Ohohohoo... Baya iyiydi :)
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
16. Bölüm Eden Bulur
“Oh. Sonunda bitti.”
Sunggoo, beti benzi atmış yüzündeki terleri sildi. Son kat çok genişti ve içinde tüm katı dolduracak kadar canavar vardı. Tabi Sunggoo bu katta savaşa katıldığı için terlemiyordu.
“Hepsini topladın mı?”
Woojin’i duyunca bir yığın kancevheri getirdi Sunggoo.
“Abi, senin gibi biri Allah aşkına nasıl F düzey olabilir ki? En az D olman lazım. Hatta bu kadar çok yeteneğin olduğu için C bile olabilirsin.”
“Sonra alırım.”
Sunggoo, umursamaz bir şekilde konuşan Woojin’e sanki karşısında bir canavar varmış gibi baktı.
Son kattaki canavarlar, Woojin ve yaratıkları sayesinde temizlenmişti. Sunggoo’nun işi de Woojin’in işaret ettiği canavarlardaki kancevherlerini toplamaktı. Kısacası onun arkasını topluyordu.
Woojin kendi başına 1 ve 2 yıldızlı canavarları avlayabiliyordu. Dövüş yeteneği D düzeye yakındı ve beceriklilik bakımından C düzeylerden geri kalır yanı yoktu. İskelet çağırabiliyor ve kancevherlerini arayabiliyordu. Ayrıca canavarlar cesetlerinden gri bir enerji toplayabiliyor ve bununla kendini iyileştirebiliyordu.
Becerikli insan daha en baştan belli olur demezler miydi zaten? Sunggoo Uyanmış kaydını, daha üç saat önce yaptıran bu adama baktı ve anladı bu adamın ilerde dişli biri olacağını.
“Ha? Ne yapıyorsun? Satmak yerine öğrenecek misin onu?”
“Evet, neden?”
Woojin büyü gücünü, elindeki Büyü parşömenine aktardı. Büyü parşömeninin kaybolmasıyla Elektrik Şoku büyüsünü öğrendi. Öğrenmesi gereken daha çok yetenek olduğu için puanlarını toplaması gerekiyordu. Bu yüzden, parşömeni zaten elinde olduğu için Elektrik Şoku yeteneğini öğrenmeye karar vermişti.
Daha üst düzey büyüler öğrenmek istese bile, sadece Nekromansır sınıfının büyülerini öğrenebilirdi. Ancak birine saldırmak istediği zaman Elektrik Şoku işine yarardı. Öğrenmesinin zararı yoktu.
“Ne? Bu kadar yeteneğin var zaten. Daha fazlasına ne gerek var ki? Eğer satsaydın 100 bin dolar getirirdi o parşömen.”
“......?”
Hong-sunggoo'nun dediklerini duyunca kaskatı kesilmişti Woojin. 100 puanlık bir büyü parşömeni 100 bin dolar mı ediyordu şimdi?
“O..o kadar pahalı mıydı?”
“Tabi ki. Yeni bir yetenek kazanmanı sağlıyor. Büyülü eşyalardan daha pahalı onlar.”
Bir eşyanın büyüsünü kullanabilmek için ona büyü aktarılması gerekiyordu. Öte yandan Büyü parşömenleri büyünün öğrenilmesini sağlardı. Kaybetme derdi yoktu ve düşük düzey olan bir tane bile araştırma için kullanılabilirdi. Tabi ki pahalı olacaklardı.
“Nasıl yani? Öyle pahalı bir şey niye 2 yıldızlı bir zindandan düşüyor ki?”
“Emin değilim. Şansın yaver gitmiştir kesin. Olmayacak şey değil ama pek sık olmuyor. Nasıl bir büyü vardı parşömende?”
“Sana çarpan büyü. Hobgoblinin kullandığı ‘Elektrik Şoku’ büyüsü.”
“Offf. Sana en az 100 bin getirirdi o.”
“Hadi ya.”
Büyü parşömeninin 100 bin ettiğini bilseydi, onu kullanmak yerine 100 puan verip öyle öğrenirdi. Aslında bir ara kazanım mağazasından parşömen alıp satmak istemişti ama bu puan mağazasından aldığı parşömenler satılamıyordu.
Tüm aldıklarını sadece kendisi öğrenebilirdi.
Mesela son nefeslerini alan Sunggoo’yu kurtarmak için ‘Ruh Toplama’ büyüsünü öğrenmişti bu sefer de. 50 puana mal olmasına rağmen, zaten öğrenmesi gerektiği için alırken tereddüt etmemişti.
Bir canavar ya da insan öldükten sonra, kısa bir süreliğine ruhları cesedin yanında kalırdı. Bu büyüyle o süre boyunca kendisi bu ruhları toplayabilir ve enerji olarak kullanabilirdi.
Büyü, can ya da enerji olsun herhangi bir şeyi kısmen yenileyebilirdi. Bu başka birinde kullanıldığında ise etkisi azalırdı.
Sunggoo aslında Woojin’in iyileştirme büyüsü kullandığını sanmıştı ama işin aslı çok farklıydı. Woojin onunla paylaşmak için başkalarının hayat enerjisini çalıyordu.
“Offf, offffff. Neyse. Unutalım gitsin şunun ücretini.”
Woojin karnına giren ağrıyı dindirmeye çalışıyordu. Eğer o büyü parşömenini satmış olsaydı bir süre zindanlara girmesine gerek kalmayacaktı. Aslında Seul’daki güncel ev fiyatlarını düşününce, şu anda kaldıkları odadan kat kat büyük bir villaya bile taşınabilirlerdi.
Unut gitsin. Unut gitsin.
“Bu kan cevherleri ne kadar eder?”
“Bence en az 8 bin alırsın. Ama daha fazlaya satılabilir. Tam emin değilim.”
Ortaya sadece 100 dolar koymuş ve büyük bir kar elde etmişti. Eğer ekip üyeleri kaçmamış olsaydı payına sadece 1,000 düşecekti.
“Hepsi benim.”
“Ta..tabi ki.”
“Ya Dönüş Cevheri?”
“İşte burada.”
“Gidelim o zaman.”
Woojin ve Sunggoo tüm cevherleri bir çantaya doldurdu ve yukarı dönmek üzereydiler.
“Bizi pusuda bekleyenler var.”
Sezgi gücünün seviyesi hala düşüktü ama birisinin onu öldürmek istediğini hissedebiliyordu. Woojin, Sunggoo’yu uyardı. Woojin durduğunda ise Sunggoo ciddileşip tetikte beklemeye başladı.
Tüm canavarları öldürmüşlerdi. Zindana yeniden girmedikleri sürece canavarların yenilenmesi imkansızdı. Biri pusuda bekliyorsa, bu kesin Bae-dohsoo'nun ekibiydi.
“Bizi öldürmek mi istiyorlar şimdi?”
Diye Woojin’e sordu sesi korkudan titreyen Sunggoo.
“Sık sık olur mu bu?”
“Arada olur ama kayıt dışında kesin daha çok oluyordur. Bu yüzden çoğu kişi tanımadıklarıyla girmez zindanlara. Büyü parşömeni ya da büyülü bir öge bulunursa böyle gruplarda genelde ortalık karışır.”
“Kavga olduğunda nasıl idare ediyorlar bunu?”
“Kimse zindanlarda neler olup bittiğini bilmez. Kanunlara göre, sadece elle tutulur bir kanıt olduğunda harekete geçebilirler.”
“Hmm. O zaman bir cesetten kurtulmak bayağı kolay.”
Woojin sırıttı ve karanlık merdivenlerin yukarısına baktı. Yürümeyi bıraktı ve arkasına baktı. Her yerde canavar cesetleri vardı. Birkaç adım geri çekildi ve merdivenden uzaklaştı. Sunggoo da Woojin’i takip etti.
“Hey! Sıçan gibi saklanmayı kesin artık. Çıkın dışarı.”
Kısa süre sonra Woojin’in çağrısı karşılık bulmuştu. Bae-dohsoo'nun ekibi yavaşça merdivene çıkmaya başladı. Birisinde utanmış bir yüz ifadesi vardı ve bir başkası pişman duruyordu. Diğerleri ise profesyonel bir tavır takınmıştı.
“Neler oldu burada? Hepsini yendiniz mi?”
Bae-dohsoo sinsice sorular sorarken rol yapıyordu. Woojin, Sunggoo’ya doğru yavaşça fısıldadı.
“Yaklaştığında aniden saldırı yapacağım.”
“Ben ne yapayım?”
Sunggoo, Woojin’e endişe dolu gözlerle bakıyordu. Woojin ise omuz silkip kararı Sunggoo’ya bıraktı.
“Siz şerefsizler hem kaçıyorsunuz hem de iş bitince geri gelmeye cüret ediyorsunuz. Bariyerin önünde beklemeniz gerekirken burada ne işiniz var?”
Woojin’in savurduğu saygısız laflar Bae-dohsoo'nun damarına basmıştı ama şimdilik bir şey yapmak yerine sakin kalmaya çalıştı ve yapmacık bir şekilde güldü.
“Haha. Yapma böyle. Aynı ekipte değil miyiz? Sadece geri çekildik ve sonra zindanı temizlemek için geri döndüğümüzde tüm canavarlar ölmüştü. Nasıl becerdiniz bunu?”
Bae-dohsoo'nun kafası karışmıştı. Tüm canavarları iki F düzey Uyanmışın temizlediğine inanamıyordu. Bir an gizlice kancevheri dolu çantaya baktı.
Woojin güldü.
Açgözlülükle kör olmuş insanlar burnunun dibindekini göremezdi.
“Kafa mı buluyorsun sen? Önce sadece dönüş cevherinin peşindeydin. Şimdi bizim emeğimize mi göz diktin?”
Kancevheri dolu çantayı yere fırlattı.
Şarrrrr..
Çantanın ağzından kancevherleri döküldü. Hepsi tam Woojin ile Bae-dohsoo'nun partisinin arasında dağılmıştı.
“Yiyorsa almaya çalış.”
Woojin’in lafları karşısında Bae-dohsoo’nun ifadesi katılaştı.
“Bence yanlış anladın. Bizim öldüremediğimiz canavarı kesen birini neden öldürmeye çalışalım? Bu sadece bir yanlış anlaşılma. O kadar aptal değiliz.”
“Neler oluyor anlat öyleyse.”
“Yardım edemediğim için özür dilerim ama hayatım tehlikedeyken başka ne yapabilirdim ki? Sadece Dönüş Cevheri için döndük biz. Zindanı temizlediğiniz için şimdi Jongchul’un cesedini de alabileceğiz. Bu yüzden aslında minnettarım size.”
Bae-dohsoo'nun söylediklerini duyunca her şeyi büyütmüş gibi hissetti Woojin. Buradaki insanlar Alphen’dekiler gibi değildi ne de olsa.
Belki bir canavar gelir diye öyle saklanıyorlardı. Ne de olsa aşağıda olanlardan haberleri yoktu.
‘Abarttım sanırım.’
Son 20 yıldır insanların azıcık para için bile birbirine ihanet edebildiği bir yerde yaşıyordu. Hep tetikte olmasının sebebi buydu. Ancak burası Dünya’ydı. Burası Seul’du.
Burası barışın ve prensiplerin olduğu bir yerdi.
Vooooosh.
Barışmış! Kıçımın kenarı!!!
Woojin kolunu önünde oluşan ateşin içinden hızla çekti.
“Şimdi.”
Bae-dohsoo'nun bağırmasıyla okçu, Hong-sunggoo'ya ateş etti. Onun ateş topu kurtulmaları gereken ilk şeydi.
Bae-dohsoo ayrıldıktan sonra ekibiyle anlaşmıştı. 2 yıldızlı zindanları temizleyecek kadar yetenekli değillerdi. Kazandıkları para az olsa da 1 yıldızlı zindanlara geri döneceklerdi.
Bu yüzden dönüş cevherini bulmak için gizlice geri gelmişlerdi ama tüm canavarlar ölmüştü. Hatta hobgoblin bile cansız yerde yatıyordu ve bu başını döndürmeye yetmişti.
Bir an açgözlülüğünü kontrol edemedi...
Ne kadar arasalar da sadece Jongchul’un cesedini bulmuşlardı. Woojin ile Sunggoo’nun cesedi yoktu. Demek ki ikisi beraber son katı temizlemişlerdi.
Ayrıca hobgoblini yendiklerine göre birisi asıl yeteneğini saklamıştı. Bu yüzden pusuya yattılar ama rakipleri onların planlarını fark etti.
Bae-dohsoo önce Woojin’i rahatlatmaya, bir yandan durumu değerlendirmeye çalıştı. Onları öldürmeye değer mi değmez mi görmeye çalışıyordu. Woojin kancevheri dolu çantayı fırlatınca neredeyse küçük dilini yutacaktı.
Tüm bu miktarı 1 yıldızlı zindanlardan kazanması bir ay sürerdi.
Bae-dohsoo sert tepkisinden, Woojin’in şüphelendiğini anlamıştı.
‘Şu anda tetikte duruyor.’
Tetikte olması onlar için tehlikeli olurdu. Canavarları nasıl öldürdüklerini bilmiyordu ama onlara saldırırken dikkatli olması gerekiyordu.
Rakibinin bu halini onlara karşı kullanmaya karar verdi. Onlara saldırmaya değeceğini düşünüyordu.
‘Saldırın.’
Bae-dohsoo önceden anlaştıkları işareti yaptı ve sonra kendi ateş yeteneğini kullandı. O anda Woojin’in yüzü ateşle kaplandı ve Sunggoo’nun omzuna bir ok saplandı.
“Taak.”
Ekip üyeleri şaşkınlık içindeki adama daha ateş oluşmadan saldırmıştı. Silahlar insan vücudunu, canavar derisinden daha rahat kesiyordu.
“Şey... Lütfen bana diş bileme. Tüm Uyanmışlar böyle.”
Bae-dohsoo kemerindeki hançeri çıkardı ve sendeleyen Woojin’e doğru savurdu.
Vooosh.
Önündeki alevler görüşünü engelliyor olsa da Woojin onu bıçaklayacak eli tutup engellemeyi başardı. Ardından tuttuğu kolu büküp onu fırlattı. O kadar güçlü ve hızlıydı ki Bae-dohsoo hiçbir şey yapmaya fırsat bulamadı.
Fiziksel güç kullanan bir Uyanmış seviyesindeydi bu adam.
“Oh be. Aşırı sıcak olmuştu.”
Ateş kaybolunca Woojin yüzünü koluyla sildi ve öfkeyle Bae-dohsoo'nun şokta olan ekip üyelerine baktı. Sunggoo’nun omuzunda bir ok vardı yaşlı gözlerle bakıyordu.
“Bu yaptığınız gerçek anlamda yüzsüzlüktü.”
Yüzü hafiften kızarmıştı ve biraz yanmış gibi duruyordu. Ancak buna rağmen gülüyordu Woojin.
“Ama tahmin etmem gerekirdi sanırım.”
Woojin iki kolunu da uzattı.
Pat, pat!
Etraftaki canavar cesetleri patladı ve parçaları saçıldı her tarafa. Tam anlamıyla dehşet verici bir manzaraydı. O kadar ki, gördüğü anda zayıf birinin düşüp bayılmasına yol açabilirdi.
“Kin duy bana.”
Woojin kocaman gülümsedi.
Kin duyulup duyulmaması hiçbir şeyi değiştirmeyecekti.
“Ben burada doya doya gülüyor olacağım.”
Zayıf insanların tüm kinini o taşıyacaktı. Ne de olsa ruhları tutsak düşüp, eski güzel günlerine hasret kalacaktı. Onları bundan da mahrum bırakmak zalimlik olurdu.
İskeletlerin hançerleri ne tereddüt ediyor ne de acıyordu.
“Aaaah!”
Bir anda tüm ekip yere serilmiş ve Woojin, Bae-dohsoo'ya yönelmişti. Hala vücudu kasıldığına göre henüz ölmemişti.
“Be..bekle bir dakika. Konuşalı...”
“Ateş yeteneğindeki beklemen dolsun diye mi oyalıyorsun beni?”
Kwa-jeek!
Woojin, Bae-dohsoo'dan aldığı hançeri tereddüt etmeden onun kalbine sapladı. Bae-dohsoo'nun vücudu bir süre vücudu kasıldı ve sonra öldü. Ardından Woojin dikkatini onun çantasına çevirdi.
Bu çantanın içinde hobgoblinle karşılaşmadan önce buldukları kancevherleri vardı. Ardından Bae-dohsoo'nun vücudunu yokladı ve cüzdanını aldı. Tüm parayı alıp cebine koydu. Bir noktadan sonra fark etmeden şarkı mırıldanmaya başlamıştı.
‘Do..doğru mu gördüm ben?’
Hong-sunggoo'nun önünde dört can birden alınmıştı. Neredeyse ağzından dökülecek bu kelimeleri engellemek için ağzını eliyle kapamıştı.
Öyle bir şoktaydı ki, sanki omzundaki okun yarattığı acıyı bile fark etmiyordu. Woojin diğer ekip üyelerinin de ceplerini karıştırdı ve mırıldandı.
“Beni sırtımdan bıçaklamak isteyen şerefsizler artık tek kelime edemeyecek.”
Bunu kendisi için mi söylüyordu? Yaprak gibi titremeye başlamıştı Sunggoo.
“Bu hayatta en çok, başkalarını sırtından bıçaklamaya çalışan insanlardan nefret ederim. Ya sence Sunggoo?”
Woojin kafasını çevirdi ve Sunggoo’nun gözlerine baktı. Sunggoo ise o kadar şaşırmıştı ki neredeyse altına kaçıracaktı. Dört kişiyi öldürmesine rağmen hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu Woojin.
Birisi bir canavar, küçük bir hayvan öldürdüğünde heyecan ya da vicdan azabı hissederdi. En azından herhangi bir şey hissetmesi gerekirdi ama tüm bu insanları öldürdükten sonra Woojin, sadece birkaç tel ot yolmuş gibi davranıyordu. Sunggoo onun duygularında hiçbir değişim göremiyordu.
Bu yüzden, Woojin bir katilden daha fazlasıymış gibi geldi ona.
Onun yüzüne yansıyan sükûnet, Hong-sunggoo'yu dehşete düşürüyordu.
“Neden cevap vermiyorsun?”
Magnec