı bir heykel vardı.
Lubella, "Bellu Heykeli," diye mırıldandı ve elindeki asasını sıktı. Heykeli hemen parçalamak istiyordu.
Heykel, Vali’nin malikanesinde gördükleri heykele nazaran daha tamamlanmamış gibiydi. Diğeri daha gösterişliydi.
Zich memnuniyetle, "Vali’nin evindeki kesinlikle ana heykeldi," dedi. Ellerinde ne kadar çok kanıt olursa o kadar iyiydi.
Zich, aniden bodrumun girişine baktı.
“Ev sahibi geldi herhalde.”
Zich, Lubella'yı bodrumdaki odadan çıkardı ve birinci kata geri döndü. Dışarıda küçük bir ışık vardı. Zich, Lubella'ya sessiz olmasını söylemek için işaret parmağını ağzına koydu.
Lubella başıyla onayladı ve sessizce odanın köşesine çekildi. Zich’e engel olmamak için ayak altından çekilmişti. Zich ise avına yaklaşan bir avcı gibi sessizce girişe doğru ilerledi.
Çatırt!
Gıcırt!
Bir kilit sesi duyuldu ve kapı açıldı. Bekledikleri gibi Sude eve girdi. Elinde taşıdığı lambayı kapının dibine koydu. Sonra yakınlardaki bir mumu yakmaya çalıştı.
“Hey, epeydir görüşemiyoruz.”
“!!!”
Sude, Zich birden fırlayınca afalladı. Gördüğü kişinin Zich olduğundan emin olunca Sude’un yüzünün rengi attı. Zich, çığlık atmasın diye hemen Sude'un ağzını kapattı.
“Vay! Biz de seni tekrar gördüğümüze çok sevindik, ama sessiz olalım. Bizi böyle bir şevkle karşılamana gerek yok."
"Uff! Uu-umff!”
"Biliyorum, biliyorum. Seni gördüğüme ne kadar çok sevindiğimi bir bilsen. Bazen seni rüyamda dövdüğümü görüyorum. Sence de birbirimize çok yakışmıyor muyuz?”
Sude çırpındı ve çığlık atmaya çalıştı ama Zich onu sağlam yakalamıştı.
"Geçen sefer yarım kalan işi bitirelim, ha? Ah, bu sefer birileri müdahale eder diye korkmana hiç gerek yok. Şu kadını görüyor musun?"
Zich, gücünü ellerine verdi ve Sude’un boynunu zorla çevirdi. Sude, umutsuzca Zich’in gösterdiği yöne baktı.
"Bak. Geçen sefer Cennetten gelen koruyucu meleğin seni kurtarmıştı. Bu melek artık Cehennemin meleği.”
Orada, lambanın kırmızı ışıklarının altında kutsal bir yargıç gibi duran Lubella'yı gördü. Sude, Lubella’nın sert yüzünü görünce korkudan tir tir titremeye başladı.
* * *
Zich, Sude'u bodruma sürükledi.
Pat!
"Ah!"
Tekmeyi yien Sude bocaladı ve birkaç adım sendeledi. Bellu'nun heykeline çarptı ve yere düştü. Pantolonu kirli suyla sırılsıklam oldu.
Sude panikle, "Niye? Niye bunu yapıyorsun?" diye bağırdı ama Zich umursamadı. Sude'un bıraktığı lambayla birlikte yavaş adımlarla odaya girdi. Odada karanlıktan eser kalmadı. Zich lambayı odanın bir köşesine koydu.
“Bir bakalım. Niye bunu yapıyorum? Arkandakı çirkin balık kafalıya sorarsan belki cevabını öğrenirsin.”
Sude, bir arkasındaki Bellu heykeline bir de Zich'e baktı. Ardından, Zich'in arkasında duran Lubella’nın soğuk bir ifadeyle baktığını gördü ve gevelemeye başladı, "Be-bellid’in adamlarından olduğumu mu düşünüyorsunuz?"
"Ben öyle bir şey demedim. Senin balık kafalının takipçisi olduğunu da düşünmüyorum."
"O-o zaman...!"
"Ama bir deniz hamamböceğine benzediğini düşünüyorum, o Bellid adamlarının yanında takılıp bıraktıkları kırıntılarla besleniyorsun."
"A-anlamadım?"
“Diyorum ki sen lanet piçin tekisin.”
Pat!
“Ah!”
Zich bir tekme daha salladı. Sude, su birikintisinin olduğu yere kıçının üstüne düştü. Kirli su yüzüne ve kafasına sıçradı.
Stomp!
Zich, ayağıyla Sude’un sırtına vurdu. Sude yerde debelenmeye başladı. Tam da pis bir hamamböceği gibi görünüyordu ve Zich bu manzarayı seyretmekten büyük keyif almıştı.
"Şimdi ne yapacaksın?"
Lubella, ağzından çıkanlara şaşırdı. Bu kişi Bellid'in yardakçısı olsa bile başka bir insana bu kadar soğuk davranabileceğini bilmiyordu. Bunu fark etmesine rağmen üzerine düşünecek bir şey bulamadı.
"Doğrusu, balık kafalının heykelini bulduğumuz için artık ona ihtiyacımız kalmadı."
Zich, belinden bir şey çıkardı—çıkardığı şey lambanın loş ışığı altında keskin bir şekilde parladı. Bir hançerdi.
“İşini bitirelim.”
Sözlerinde gram sıcaklık yoktu. Zich’in tarafında olan Lubella’nın bile tüyleri ürpermişti. Zich’in hep ona karşı gösterdiği o rahat tavırdan eser kalmamıştı.
Bahaneler uydurmaya yeltenen Sude bunu duyunca ağzını kapadı. Şaşkınlık ve korkudan kanı donan Sude anca gözlerini devirebildi. Yutkundu.
“Be-ben hiçbir şey bilmiyorum! Gerçeği söylüyorum!”
Birkaç kelime laf edebilmişti ama Zich’in cam gibi bakan boncuk gözleri hiç de ona inanıyormuş gibi durmuyordu.
“Hiçbir şey bilmiyor musun? O zaman yapacak bir şey yok. İşime yaramazsın, seni öldüreyim gitsin.”
Zich, hançerini eline alıp yukarı kaldırdı. Kurbanını parça parça etmek üzere olan bir canavarın dişine benziyordu.
“Le-leydi Lubella! Lütfen bu adama engel olun!”
Zich’i ikna edemeyeceğini anlayınca Lubella’ya dönmüştü.
“Hey, boşuna uğraşıyorsun. Senin gibi bok parçaları yüzünden Leydi Lubella bir sürü şey atlatıyor ve daha da güçleniyor. Önceden yaptığı gibi sana yardım edeceğini düşünme. Üstelik, Karuwiman’lılar Bellid ile işbirliği yapan insanlara hiç acımazlar.”
Zich konuştuğu sırada Lubella duygusuz gözlerle Sude’a bakıyordu.
“B-bu...!”
“Son sözlerini söylemeyi bitirdin mi? Bitirmediysen, zaman tanıyacağım. İyi bir hayat sürdürmeye karar verdiğim için cömert davranıyorum.”
Sude’un başı dönmeye başladı. Zich de Lubella da onunla tartışmaya bile girmiyorlardı ve söylediği hiçbir şeye inanmayacakları belliydi.
“Durun! Balık kafalı heykeli bulduğunuz için artık bana ihtiyacınız olmadığını söylediniz, değil mi...?!”
Sude, balık kafası lafını duyduğunda Zich'in Bellu'nun heykelini kastettiğinden emindi. Tekrar umutlandı.
“Di-diğer heykeller! Diğer heykellerin yerini biliyorum!”
Giyotin misali üzerine düşecekmiş gibi duran hançer durdu. İşe yaramıştı. Rahat bir nefes alabileceğini hisseden Sude’un dizlerinin bağı çözüldü.
"Hm. Dürüst olmak gerekirse, bunu bilmek isteriz.”
Zich, hançerini indirdi.
"Neredeler?"
Zich'in soğuk soğuk konuşması Sude'u ürküttü. Bu ses karşısında Sude her şeyi itiraf edebilirdi. Ama dilinin ucuna gelen kelimeleri zor da olsa geri yuttu.
“Si-size nerede olduklarını o kadar kolay söyleyeceğimi mi sandınız?”
“Doğru. Senin gibileri işlerine ne gelirse onu yaparlar.”
Zich, cam gibi gözlerini Sude’a dikti. Öyle bir bakıyordu ki sanki baktığı şey bir insan değil de ölü bir canavarın çürümüş cesediydi. Bakışları kan donduruyordu. Ancak, Sude canının bağışlanacağının kokusunu almıştı bir kere, kolay pes etmeyecekti.
‘Bellid’le işbirliği yaptığımı artık inkar edemem. Etsem de bana inanmazlar. Canımı güvene almak için diğer heykellerin yerini bildiğimi söyleyeyim.’
Biraz kaygılandıktan sonra, Sude bağırdı, “Ne dersen de! Bana sakın dokunma! Bana elini dahi sürersen size diğer heykellerin yerini asla söylemem.”
“Ah, bak bu biraz kötü oldu.”
Zich, kafasının arkasını kaşıdı.
Sude, üstünlüğün ona geçtiğini düşündü. Bu düşünceyle beraber daha da cüretkar davranmaya başladı.
“Sizi piçler! Birine her seferinde nasıl böyle saldırırsınız! Geçen sefer o sokak arasında da hemen şiddete başvurmuştunuz! İşte bu yüzden şehirdeki haydutların ve o pis beş parasız piçlerin kökünü kazımamız lazım!”
Kelimeler ağzından çıktıktan sonra Sude çizgiyi biraz aşmış olabileceğini düşünüp Zich’E baktı. Zich sinir olmuş gibi kaşlarını çatmıştı ama bunun dışında pek de bir tepki vermemişti.
Böylelikle Sude, Zich’in ona bir şey yapamayacağını düşünüp iyice rahatladı. Sıra Lubella’daydı.
“Yüce Karuwiman’ın öğrencisinin düştüğü yerlere bak! Bu haydudun tekiyle dolaşıyor, her işte şiddete başvuruyor! Hayır, ama sen artık Karuwiman’ın kutsal bir takipçisi değilsin, değil mi? Sen bir cadısın!”
Artık onları incitmemek için bir çaba göstermiyordu. Sude, normalde gözünün içine bakmaya bile cesaret edemeyeceği kutsal Karuwiman’ın Azize Adayına ağzına geleni söyleyebildiği için pis bir mutluluk duyuyordu.
“...Sen gerçekten böyle biri misin?”
Lubella’nın bildiği Sude, kendisine el kaldırmış birini bile cömertçe affeden ve ailesinin dükkanını korumak isteyen samimi biriydi. Şimdi karşısında duran adam o gün dükkanda tanıştığı adamdan çok farklıydı. Neredeyse aynı kişi olduklarından şüphe edecekti.
“’Gerçekten böyle biri’ miyim! Ha! Önceden gördüğün o saf inekle şimdi karşında duran piç arasında dağlar kadar fark var mı diyorsun? Ben tüccarım tabii ki de rol yapacağım. Asıl moron buna kanandır.”
Lubella, Sude’un arkasındaki heykele baktı ve, “Anladım. O zaman neden böyle bir şey yatın? Bellid’in adamlarından biri olmadığını söylemiştin. Bellid’e yardım etmen sana ne kazandırdı?” diye sordu.
“Bir tüccar için en önemli şey nedir? Para, tabii ki de.”
“Para mı?”
“Evet, para! Hem de o kadar yüklü miktarda bir para ki artık o kıç kadar dükkanı işletmekle uğraşırken gülümseyerek müşterilere katlanmam gerekmiyor!”
“O dükkanı sevdiğini söylememiş miydin? Ailenin ne kadar değer verdiğini ve uzun yıllar koruduğunu söylemiştin.”
“Sevdiğimi mi? Değer verip koruduklarını mı? Saçmalık! Bunu bir kez bile düşünmedim!” diye haykırdı Sude. “O eski püskü bina ve içinde geçirdiğim uzun yıllar benim için prangadan başka bir şey değil! O dükkan, tüccarlıktan hiçbir bok anlamamış dedemden ve babamdan bana geçen kara bir leke!”
Sude'un gözleri parıldadı. Lubella'ya kinle baktı.
“Bana ne demiştin? Çok hoş bir dükkan demiştin, değil mi? Böyle saçmalıkları senden— yemeklerin en lezizini yiyerek kıyafetlerin en güzelini giyerek büyümüş, korunaklı bir hayat sürerken bizim gibi insanlara hep tepeden bakmış birinden duymak beni ne kadar sinirlendirdi haberin var mı? Yediği önünde yemediği arkasında olan birinden bu saçmalıkları duymak istemiyorum!”
Bunlar, hem açgözlülük hem de kendini beğenmişlikle söylenmiş kötü sözlerdi. Lubella, hayatında ilk kez böyle bir şey duyuyordu. Hakaret bombardımanına uğrayan Lubella’nın yüzünün rengi solmuştu ama kendisini tuttu. Sude’un sözünü kesmedi ve acımasız hakaretlerine göğüs gerdi.
“Eh, böyle adamlar da olacak tabii. Leydi Lubella insanlara kulak vermek için dünyayı gezdiğinden sen de ona yardım etmiş oluyorsun.”
Lubella’yı teselli ettikten sonra Zich, Sude’a döndü.
“Diyeceklerin bitti mi?”
“Hayır, ama benim de işim gücüm olduğu için bu kadarı yeter. Beni hemen bırakın gideyim. Ancak o zaman size Bellu’nun heykellerinin nerede olduğunu söylerim.”
Sude sanki hizmet bekliyormuş gibi isteğini dile getirdi.
‘Yüzdüm yüzdüm kuyruğuna geldim. Bundan paçayı yırtarsam zengin olacağım!’
Sude’a zaten Bellu'nun heykeline yaşam gücü kattığı için yüklü bir meblağ vermişlerdi. Elindeki parayla şehri terk ederse hayallerindeki muhteşem hayatı yaşayabilirdi.
‘Bu şehrin başına bir şeyler gelecek gibi duruyor ama bu benim sorunum değil. Rahat yaşadığım sürece, kimin umurunda?'
Başkalarının başına ne geldiği umurunda değildi, onun için en önemli şey kendi mutluluğuydu.
“Ne bekliyorsunuz! Çekilin yolumdan!”
“Ah, ama sana bir şey diyeyim mi,” Zich, kendinden emin bir şekilde lafını esirgememiş olan Sude’a bakıp kocaman gülümsedi, “Vazgeçtim.”
“Ne?”
Sude'un ağzını aptal bir balık gibi şişirmesi çok komikti.
“Vazgeçtim, dedim. Seni burada öldüreceğim.”
“Sa-saçma sapan konuşma! Bana dokunacak olursan heykellerin yerini öğrenemezsin...!”
“Heykellerin yerini bilmiyorsun ki.”
“…!”
“Ayrıca, heykellerin yerini bilip bilmemen umurumda değil.”
“…!”
Zich, beti benzi atan Sude’un kulağına fısıldadı, “Nasıldı? İçinin umutla dolduğunu hissetmek güzel miydi?
Magnec