Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

46. Bölüm GÖKYÜZÜNDEKİ ATEŞ (1)

Çevirmen: Harami / Editor: Harami

 

Şefler, Satranç Ormanındaki Edelweiss Köyündeki savaşı durdurup, bölgeye yayılarak ele geçiren klanlarla yüzleşmeye karar verdiler. Karşılık çok hızlıydı. Klanlar birleşerek cevap verdiler, köylüler ve Satranç Ormanı sakinleri bölgenin merkezine sıkışmışlardı ama sıkı bir savunma pozisyonu kurmuşlardı.

 

“Ork kardeş biraz daha dikkatli davranmalısın.” Jeremy konuştu.

 

“Ben iyiyim.”

 

“O zaman o kadar dikkatsiz savaşma.”

 

Jeremy ve Blackmore Kara Hindiba Köyündeki savaştan güvenli bir şekilde geri çekilmişlerdi ama Crockta sonuna kadar savaşmıştı. Laney sayesinde ucu ucuna kaçabilmişti ve şimdi Satranç Ormanındaki herkes onun adını biliyordu. Onlar için hayatını riske atarak mücadele eden ork savaşçı!

 

Jeremy’nin gözleri, Crockta’nın oradaki savaşta öldüğünü düşünerek kırmızıya dönmüştü. Çok inatçı davranıyordu ama aslında gayet neşeliydi.

 

Laney ortadan kaybolmuştu. Crockta onun muhtemelen bir yerlerde gizlice video kaydettiğini düşünüyordu.

 

Yüklediği video bir kez daha ortamlarda patlayıcı bir etki yaratmıştı.

 

İnternetteki genel kanı klanların aleyhine dönmüştü, buna Eriyen Balhae’nin hareketleri de dahildi. Ortaya çıkan dram insanları ateşlemişti. NPCler, onları acımasızca katleden kullanıcılara karşılık veremeyecek kadar zayıf kurbanlar olmuşlardı ve onları korumak için savaşan orkta kahraman.

 

Savaşın sonunda orkun akıbeti belli değildi ama paylaşılan görüş Satranç Ormanına yardım etmek üzerineydi. Satranç Ormanına gerçekten yardıma giden insanlar bile vardı.

 

Ama Crockta’nın beklentileri yüksek değildi. Durum her ne olursa olsun dünya kazanma dünyasıydı. Güçlünün hüküm sürdüğü bu dünyada, zafer sadece paylaşılan ortak görüşün ne olduğuyla ve tek başına mücadele ederek kazanılmıyordu. Yine de birkaç kişi yardıma gelse bile, bu Eriyen Balhae ve diğer büyük klanlara karşı durmalarına yetmeyecekti.

 

Crockta yüksek bir mevkiden savunma hattını inceledi.

 

Savaşabilecek durumda olan bütün köylüler Edelweiss Köyünde toplanmışlardı. Artık bir kuşatma söz konusuydu. Köyün dışında birkaç klan üyesi olduğu belli olan kişiler onları gözetliyorlardı. Onlar da köyün dışında toplanıyorlardı, köyü yok ederek istediklerini aldıktan sonra tekrardan dağılacaklardı. Büyük klanlar bile internetteki eleştirileri göz ardı edemezlerdi.

 

“Geliyorlar,” bir köylü bağırdı.

 

Crockta ve Jeremy o yöne doğru baktılar.” Klanların oluşturduğu ordu yavaşça köye yaklaşıyordu. Çok fazla. Bir çok yeni başlayan kullanıcı vardı ama, onların arasına yüksek seviyeli ve iyi ekipmanlara sahip kullanıcılar da yayılmıştı.

 

“Arkamızdan geliyorlar.” Diğer taraftan da klanların yaklaştığını belirten bağırışlar duyuldu.

 

Blackmore’un amcası, emekli şef kaşlarını çattı. Etraflarını saran düşman, ork Crockta’nın söylediğine göre dört ana kola ayrılmıştı. Edelweiss kuşatmasını dört farklı yönden yapacaklardı.

 

Ingram gittikçe endişeleniyordu. Köylüler birer savaşçı olmaktan çok uzaklardı. Ingram savunma hattının üzerinde gezdirdi gözlerini. Herkes elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyordu, ama yine de göze düzensiz görünüyorlardı, sonuçta köylülerin profesyonel bir eğitimi yoktu bu konuda.

 

Yeğeni Blackmore ve diğer ikiliyi yanına çağırdı.

 

“Geldiler…”

 

Blackmore’un ifadesi Kara Hindiba Köyünde savaştığından beri karanlık bir haldeydi. Satranç Ormanındaki barışı ve huzuru özlemişti, eski günlerde işlediği günahlara rağmen geri dönmüş ve köyleri bir çöküşün ortasında bulmuştu. Ayrıca birçok köylünün öldüğünü gördüğü bir savaştan kaçmaya zorlanmıştı.

 

Crockta gibi o da sonuna kadar savaşmalı mıydı?

 

Ingram, Blackmore’un kalbinden geçenleri biliyormuş gibi omuzunu patpatladı. “Blackmore, Crockta ve Jeremy. Şu anda sizler, bir savaş alanına en hakim kişilersiniz.”

 

Crockta onayladı.

 

Ingram devam etti, “Düşman üzerimize dört taraftan geliyor. Siz bir yönü seçin ve o tarafta savaşın.”

 

“Bu gerçekten uygun mu?” Crockta sordu.

 

Savunma hattını dört yöne birden uyarlayıp gücünü azaltmak doğru mu diye düşünüp duruyordu. Savunma hattı her an dağılabilirdi eğer dört koldan savaş vermeye kalkarsa. Ingram başını olumsuz anlamda salladı.

 

“Satranç Ormanı sakinleri zaten çok fazla şey kaybettiler.”

 

“.....”

 

“Burası son kalemiz. Lütfen anla.”

 

İşte bu nedenle Satranç Ormanındaki savaşabilen herkes buraya toplanmıştı. Arkalarında bıraktıkları her köy yağmalanıp yok edilmişti.

 

Satranç Ormanının köyleri, Kara Hindiba Köyü, Siyah Gül Köyü, Krizantem Köyü, Kaktüs Köyü, Kamelya, Nergis, Safran, Gündüzsefası, Ayçiçeği Köyleri… Hepsi yok edilmişti.

 

Eğer savaş Edelweiss’i de ellerinden alırsa, gerçekten geriye hiç bir şeyleri kalmayacaktı.

 

Crockta, Ingram’ın yüzündeki kararlı ifadeye baktı ve onayladı.

 

O bir kullanıcıydı, bu yüzden onlar için bu durumun ciddiyetini tam olarak anlayamazdı. Ama onlar için bu gerçek bir problemdi, yaşam alanları yok ediliyordu, arkadaşları ölüyor, aileleri katlediliyordu. Dikkat çekmeyen bir felaket gibiydi. Düşmanlarının bencilliği dolayısıyla her şeylerini kaybediyorlardı.

 

Crockta’nın gözleri alevlendi. Eriyen Balhae dolayısıyla onun da ciddi bir ilişkisi vardı bu olayla. Tam olarak olmasa da anlayabiliyordu köylülerin kalplerinde ne olduğunu. Ama ona bu savaşın kazanılıp kazanılmayacağı sorulsaydı, cevap vermek için zor bir soru olurdu. Laney sağ olsun Crockta ucu ucuna hayatta kalabilmişti. Higashi gibi çok güçlü kullanıcılar ortaya çıkabilirdi.

 

Kazanma şansları %1 artabilirdi, yine de şansları saçma derecede azdı. Ama yine de vaz geçmedi Crockta.

 

Büyük kılıcını kavradı. Ellerinin arasındaki kavrayışı ve ağırlığına artık tamamen aşinaydı Gulyabani Katilinin.

 

Sayısız nasıl savaşacağını bilmeyen köylü, evlerini ve ailelerini korumak için silahlarını kuşanmışlardı. Öldükten sonra tekrar hayata gelemiyorlardı bile. Bir kez boğazları kesildiği zaman tamamen ve sonuna kadar göçüp gidiyorlardı.

 

Peki ya Crockta? Ne kadar utanç verici olurdu, bir kullanıcı olarak, vaz geçseydi? Nasıl olur da Ingram ve Blackmore’un kararlı ifadelerinin önünde geri adım atabilirdi?

 

“Anlıyorum.”

 

Crockta başını çevirdi. Köylüler gerginlerdi. Erkekler ellerinde silahlarıyla derin nefesler alıyor, kadınlarsa ellerinden geldiğince onlara destek olmaya çalışıyorlardı.

Merkezde çocuklar ve yaşlılar vardı, ayrıca hasta ve savaşamayacak durumda olanlarla birlikte ailelerindeki insanların hayatta kalabilmesi için dua ediyorlardı.

 

“Crockta, lütfen güneybatı kanadını al.”

 

“Tamam.”

 

“Blackmore kuzeydoğuyu alacak ve…”

 

Jeremy, Blackmore, Ingram ve Crockta farklı yönlere dağılmışlardı. Birbirlerine şans diledikleri an, alarm borusunun sesi duyuldu.

 

“Saldırı! Saldırı başladı!”

 

“Herkes yerlerine!”

 

“Yerlerinize geri dönün!”

 

Savaş.

 

Son bir kez birbirlerine baktılar ve kendi pozisyonlarına doğru koştular. Köylüler de daha önceden belirlenmiş alanlara geçip silahlarını hazırlayarak çarpışmayı beklemeye başladılar. Hızlıca, klan üyelerine doğru oklar fırlatıldı ama oklar klan üyelerinin kalkanlarında eridiler, zarar vermeksizin.

 

Diğer taraftan, ateş büyüleri köylülerin savunma pozisyonlarına doğru uçuşa geçmişti.

 

Büyücülerin bombardımanı!

 

Satranç Ormanı saflarında da büyü kullanıcıları vardı ama onlar klan üyeleri gibi savaşmak için eğitilmemişlerdi. Köy şeflerinden bir tanesi kalkan büyüsü yapmayı öğrenmişti ama o da düşmanın büyü yağmuru altında çabucak dağıldı.

 

“Aaaaach!”

 

Büyü alevlerine yakalananlar yerde yuvarlandılar. Alevler yayılmaya başladı. Çökmeye başlamış hattakilerin üzerine oklar yağmaya başladı ve klan üyeleri savunma hattına doğru koşuyorlardı.

 

Onları yalnız bırakamazdı.

 

Crockta büyük kılıcına baktı. Köylülerin bir kısmı bazı yaraları dolayısıyla çığlık atıyor, kimileriyse o kadar dehşete düşmüştü ki silahlarını bile doğru dürüst tutamıyorlardı.

 

Crockta derin bir nefes aldı. Savaş alanındaki moral çok büyük bir etkendi. Bütün gücüyle sesi gök yüzünü inletecek şekilde bağırdı, sanki bir aslanın kükremesi gibiydi.

 

“Bul’tarrr------------!”

 

Savaş alanını şok eden bir kükreyiş! Yoğun ve derin, yeri göğü titreten bir savaş narası, saldırıya geçen ordunun geri adım atmasını sağladı.

 

[Yoğun bir öldürme arzusu yayan kükreyişin, düşman askerlerini dehşete düşürdü.]

 

[Savaş naran artık sadece bir tehdit değil.]

 

[Ender seviye yetenek, Ezici Kükreyiş (Ender) kazanıldı.]

 

Mesaj pencereleri açıldı. Dışarıdan bakıldığında bile görülecek şekilde vücudundan büyük bir güç yayılıyordu. Crockta o gücü absorbe etmedi. Aksine, yayılan o gücün düşmanlarına doğru patlamasına müsaade etti.

 

“İstilacılara bunu kanlarıyla ödetin--------!”

 

Kullanıcılar bu iki kükreyiş karşısında kulaklarını kapatmak zorunda kaldılar. Camları parçalayacak kadar muazzam bir kükreyiş, düşmanlarının kalbine korku salarak, müttefiklerine kırılmaz bir savaşma iradesi aşıladı. Köylüler Crockta sayesinde silahlarını nasıl tutacaklarını tekrar hatırladılar.

 

Onun savaş narası köylüleri kendine getirdi, karşılarındaki düşmanlar, istilacılardı. Evlerini, ailelerini, arkadaşlarını yok edecek olan şeytanlardı onlar. Köylüler durum için her ne kadar uygun olmasalar da, dişlerini tırnaklarına takarak, mücadele etmek zorunda olduklarını fark ettiler. Onları, ailelerini tehdit eden düşmana karşı kılıçlarını kaldırmalıydılar.

 

Crockta’ya cevaben köylüler de bağırmaya başladılar.

 

“Bütün piçleri öldürelim!”

 

“Köyümüzü, ailelerimizi kurtaralım!”

 

“Satranç Ormanı bizimdir!”

 

Satranç Ormanı sakinleri, Crockta’nın liderliğinde düşmanlarına karşı saldırıya geçtiler. Crockta en öndeydi ve düşmanla ilk çarpışan o oldu.

 

Çarpışma düşmanın formasyonunu sarstı. Büyük kılıcının darbeleriyle de düşman hattında delik açtı. Düşmanlarının başları uçuyor ve etrafa oluk oluk kan dökülüyordu. Crockta’nın daha ilk anda kana bulanan görüntüsü ve sağır eden savaş narası bir kez daha düşmanın moralini ezdi.

 

“Bul’tarrr-------------!”

 

*** ***

 

Satranç Ormanlılar düşündüğünden daha iyi iş çıkardılar.

 

Ama açıkçası, aradaki güç farkı çok fazlaydı.

 

Jeremy etrafına baktı. Crockta’nın naralarını duydu, ork kardeş savaş alanında çılgın gibi hareket ediyordu. Gerçekten çok enerjikti, savaş alanında gittikçe güçlenen bir canavar gibiydi.

 

Ama başka bir tarafta sıkıntı vardı.

 

“İyi değil…”

 

Jeremy rakibinin boğazını deşti ve geri çekildi.

 

Bulunduğu bölge çoktan çılgınlığa teslim olmuştu. Düşmanların ve müttefiklerin birbirine karışması an meselesiydi. Cesetlerin sayısı gittikçe artıyordu. Köylülerin cesetlerinin gözleri hala istilacılara karşı gücenmişlikle bakıyordu.

 

“Lanet olsun…”

 

Crockta’ya sadece Derek yüzünden eşlik ediyordu, ama bu korkunç manzara karşısında sarsılmadan edemedi. Şu yıldızlar tarafından lanetlenmiş olanlar…

 

“İğrenç pislikler…”

 

Jeremy iyi bir adam değildi, bunun gayet farkındaydı. Duygusal bağları yoktu, sadece Derek’in çıkarları için çalışırdı. Ama bu adamlar adiliğin de ötesindeydiler, sanki şeytanların vücut bulmuş halleriydi.

 

“Jane… Jane…”

 

Ölen bir köylü sevdiğinin adını son bir kez söyledi. Göğsü baştan aşağı yarılmıştı ve umutsuz bir haldeydi. Puslu gözleri Jeremy’e takıldı.

 

“Jane…”

 

“.....”

 

O isim.

 

Jane. Jeremy kılıcını daha sıkı kavradı. O da bir Jane tanıyordu, eski aşkının ismiydi.

Artık iyi bir hayat sürüyordu. Dünyada sayısız Jane vardı, başkalarının sevgilisi olan bir sürü Jane. Şu ölmek üzere olan adamın da olduğu gibi.

 

Bu kadar. Neden bu kadar pis hissediyordu kendini?

 

“Siktir.”

 

Hiçbir şey için gönüllü olmuştu. Crockta’yı takip etmemişti. Bu orkla birlikteyken çok fazla şey hissediyordu. Aynı o zaman ki gibi. Hoyt ve Crockta’nın birlikte dim dik durdukları zaman gibi, Jeremy garip bir hisle sarmalandı.

 

Patron Derek. O da ilk defa garip bir şekilde hissetmişti.

 

Jeremy ne yapmalıydı? Yıldızlar tarafından lanetli soysuzlar yaklaşıyorlardı. Gittikçe daha fazla köylü ölüyordu. Artık geri çekilme zamanıydı.

 

Neden geri adım atamıyordu? Jeremy arkasına baktı. Edelweiss Köyü görünür haldeydi ve dehşete düşmüş çocukların, korkmuş annelerin ifadeleri seçilebiliyordu. Oradakilerin savaş alanında düşen her bir köylüyle birlikte biraz daha çöktüklerini görebiliyordu.

 

“Siktir.”

 

O an, Jeremy güçlü bir darbeyle birlikte geri doğru sendeledi. Kendini zorlukla dengede tutabilmişti. Bir adam önündeydi. Crockta’yı ölümün kıyısına getirmiş olan,  Higashi olarak çağırılan adam. Göz kamaştırıcı derecede pahalı bir zırh giyiyor ve elinde kılıç kalkan tutuyordu.

 

Jeremy fısıldadı. “Geldin ama geç kaldın, Kardeş.”

 

Higashi yüzünde bir gülümsemeyle karşılık verdi. “NPCler cidden gerçek gibiler.”

 

Yıldızlar tarafından lanetliler onları garip bir isimle çağırıyorlardı, NPCler. Neden olduğunu tam olarak bilmiyordu ama Jeremy bunu her duyduğunda kendini aşağılanmış hissediyordu. Onlara neden lanetliler denmesinin bir nedeni vardı. Lanetlenmişlerdi ve dünyayı umursamadan kötülük yapıyorlardı.

 

Sormak istedi. “Kardeş, merak ediyorum.” Jeremy kılıcını kaldırdı. “Neden bu bölgeye saldırıyorsunuz?”

 

Bunun başarı puanları için olduğunu duymuştu, ama bu ne kadar da saçmaydı, lanetli insanların lanetlerinden kurtulmak için kötülüğe bulaşmaları. Laneti kaldırmak için masum insanları katletmeleri ne kadar da ironikti.

 

“Higashi güldü. “Açıklamak sıkıcı olur, sadece şunu bil yeter.”

 

“Nedir o?”

 

“Eğer nedenin ne kadar basit bir şey olduğunu bilseydin, sinirlenirdin.” Şu yapay zekaya sahip olanlar ne kadar komik kişiliklerdi. İnsanların bu oyunu oynayabilmeleri için burada var olduklarının farkında bile değillerdi. Higashi kıs kıs güldü.

 

“Evet bu doğru. Bunun gerçek nedenini öğrenmesem bile, içimde bir ateşin yandığını hissediyorum. Şu anda ne kadar sinirli olduğumu ifade etmek çok zor.” Jeremy cevap verdi.

 

“İçinde ateş yansa ne olur?”

 

“Ne mi olur?” O an, Jeremy rüzgar gibi hareket etti. “Seni öldürürüm, sikik!”

 

“Hahahaha!”

 

İkisi karşılıklı darbeler indirdiler. Jeremy’nin kılıcı Higashi’nin savunmasındaki açıklara saplandı ama hepsi kalkan tarafından engellendi.

 

“Öhöööe!”

 

Jeremy, Higashi’nin kılıcının farkındaydı ama kalkandan bir darbe yemekten kaçınamadı. Jeremy arkaya doğru uçtu ve yerde bir süre yuvarlandı.

 

“Kuheook…”

 

Acı verici. Ork kardeş buna nasıl dayanmıştı acaba? Nasıl böyle bir acıya dayanılabilirdi? Jeremy zorlukla ayağa kalkmayı başardı. Ağzından kan geliyordu. Vücut yapısı bir oktan çok farklıydı. Jeremy bir kez daha kılıcına baktı ve kafasını salladı.

 

“Kaçıp gitmiyor musun? Bir önceki sefer gibi?” Higashi sordu.

 

“Aynen.”

 

Kaçıp gitmeliydi ama…

 

Vücudu öne atılacak şekilde pozisyon aldı. Bunu yapmamalıydı.

 

Neden orku takip etmişti? Gücünü toparlamaya çalıştı ama Higashi yaklaştı. Kılıcı Jeremy’nin karnını yardı.

 

“.....!”

 

Dizlerinin üzerine çöktü. Karnındaki yaradan kan dökülüyordu. Jeremy’nin başı yere çarptı. Gözünün ucuyla Higashi’nin bacaklarının yavaşça hareket ettiğini görebiliyordu.

 

“Bu gün oynayacak fazla vaktim yok.”

 

“... Öhööööe, puhuhu.”

 

Jeremy gülmeden edemedi.

 

Ölüm. Üzerine hiç düşünmemişti bile. Neden bu şekilde geliyordu ki ölüm? Ölümle dans ediyordu şu anda o kadar yaklaşmıştı. Bir kılıcın ucunda can vermek o kadar da garip değildi. Kılıcına bir çok kişinin kanı bulaşmıştı ve bir çoğu bu kadar kolay ölmemişlerdi.

 

Zaten hayat ve ölüm dediğin geçip giden şeyler değiller miydi?

 

Jeremy gözlerini kapattı.

 

Kendini küçük düşürerek yalvarmayacaktı. Pişman olmaya gerek yoktu şu andan sonra. Hayatı kolay olmamıştı, bu sayede ölümü kolayca kabul edebiliyordu. Kucaklıyordu.

 

…..

 

Görüşü karardı. Karanlıkta sanki bir şeyler titriyordu.

 

… Ölüm

 

Birisi konuştu. Ürkütücü bir sesti.

 

... Ölümü bilir misin?

 

… Bu güne kadar geri çevrilebilenine hiç rastlamadım.

 

Jeremy gözlerini açmak istedi, ama sanki vücudu kaybolmuş gibi hiç bir tepki yoktu. Sadece bilinci derin karanlıkta süzülüyor gibiydi. O anda Boşluk’tan onu sarsan feci bir çığlık yükseldi.

 

Dehşet vericiydi. Çok saldırgan, görünüşe göre ruhunu parçalamaya çalışan, çok kötücül bir çığlıktı o. Ses konuşmaya devam etti.

 

… Senin zamanın daha gelmedi.

 

… O zamana kadar bekleyeceğim.

 

Dehşete düşüren ses etrafında yankılanmaya devam ederken o da karanlığın içinden yükseldiğini hissetti.

 

Müthiş bir korku. Kaçmak zorundaydı. Uzaklaşmak istiyordu. Vücudunun her zerresi korkudan titriyordu.

 

Gözlerini açtı.

 

“... Öhöööö!”

 

Kan tükürdü. Siyah kan etrafa saçıldı.

 

Daha ölmemişti. Bakışlarını etrafta gezdirdi.

 

“.....!”

 

Aman tanrım. Gözlerine inanamıyordu. İmkansızdı.

 

Bir, iki, üç… ayağa kalkıyorlardı. Ölü köylüler yeniden canlanıyorlardı. Higashi bile durumun ne olduğunu kavrayamadığı için geri çekildi. Sayısız beden yeniden doğmuştu, bilinmeyen siyah bir enerji vücutlarını kaplıyordu.

 

Şaşkın istilacı klan üyeleri silahlarını yeniden canlanan köylülere savurdular ama saldırıları köylülerin vücutlarını saran siyah enerjiyi aşamıyordu.

 

Jeremy kafasını çevirdi. Çok uzaktan, birisi onlara doğru yavaşça yürüyordu. Adamın arkasında, kanada benzeyen ve bir yılanın dili gibi görünen muazzam derecede büyük ve yoğun bir karanlık vardı.

 

Jeremy bunun hakkında daha önce bir şeyler duymuştu.

 

“Ölüm büyücüsü…”

 

Arkasında cehennemvari bir karanlığı getiren orta yaşlı adam onların önünde durdu. Uğursuz gözleri bölgeyi taradı. Ve ilan etti.

 

“Ben şarap adam, Kim Chul… hayır, Demir.”

 

Elini kaldırdı. Cehennemden gelen varlıklar gibi cesetler istilacıların etraflarını sardılar.

 

“Buraya pirinç şarabı* gibi olanları cezalandırmaya geldim.”

 

Çevirmen notu
*Pirinç Şarabı: Tatlı, az alkollü, soğuk içilen bir şarap ama insanı çabuk çarpmasıyla ünlü sinsi bir şarap olarak biliniyor.