Çocuk mu :d
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
39. Bölüm Akasha'nın Yılanı (7)
Tüm orman kısa sürede tam bir kaosa sürüklenmişti. Alevler ormanları yutuyor, canavarlarsa bir zombi sürüsü gibi hareket ediyordu.
Kieeek! Kiek!
"Hassiktir! Bu ne lan?"
"Hiç böyle bir şey duymadım... Arangdan'ın böyle şeyleri engellemesi gerekmiyor muydu?"
Halen E Bölümü'nde jeton ve gizli parça arayışı içinde olan oyuncuların çoğu dakikalar içinde ortadan kaybolmuştu. İster kılıçla saldırıyor ister kalkanla savunuyor olsun, hiçbiri bu canavar istilasının önünde ayakta duramıyordu.
Canavarlar bir an gruplar halinde gezinirken bir sonraki anda ayrılmış halde ortaya çıkıyorlardı. Oyuncular aynı anda her taraftan gelen saldırılarla uğraşmak zorundaydı. Diğer oyuncularla savaş formasyonu alan oyuncular bile canavar sürüsüyle karşı karşıya kaldıklarında kendilerini akıntıya kapılmış halde buluyorlar ve kısa süre sonra ortadan kaldırılıyorlardı.
Kişi nereye bakarsa baksın, orada ya oyuncuların kafalarını kesen Goblinler ya da oyuncuları parçalara ayıran Troller vardı.
Cehennem bile bu manzaradan daha kötü olamazdı.
Birkaç oyuncu canavarların arasından kaçmayı başarmıştı, en azından öyle sanıyorlardı. Kaçsalar bile gittikleri her yerde canavarlar vardı yani bu cehennemden çıkamayacaklardı.
E Bölümü'nde bu kadar çok canavarın gizlenmiş olması inanılmazdı.
Alevler de her şeyi zorlaştırıyordu. Oyuncuların nereye gittikleri önemli değildi, ormanı hızla saran bir ateş denizinin ortasındaydılar ve bu ateş ile canavarlar arasında sıkışıp kalmışlardı.
"Biri bana neler olduğunu anlatsın!"
"Hay ben böyle işin!"
Bunu eğitimin basit bir olayı olarak yorumlayan oyuncular şimdi çaresiz durumlarına haykırıyorlardı. E Bölümü'nü saran krizi geç fark etmişlerdi.
'Yeterliliğinizi kanıtlamak için 99 jeton toplayın.'
Kişinin yeterliliğini kanıtlaması. Her bölümde olduğu gibi bu da hayatlarını riske atmalarını gerektiren bir görevdi.
Oyuncular canavar dalgalarının arasından geçerek hayatta kalmanın bir yolunu bulma arayışı içindeydiler. Takımı olanlar bir araya toplanmışken solo oyuncular diğer solo oyuncularla birleşmişti.
Bu arada…
* Pat *
Ağaçların arasında boğuk ayak sesleriyle koşan gölgeli bir figür vardı.
* Hışırtılar *
Yeon-woo'ydu.
[12 jeton elde ettiniz.]
[4 jeton elde ettiniz.]
[Elde ettiniz….]
···
Yeon-woo, canavarların hareketlerini güçlendirilmiş algılarıyla takip ederek Ani Adım sayesinde sinsice son nefesini vermekte olan canavarları öldürüyordu. Bu yolla hızlı bir şekilde jeton biriktiriyordu.
'Demek...'
Yeon-woo soğuk bir şekilde güldü.
'Ne ekersen onu biçersin diye boşa dememişler.'
Askerlerinin orduda kullandığı sözü hatırlayan Yeon-woo, hızla orkların bulunduğu yere geri döndü.
Yaklaşan ordunun hedefi yılan mağarasıydı. Akasha'nın Yılanı'nı çıkarma zamanı gelmişti.
* * *
Ork köyü altüst oldu.
"Chwik! Kertenkele adamlar bir savaş başlattı! Kertenkele adamlar kuzey bariyerini geçti!"
Kuzeyi korumakla görevli 32. kabilenin Ork Şefi, Ork Kralı'na bir rapor getirdi.
Ork Kralı öfkeyle kaşlarını çattı.
"Neden birden bire savaş başlatsınlar!"
"Bilmiyorum! Krallarını öldürdüğümüzü söylüyorlar! Kralım! Bize yardım edin!"
"Chwiiik! Aptal sürüngenler..!"
Ork Kralı öfkeliydi.
Başka zaman kalmamış gibi tam da diriliş töreninin ortasında gelmişlerdi.
Tanrılarını öldüren insanları elinden kaçırdığı için zaten çok sinirliydi. Yetmezmiş gibi şimdi bir de canavarların saldırına uğramışlardı.
Yine de Ork Kralı sakin kalmaya çalıştı. Bunun töreni mahvetmesine izin veremezdi. Hatta tanrılarını doyurmak için daha fazla yiyeceğin yaklaştığını düşündü.
"Chwik! Sen, git ve Şaman'a haber ver! Tanrımız için bir sürü yemek hazırlayacağız! Kısa sürede bir sürü yemekle geri döneceğiz!"
"Anlaşıldı, chwik!"
Ork Kralı kölelerinden birine emir verdikten sonra duvarda asılı duran kılıcı alıp dışarı yöneldi. Irklarının en büyük savaşçısı olmasını bu kılıca borçluydu. Onu elinde tuttuğu sürece zafer her zaman onun olacaktı.
Ancak savaş alanına adımını attığı anda heyecanı yerini hızla şoka bıraktı. Sadece Kertenkele adamlar yoktu, savaş alanı başka canavarlarla da doluydu.
Ufukta tüm canavarların onlara doğru koştuğunu görebiliyordu. Ork Kralı ancak o zaman bir şeylerin ters gittiğini fark etti.
Bu bir tuzaktı.
Ormandaki tüm canavarları kaosa sürükleyen iğrenç bir tuzak.
Ama Ork Kralı bu kadar ileriyi düşünecek kadar zeki değildi. Ne de olsa canavar istilasıyla yüzleşmek zorundaydı.
"Bir duvar inşa edin, chwik!"
"Chwiiik! El arabalarını getirin, çabuk! Onları durdurmalıyız, chwik!"
Orklar, canavarları durdurmak için ellerinden geleni yaptılarsa da işler umdukları gibi gitmedi. Canavarlar doğaçlama yapılmış duvarı aşarak ork köylerini vicdansızca yok etmeye başladılar.
Ama yine de Orklar canavar istilasına karşı amansız bir şekilde savaştı.
Çölün her yerinde yığılmış canavar cesetleri vardı. Kanlar yeri kırmızıya boyamıştı.
Ve kanlı alanda...
"Farak!"
"Kranum!"
Goblin Kralı ve Ork Kralı, karşılaştıkları anda birbirlerinin isimlerini haykırarak koşmaya başladılar.
* Kung *
Auralarının çarpışmasıyla birlikte zemin çöktü.
* * *
'Şu anda o ikisi savaşıyor olmalı.'
Yeon-woo, Akasha’nın Yılanı Tüneli’ne giderken uzaktan gelen çarpışma sesiyle döndü. Sesin kaynağının ne olduğunu kontrol etmesi gerekmiyordu.
Goblin Kralı Kranum ve Ork Kralı Farak. Bu iki patron canavar aslında Hargan kadar güçlüydü.
-Batının hükümdarı Kranum ve doğunun hükümdarı Farak. Adeta birbirlerinin yeminli düşmanlarıymışçasına birbirlerinden nefret ediyor ve birbirlerini küçümsüyorlardı.
-Kranum'un Farak'tan cahil olmasından dolayı hoşlanmadığı, Farak'ın ise Goblinleri aşağı bir ırk olarak gördüğü için Kranum'u küçümsediği söyleniyordu. Her ikisi de birbirleriyle karşılaştırılmanın kendileri için küçük düşürücü olduğunu düşünüyordu.
-Her iki canavar da oyuncuları kolayca ezecek kadar güçlüydü. Bu nedenle karma toplama isteğiyle onları öldürmeye çalışan çok sayıda oyuncu hayatını kaybediyordu.
İki güçlü canavar arasındaki bu dövüş o kadar çabuk bitmeyecekti. Liderlerden biri ölmediği sürece savaş sürecekti. Hasar artacak ve delilik devam edecekti.
Yeon-woo da tam olarak bunu istiyordu.
Bu nedenle mümkün olan en kısa sürede Akasha'nın Yılanı'nı getirmesi gerekiyordu.
Yemekle dolu bu yere…
["Akasha’nın Yılanı Tüneli"ne girdiniz].
Bir kez daha tünele giren Yeon-woo tanıdık bir mesajla karşılaştı.
Orada gördüğü...
Kaah!
"Chwik! Aman Tanrım! Lütfen… Kuk!”
"Chwiiik! Tanrı kızgın! Tanrı çıldırmış!"
"Tanrı bizi cezalandırıyor, chwik!"
"Ka- kaçın, chwik!"
Dışarıdaki manzaraya benziyordu. Tıpkı dışarıda olduğu gibi içeriye de kaos hakimdi. Akasha’nın Yılanı kontrolden çıkmış gibi görünüyordu.
Beş metre büyüklüğündeki yılan çılgına dönmüştü ve orkları yemeye devam ediyordu. Sunak tamamen yıkılmıştı. Töreni yönetmesi gereken Ork Şamanı hiçbir yerde görünmüyordu.
Orklar sadık inananlar olarak Akasha'nın Yılanı'nı sakinleştirmeye çalışıyorlardı ama işe yaramıyordu. Bazıları kaçmaya çalışmıştı ama Akasha'nın Yılanı avını asla kaçırmazdı. Ne zaman kaçmaya çalışsalar yılan zehirini tükürüp onları eritiyordu. Kaçmayıp oldukları yerde durunca da Akasha'nın Yılanı için yemek oluyorlardı. Sonuç olarak Akasha’nın Yılanı'ndan kaçmanın bir yolu yoktu.
'Biliyordum.'
Yeon-woo, Akasha’nı Yılanı'nın delilikten kırmızıya dönmüş gözlerine baktı.
'Kan sarhoşu olmuş.'
Akasha’nın Yılanı tanrı olarak hizmet edilecek harika bir varlık değildi. Sadece açlık ve susuzluğun yönlendirdiği büyük ve güçlü bir yılandı ve şu anda yeniden diriltildiği için çok açtı.
Tünelin dışında dökülen kanın kokusunu aldığında ne olurdu?
'Sakin kalmasının imkânı yok.'
Yeon-woo'nun ilk hedefi buydu. Yılan sarhoş değilse bile sarhoş etmeyi planlıyordu.
Gel gör ki beklediğinden çok daha iyi sonuç almış gibi görünüyordu. Neyse ki planın devamında yapması gereken başka bir şey yoktu. Olayları sessizce izlemesi yeterliydi.
Kaaah!
Akasha'nın Yılanı kalan son Ork'u yediğinde tavana doğru büyük bir çığlık attı.
Yaklaşık 10 metre kadar olmuştu, ağzının her tarafında kan ve et parçaları vardı.
Ama bu yeterli değilmiş gibi çığlığı uzun bir süre devam etti.
Birkaç kez kafasını duvara vurdu ve zeminde bir delik açarak aniden inanılmaz bir hızla aşağıya doğru daldı.
'Harekete geçiyor.'
Yeon-woo, Akasha’nın Yılanı'nın onu fark etmesi ihtimaline karşı varlığını gizlemeye odaklandı. Aynı anda duyularını kullanarak yılanın izini sürmeye çalıştı.
Yerin altında yüzerek güneybatı yönünde dışarıya, canavarların birbirleriyle savaştığı yere ilerliyordu.
Ardından Yeon-woo ayağa fırladı.
Akasha'nın Yılanı'nın bulunmadığı yılan mağarası... Beklediği an nihayet gelmişti.
'Akasha’nın Yılanı'nın savaş alanındaki tüm canavarları yemesi epey sürer yine de zamanımı boşa harcayamam.'
Bir gizli parçaya boşuna "Gizli" denmezdi.
Akasha'nın Yılanı'nın burada yaşadığı düşünüldüğünde, tünelin derinliklerinde mutlaka önemli bir şey gizlenmiş olmalıydı. Kardeşi bile günlüğünde buna benzer bir şeyden bahsetmişti.
-Bir gizli parçanın bulunduğu yerde olmasının her zaman bir nedeni vardı.
-Akasha’nın Yılanı eğitimdeki oyuncular için aşırı güçlü bir yaratık ama orada olmasının bir nedeni olmalı. Bunun sebebini ne ben ne de uzun süredir yılanı kovalayan Galliard biliyor.
-Ancak kesin olarak söyleyebileceğim şey varsa...
-O da bunun nedeninin küçük bir şey olmadığıdır.
-Kule'nin tüm tarihi boyunca hiç kimse bu nedeni bulamadı.
Kule'nin uzun tarihinde kimsenin bulamadığı bir yer. Ya onu bulan ilk kişi olabilseydi?
Yeon-woo çarpan kalbini sakinleştirirken mağaranın ortasına doğru yürüdü. Ejder Gözleri'ni aktifleştirerek Akasha’nın Yılanı'nın istirahat ettiği yuvayı genişçe taradı.
'Bir yılanın alışkanlığını düşünecek olursam, gizli yer muhtemelen dışarıdaki tehditlerden uzak kalabileceği bir yer olmalı.'
O anda Ejder Gözleri'yle bir şey fark etti.
Duvar boyunca dar bir geçit vardı. Elbette "Dar" tanımlaması Akasha’nın Yılanı'nın boyutuna kıyasla yapılmıştı; Yeon-woo’nun bakış açısına göre yine de yeterince genişti.
Yeon-woo hızla Ani Adım'ı kullandı ve geçitten geçerek yılanın mağarasının en derin kısmına doğru ilerledi.
Tam o sırada...
*Fooşşh*
Birdenbire soğuk bir rüzgâr esmeye başladı.
Gizli parçaya yaklaştığını düşünerek hemen rüzgârın kaynağına döndü ve o istikamette yürümeye başladı.
Biraz ilerledikten sonra nihayet bir şey gördü.
'Demek buymuş.'
Dışarıdaki çorak ve vahşi doğadan oldukça farklı bir manzarayla karşı karşıya kaldı.
Duvar boyunca keskin bir rüzgar esiyordu, zemin yumuşak kar ve kaygan buzla kaplıydı. Tavandan buz sarkıtları sarkıyordu.
Gören herkesin hayranlık duyacağı bir manzaraydı.
Ve ortada, yaklaşık beş yaşında görünen küçük bir çocuk oturuyordu.
'Sanırım "Nedeni" buldum.
Magnec