Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

59. Bölüm Quantes (2)

Çevirmen: Harami / Editor: Harami

 

Crockta, Tiyo ve müfrezenin geri kalanıyla, konaklayacağı yere dönme vakti gelene kadar içmeye devam etti. Temiz bir handaydılar. Cin cücelerin şehri, kalmak için iyi bir yerdi, temiz ve düzenliydi.

 

Hancı, Crockta’ya endişeli gözlerle baktı ama bir süre sonra parayı reddedemeyerek ona bir oda verdi.

 

“Oda numaran 340. İşte anahtarın burada.”

 

“Teşekkür ederim.”

 

Crockta yukarıya çıktı ve kapıyı açtı. ilk dikkatini çeken şey beyaz çarşaflar oldu.

 

“Hoh.”

 

Her şey hata olmaksızın titizlikle hazırlanmıştı, sanki beş yıldızlı bir oteldeydi, bir handa değil. Odadaki her taraf temizdi. Öyle ki, hancının ona karşı olan tutumunu unutturacak kadar iyi bir görüntüydü.

 

Crockta yatağa oturdu. Banyonun yarı açık kapısından içerideki küveti görebiliyordu. Handaki odada bir küvet bulunması su gideri sisteminin iyi çalıştığını gösteriyordu. Crockta, cin cücelerin uygarlık seviyesinde ilerledikleri boyutu gördükçe hayret etti. Görünüşe göre sadece büyü mühendisliği onların ileri oldukları tek konu değildi.

 

Kaldığı han biraz pahalıydı ama bu kadar temiz ve bu kadar nitelikli bir yer için uygun bir fiyattı.

 

Crockta yatağa uzandı ve bir sonraki adım olarak ne yapması gerektiğini düşündü.

 

İlk olarak, kuzeyle alakalı öğrenebildiği kadar şey öğrenmeliydi. Ayrıca bu yolculuk için hazırlanması gerekiyordu. Belki birkaç yol arkadaşı bile bulabilirdi. Kuzeyin toprakları yalnız gitmek için çok tehlikeli bir yerdi, yanına birkaç kişi bulması çok iyi olurdu.

 

“Düşmüş Tanrının Tapınağı…”

 

Orada cevaplar bulup bulamayacağını merak etti.

 

Crockta kolunu tavana doğru uzattı.

 

Bir orkun kaba ellerini görüyordu. Yavaşça elini yumruk yaptı, yumruğunu sıktıkça yeşil derisinin altından damarları belli olmaya başladı. Sağlam kaslarını da sıktıkça, her kalp atımıyla birlikte damarlarında dolaşan kanı hissediyordu. Tüm vücudu hayat doluydu.

 

Bu gerçekten fantastik bir dünya mıydı? Crockta, Gordon’la tanıştıktan sonra anlamlandıramadığı bir his tarafından sarmalanıyordu. Eğer şu sözde ‘Düşmüş Tanrının Tapınağına’ giderse birkaç cevap bulabilecekmiş gibiydi.

 

“Hoo.”

 

Crockta yataktan kalktı. Gece çökmüştü ama kullanıcıların uykuya ihtiyaçları yoktu. Banyoya yıkanmak için gitti. Ancak ortada hiç havlu yoktu. Crockta tekrar zemin kata hancının yanına inerek birkaç havlu aldı ve tekrar odasına çıktı.

 

Crockta’nın odasının yanındaki odaya bir elf giriyordu. O arada birbirlerine baktılar. Elf, Crockta’ya dik dik bakıyordu.

 

Crockta elfi selamladı, “...Hey, hayatta mısın?”

 

“.....”

 

Elf cevap vermeden kapısını açtı ve odasına girdi. Crockta omuzlarını silkti, kadınlardan gelen bu şekilde soğuk davranışlara alışmıştı artık.

 

Crockta odasına girdi ve tekrar banyoya gitti. Sadece yıkanmaktansa, küvette keyif yapmaya karar verdi. Küvetin içine girdi ve suyu açtı, yakıcı derecedeki sıcak su üzerine akmaya başladı. Kendini küvete iyice yerleştirdi ve gözlerini kapattı.

 

Çok rahatlatıcıydı. O bir orktu ve bir rüya görürse o rüya bir orkun rüyası mı olacaktı? O hafifçe uyurken, Orcrox’un eşsiz manzarasına bakarken buldu kendini.

 

Lenox’u gördü, Grant ve Hoyt’u da. Görünüşe göre bir çok diğer orkla birlikte düşmanlarına karşı savaşırken görecekti kendini.

 

Crockta gözlerini açtı. Keskin işitme duyusu, yan odadan gelen çok hafif bir sesi yakalamıştı. Odasına girmeden önce karşılaştığı elfin görüntüsü geldi aklına hemen.

 

Dudak şapırtıları ve höpürdetme sesleri.

 

Bir ses vardı. Rahatsız edici bir ses. Bir şeyler çiğneniyormuş gibi bir ses geliyordu. Crockta küvetten çıktı ve kulağını duvara dayadı.

 

“Ohumm...um…”

 

İnleme sesleri duyuyordu.

 

Acı dolu bir çığlığın bir şeyler tarafından engellendikten sonra çıkan sesine benziyordu bu duyduğu, Crockta’nın aşina olduğu bir sesti bu. Eriyen Balhae’nin üyeleriyle uğraşırken bir çoğu ağızları tıkalıyken bu sesi çıkartıyorlardı.

 

Crockta’nın gözleri donuklaştı.

 

Banyodan çıktı ve üzerine kabaca bir şeyler geçirdi hızlıca, büyük kılıcını kavradığı gibi sessizce hareket ederek odasından çıktı ve yan odanın kapısının önüne geldi. Kapıya yaklaştıkça duyduğu rahatsız edici sesler kulağına artarak gelmeye devam ediyordu.

 

“Hup...um…!”

 

O boğuk çığlık daha net bir şekilde duyulabiliyordu. Crockta anında kapıyı tekmeledi. Kapı, menteşeleriyle birlikte kırılarak, içerideki manzarayı ortaya sererek tamamen açıldı.

 

“.....!”

 

Crockta önündeki manzara karşısında ses bile çıkartamadı. Bir elf, elleri kolları bağlı bir şekilde yerde yatıyordu. Başka bir elfse kafasını onun uyluğuna yaslamış elfin bacağını çiğniyordu. Isırdığı yerden akan kan yerde ufak bir gölet oluşturmuştu.

 

“...Grr?”

 

Crockta’nın bakışları altında yerdeki elfi yiyen elf kafasını kaldırdı. Gözlerinin akı, simsiyahtı ve dişleri sivriltilmiş gibi duruyordu, sanki bir elf değildi karşısındaki. Her şeyden öte, görüntüsü yerde bağlı yatan elfle aynıydı.

 

Suret hırsızı!

 

Suret hırsızı Crockta’yı fark ettiğinde yüzünde kötücül ve dalga geçer bir gülümseme belirdi.

 

“Bul’tar!”

 

Crockta elinde Gulyabani Katiliyle öne atıldı. Suret hırsızı sanki insan değilmiş gibi garip hareketlerle geri çekildi.

 

“Uffff…!”

 

Suret hırsızı o kaba saba hareketleri bir elfin görünümünde yapmıştı, o kaba hareketler, her halleri bir uyum içerisinde olan elflere hiç uymuyordu. Crockta hızla yaralı elfe bir bakış attı ve onu kendine doğru çekti.

 

“İyi misin?”

 

“.....”

 

Elf cevap vermemişti, sanki bayılmış gibi görünüyordu. Crockta elfin önüne geçti ve büyük kılıcını tekrar kaldırdı. Suret hırsızı ona dalga geçen bir ifadeyle bakıyordu. Crockta’nın yaklaştığı o an, suret hırsızı arkasını döndü.

 

“.....!”

 

Sanki bir şeyleri dinliyor gibi görünüyordu. Crockta o açığı kaçırmadı ve saldırdı. Büyük kılıcını savurdu ama suret hırsızı o saldırıdan, mümkün olmayacak bir elastiklik sergileyerek kaçındı.

 

Sanki bir örümcek gibi tavana asılı duruyordu şu anda.

 

“.....!”

 

Crockta şaşırmıştı ama suret hırsızı hala dışarıda bir şeye dikkat ediyor gibi görünüyordu.

 

“Neye bakıyorsun? Gel bana!” Crockta bağırdı.

 

Suret hırsızı kafasını çevirdi, hala ters bir şekilde tavanda asılı duruyordu, kıpırdamamıştı bile, sadece boynunu arkasına dönecek şekilde çevirmişti. Crockta karşısındaki elfin boynunun 180 derece dönmesi karşısında tüylerinin diken diken olduğunu hissetti.

 

Suret hırsızı fısıldadı, “Beni çağırıyor…” Garip bir sesti. “Çağırıyor…”

 

Crockta daha fazla beklemeden tavandaki suret hırsızına doğru büyük kılıcını savurdu. Suret hırsızı vücudunu yine mümkün olmayan bir şekilde bükerek darbeden kaçındı ve yere düştü. Sonra neredeyse aynı anda kendini pencereden dışarıya fırlattı.

 

Crockta pencereden dışarıya baktı. Suret hırsızı yere inmişti, kara bir gölge akıl almaz bir hızda ilerliyordu. Kısa sürede tamamen gözden kayboldu.

 

“.....!”

 

Gerçekten tuhaf bir yaratık. Aynen Tiyo’nun dediği gibiydi: Suret hırsızı Quantes için bir tehlikeydi. Gulyabaniler ve Suret hırsızları. Gerçekten sıra dışı şeylerdi. Quantes’te neler oluyordu acaba?

 

Crockta, bilincini kaybetmiş olan elfe doğru döndü.

 

“Uyan.”

 

Crockta elfi sarstı. Sonra birilerinin koşma seslerini işitti. Suret hırsızıyla mücadelesi sırasında ve daha sonra pencerenin kırılmasıyla çıkan sesleri duyanlar geliyor olmalıydılar. Crockta bağırdı.

 

“Bu tarafa!”

 

Hancı tek gelen kişi değildi, çünkü Quantes garnizonu askerlerine de haber vermişti gelmeden. Crockta geri çekildi.

 

“Geldiniz. Bu elf, suret hırsızı tarafından saldırıya uğradı…”

 

“Bir yabancıdan beklendiği gibi!”

 

Hancı Crockta’nın sözünü kesti. Crockta başını sağa sola salladı. “Görünüşe göre ortada bir yanlış anlaşılma var. Ben yapmadım…”

 

“Ne yapıyorsunuz? Orku tutuklasanıza!”

 

Quantes garnizonu cin cüceleri yaklaştılar. Hiç biri gün içerisinde birlikte savaşıp sonrasında içki içtiği askerlerden değildi. Üniformalı cin cüceler, surdaki askerlerin kullandıkları ‘Asura Bin Dalga Topuna’ benzer silahlarını orka doğrultmuşlardı, ve yüzlerinde gergin bir ifadeyle bekliyorlardı.

 

“Seni tutuklayıp hücreye götüreceğiz. Zorluk çıkarmadan bizimle gel.”

 

Crockta bir kez daha konuştu, “Bir yanlış anlaşılma var. Suret hırsızı…”

 

“.....”

 

Ona inanmayan gözlerle bakmaya devam ettiler. Crockta iç çekti. Herhangi bir soruna neden olmak istemiyordu. Kaptan Tiyo ve diğer garnizon askerleriyle bir bağlantısı vardı ve problem yaratmadan şimdilik prosedürleri takip etmeye karar verdi.

 

“Bir hata yaptığınızı elf kendine geldiğinde anlayacaksınız. Lütfen elfle bir an önce ilgilenin.” Crockta konuştu, sonrasında daha fazla direnmeden kollarını önüne uzattı.

 

“İzlenmesi gereken bir prosedür var lütfen zorluk çıkarma.” Cin cüce asker onu kelepçeledi.

 

“Tabi ki, size saygı duyuyorum.” Crockta sırıttı.

 

*** ***

 

Elfin ifadesi sağ olsun, Crockta kısa sürede serbest bırakılmıştı ama güneş yükselmeye başlamıştı bile. Bütün gece boyunca dar bir hücrede kalmıştı ve bütün vücudu katılaşmıştı. Cin cüce askerler saygıyla özür dilediler. Crockta’da nazikçe özürlerini kabul etti.

 

“Siz prosedürleri uyguluyordunuz. Anlıyorum.”

 

“Üzgünüm.”

 

Crockta askerlerle el sıkıştıktan sonra dışarıya çıktı. Quantes gündüzleri canlı bir şehirdi. Crockta’nın bel hizasına kadar gelen cin cüceler, önündeki caddeden gelip gidiyorlardı. Cin cücelerin ufak yapıları, Crockta’ya sanki panaromik bir açıdan caddeyi seyrediyor hissiyatı uyandırıyordu.

 

Etrafta yemek yemek için güzel bir restoran bakınırken biri ona seslendi, “Affedersiniz.”

 

“Huh?”

 

O kişi, Crockta’nın geçen gece kurtardığı elf kadındı. Kadın Crockta’ya yaklaştı. “Beni sen kurtardın, değil mi? Teşekkür edebilmek için seni bekliyordum.”

 

Crockta, karşısındaki elf ona doğru eğilirken düşünüyordu, geçen gece kapıda karşılaştığı gerçek elf miydi yoksa suret hırsızı mı?

 

Crockta’nın bakışlarına karşı nazikçe gülümseyen elf konuşmaya devam etti. “İlk karşılaştığımızda sana cevap vermediğim için kusura bakma. Ben çok utangaç biriyimdir.”

 

Demek öyleydi. Crockta onayladı. “Bana teşekkür etmene gerek yok. Kim olsa orada aynı şeyi yapardı.”

 

“Başka biri yapmadı ama.”

 

Biraz topallıyordu ve suret hırsızı tarafından bir kısmı yenilmiş olan bacağının etrafına bandaj yapılmıştı.

 

Crockta sordu, “İyi misin?”

 

“Evet, ciddi bir yara değil, senin sayende. Teşekkür ederim.”

 

“Bir suret hırsızının hedefi olmayı nasıl başardın?”

 

“Bilmiyorum. Odama girdim odanın köşesinde tam olarak bana benzeyen bir şey vardı…” Kadın ürperdi. “Öleceğimi sandım.”

 

“Şanslıydın. Bundan sonra daha dikkatli ol.”

 

“Ork, senin adın nedir?”

 

“Crockta.”

 

Elfin gözleri genişledi. Ayrıntıları bilmiyordu ama bu ismi daha önce de duymuştu.

 

“Ah, bu …”

 

“Senin ismin nedir?”

 

“Ben Eileen.”

 

Caddede kısa bir konuşmadan sonra, Eileen Crockta’ya yemek ısmarlamaya karar verdi. Yakındaki bir restorana gittiler. Crockta kalın bir biftek ısmarladı, elf kadınsa salata.

 

“Kuzeye mi gideceksin?”

 

“Evet, Düşmüş Tanrının Tapınağını bulmak istiyorum.”

 

“Düşmüş Tanrı…” Kadın düşündü ama hakkında bir şey bilmiyordu. “Bu ismi ilk defa senden duyuyorum, ama kuzey senin de muhtemelen bildiğin gibi tehlikeli bir yer…”

 

“Bir savaşçı tehlikeden korkmaz.”

 

“Ne kadar harika.”

 

“Quantes’e neden gelmiştin?”

 

“Quanta Akademisinde büyü mühendisliği eğitimi alıyorum.”

 

Crockta onayladı. Cin cücelerin bu alandaki yetenekleri tüm dünya tarafından kabul ediliyordu. İnsanların gelip onlardan eğitim almaları garipsenecek bir şey değildi.

 

“Bilhassa, yakın zamanda Quantes yakınlarındaki kazı çalışmalarında çıkartılmış eserler üzerine çalışıyorum.”

 

“Eserler?”

 

“Evet, antik gizemli bir kalıt, bu zamanın teknolojisi ile yaratılamayacak bir şey.”

 

Eserler, sadece büyülenmiş eşyalardan çok daha fazlasıydılar. Bazı eserleri elde etmiş kullanıcılar vardı. Ancak varlıkları duyulduğunda, o kullanıcılar suikaste uğrayıp öldürülmüş ve eserler onlardan çalınmışlardı. Sonra Eileen sesini alçaltarak devam etti, “Daha kesin konuşmam gerekirse, bu sefer ortaya çıkartılan şey üzerine araştırma yapıyorum… ‘Şeytan’ın Ağzı’ olarak adlandırılan nesne.”

 

“Şeytanın’ Ağzı…?”

 

“Evet, varlığının nedeni daha açığa çıkarılmış değil ama bu garip şey dehşetvari bir güç yayıyor. Bazı söylentilere göre onu ilk ortaya çıkartan ve üzerine araştırma yapan kişiler delirme boyutuna gelmişler.”

 

Şeytanın Ağzı. Crockta bu nesnenin ne olduğuna dair meraklanmıştı ama Eileen’de ayrıntıları bilmiyordu.

 

“Şu anda, cin cüceler onu bir yere mühürlemiş vaziyetteler ve üzerine yapılan araştırmalara devam edip etmemek konusunda tartışıyorlar… Diliyorum ki ben çalışmama devam edebilirim, sonuçta buraya onun için gelmiştim.”

 

“Bende meraklandım şimdi. Hadi dua edelim.” Crockta bifteğini çiğnerken konuştu. Büyük bir biftekti ama yine de Crockta için yeterli değildi. Ancak tadı gayet güzeldi.

 

Eileen sordu, “Bu gün gidip akademiyi ziyaret edecek misin?”

 

“Hmm…”

 

Crockta, Tiyo’nun tavsiyesi üzerine Kuzey hakkında daha fazla bilgi edinmek için akademiye uğramayı planlıyordu. Eileen’e başıyla onay vermeden önce üzerine biraz daha düşündü.

 

“Yapacağım daha iyi bir şey yok, o yüzden ziyaret edeceğim.”

 

“O zaman akademide senin rehberin olabilir miyim?” Eileen yüzünde bir gülümsemeyle sormuştu. Crockta tereddütsüz kabul etti. Kadının üzerinde bıraktığı ilk izlenimin aksine, kadın arkadaş canlısı bir elfti.

 

“Benim için bir onurdur. Lütfen bana etrafı gezdir.”

 

“Huhuh. Sorun değil.”

 

Eileen, Crockta’nın cevabı karşısında başını eğdi.

 

O anda… Bir süredir karşısına çıkmayan sistem mesajları tekrardan kendilerini gösterdiler.

 

[Gayet iyi gidiyorsun.]

 

[Aşk Modu şu an için kilitli. Aşk Modunu aktif etmek istiyor musunuz?]