Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

8. Bölüm Cesaret, Sadakat ve Onur

Çevirmen: Odysseia / Editor: T4icho

 

Cesaret, sadakat ve onur. Akademinin tutkusunu kalbinde taşıyanlar başarılarını tarihe bu özellikler ile yazarlar.

Sınır Barbarları, Altın Kaşıklar, Hödükler hep bir ağızdan şarkılarını gururla söylüyorlardı. Sözleri içlerinde besledikleri güç ve idealleri ifade ediyordu. Dinleyenlerin tekrar edesi geliyordu.

Söylenen şarkı ancak gecenin geç saatlerine doğru son bulmayı başardı.

Meng Bai, Zhang Ping ve diğerleri kendi çadırlarında uykuya dalmışlardı bile.

“Pastırmanın… tadı çok güzel…”

Lin Xi’nin hemen yanındaki çadırda kalan Meng Bai’nin genelde uykusunda sayıkladığı duyulabiliyordu.

Lin Xi de yorgundu, fakat ne kadar gözlerini kapalı tutsa da uyuyamıyordu.

Saatlerce tekrarlanan şarkı Müdür Zhang ile ilgili aklında yavaş yavaş bir resim çizmişti.

60 yıl önce orta yaşlı bir adam yumrulu bir yaratığın üstünde, yanında ördeğimsi bir varlık ile imparatorluğun başkentine ilk kez adım atmıştı.

Kendi başına Denizli Sıradağları’nı yarıp geçmiş, Dört Mevsim Ovaları’na ulaşmış ve daha pek bilinmeyen Yeşil Kereste Akademisi’ne adım atmıştı.

50 yıl önce bu yaşlı adamın arkasından 17 öğrenci akademiyi terk etti. Xiyi’nin başkentin doğusunda bulundurduğu 15 farklı bölüğe saldırarak 13 generalin kellesini aldılar. Bölüklerin tümünü de Yeşer Şehri’ne kadar kovalamayı başardılar. Yaptıkları saldırılar sayesinde Yungin İmparatorluğu’nun sınırları çok genişledi.

Aynı yıl Nanmo Ulusu kuzeyi işgal ediyordu. Yungin İmparatorluğu’nun güney sınır ordusu tamamen yok edilmişti. Bu yaşlı adamın kişisel ordusu 5000 sınır askerine savaşta liderlik ettiler, Meteor Gölü’nün kuzeyinde kalan Meteor Şehri’ni 13 gün boyunca ölesiye savundular. Nanmo Ulusu’nun 300.000 askerini katlettiler. Savaşın sonuna doğru biriken cesetler neredeyse Meteor Şehri’ne sur görevi görmeye başlamıştı. Başka seçeneği kalmayan Nanmo Ulusu geri çekildi. 50 yıldır daha sesleri de çıkmadı.

Yine aynı yılın içinde bu yaşlı adam Yungin İmparatorluğu’nun sınırlarını ziyarete gitti. Adları çıkmış vahşi barbarlar bir anda ortadan kayboldu.

Bu 10 yıl içinde Yeşil Kereste Akademisi isimsiz, küçük bir akademi olmaktan imparatorluğunu temsil eden, neredeyse kutsal sayılan bir işletmeye dönüştü. Krizin eşiğine doğru sürüklenen Yungin İmparatorluğu 10 yıl içinde kendini toparlamakla kalmadı, sınırlarını iki katına çıkarttı.

Meteor Gölü’nü kızıla boyayan efsaneler ile büyüyen gençlerin müdürün adımlarını takip etmek istemeleri, bu yolda kendilerini geliştirmeleri, akademisine girmeye çalışmaları ise cabasıydı.

“Nereye gidersek gidelim dehalara rastlamamak mümkün değil. Benim sınıfımda da böyle canavarlar vardı, neredeyse hiç çalışmadan, son gece bir iki kitap dallayıp mühendislik ve matematik sınavlarından 100 alan çılgın dehalar. Adına bu kadar şey yapabildiğine göre sen de kesinlikle bir dehaydın değil mi? Ama halen neden konakları bölümlerle ve okutmanları da eğitimci ve profesörlerle değiştirdiğini anlayamıyorum.”

Lin Xi gözlerini kapattı, ama halen yüzünde bir gülümseme vardı. Kendini sakinleştiremiyordu. Keşke şu müdürün zamanında buralarda olabilseydi... Yarınki sınavdan kesinlikle geçmesi gerekliydi. İmparatorluğun kutsal topraklarına adım atması gerekiyordu...

Bütün kamp sessizleşmişti. Yakılan kamp ateşleri son nefeslerini veriyordu. Ateş böcekleri dahi azalmıştı. Sonunda Lin Xi de uyku alemine adım atmaya başlamıştı.

“Küçük kardeşim, anneciğim, babacığım, hepinizi çok özledim... Kardeşim, buralar ne kadar ilginç bir bilsen...” Lin Xi’nin geçirdiği uzun yolculuk sonunda ağırlığını hissettirmeye başlamıştı. Arada bir dışarıdan mırıltılar duyuyordu.

...

“Lin Xi, sen daha kalkmadın mı? Hazırlanmamız gerek, giriş sınavı başlamak üzere.” Lin Xi sesi işittiği gibi toparlanmaya çalıştı.

Sonunda gözlerini açtığında çoktan hazırlanmış hödükleri çadırının dışında beklerken gördü. Aralarından güneş ışığı çadıra vuruyordu.

Dördünün de üstünde yeni ve şık kıyafetler vardı. Güzelce taranmış saçlarının bir teli bile bozuk değildi. Hepsinin yüzünden heyecan ve gerginlik akıyordu.

Dışarının cıvıl cıvıl sesi de çadıra girmişti. Tam uykusunu alamayan Lin Xi sersem gibi doğruldu.

“Yani zaten hepimizden daha geç kampa gelmişti.” Zhang Ping gözlerini zorla açmaya çalışan Lin Xi’ne baktı, haftaların verdiği yorgunluğun birkaç saat çadırın içinde atılamayacağını gayet iyi anlıyordu. Ama yine de sınavda bocalaması için sebep olamazdı. “Git elini yüzünü gölde yıka, biraz daha ayılırsın.”

“Çabuk ol da yanımıza gel, bir sürü leziz şey hazırlamışlar.” Meng Bai’nin yanakları şişkindi. Yine kim bilir ne çiğniyordu.

“Tamam, ben de güzel bir şeyler giyineyim bari.” Lin Xi çantasından kırmızı ipekten bir elbise çıkartmaya başladı.

“Neden kırmızı ki? Zaten tenin açık renkli, bu tarz şeyler seni olduğundan daha kadınsı gösterir.”

“Annem seçti. Kırmızı uğur getirirmiş.”

“Sanki düğüne gidiyorsun. Neyse, sınava giren bir sürü bekar kız da var, belki sana zengin bir aileninkini ayarlarız.”

Lin Xi çadırdan dışarı çıktı. Yüzüne vuran ilk güneş ışığı sıcak bir karşılama gibi oldu. Etrafındaki dört hödük ona üniversite arkadaşlarını hatırlatıyordu. Üstündeki kıyafeti gururla taşıdı, annesi özenle dikmiş, ütülemiş, katlamıştı. Dünyasının güzelliğini hatırlatıyordu kendisine.

“Ne kadar insan katılıyor demiştiniz?” Etrafına baktığında bir anda yüz ifadesi değişti.

Gölün yanındaki kampta yüzden fazla uzun masa vardı, hepsinin üstü Meng Bai’nin bahsettiği ‘leziz şeyler’ ile donatılmıştı. Her çeşit et, pasta, meyve, daha önce Lin Xi’nin görmediği yiyecekler... Dün gördüğü park alanına 500 kadar fayton da eklenmişti. Daha birçoğu da arar acele yetişmeye çalışıyorlardı.

Etraftaki gürültünün çoğu atlardan geliyordu. Göl tarafı çok daha sessizdi. Öğrenciler daha çok kendileri arasında fısıldayarak konuşmayı tercih ediyor gibiydiler.

“Onlar küçük akademilerin ve güçlü hiziplerin gönderdiği insanlar.” Li Kaiyun Lin Xi’nin kulağına fısıldadı. Üstünde bembeyaz, tertemiz bir elbise vardı. “Akademinin her yıl ihtiyacı olduğu öğrenci tipi farklı oluyor. Ama kesin olan bir şey var ise o da çoğumuzun eli boş döneceği. Böyle noktalar da şanslarını denemek için kendi seçtikleri adamları gönderir.”

“Hayırlısı deyip salıyorlar diyorsun.” Lin Xi istemsizce sırıttı.

“Lin Xi, acele et de elini yüzünü yıka. Bol Şans!” Zhang Ping son bir bakış attı.

“Herkese bol şans!”

Li Kaiyun ve Xiang Lin de ciddileşmişti. Herkes birbirine şans dileyerek omuzlarını tokalaştırdı.

“Lin Xi, bi şunun tadına bak.” Gölün ferah suyu ile kafasını toplamaya başlayan Lin Xi gözlerini ovuşturduğunda Meng Bai ile karşılaştı, kendisine kara üzüm uzatıyordu.

“Sen hiç gergin durmuyorsun?” Lin Xi Meng Bai’ye baktıkça kendisi de rahatlar gibi oluyordu, şişkin dudaklarındaki ifadesi, yanaklarının çiğnerken aldığı şekiller ve tavrı insanın hoşuna gidiyordu.

“Ödüm kopsa ne olacak ki. Boşver sen onu, bunlar var ya Kara Buz Üzümü, kolay kolay bulunmazlar.” Meng Bai masayı gösterdi. “Hoşuna giderse orada bolca var.”

Lin Xi kıkırdayarak uzatılan üzümü aldı. Daha önce gördüğü bütün üzümlerden daha iriydiler. Baş parmağı andıran ovalimsi bir şekilleri vardı. Dokunduğunda üstünde hissedilen soğukluk adının hakkını veriyordu.

“Hödük işte hödüklüğünü yaşıyor.” Tam çiğnediğini yutarken Meng Bai’nin kulakları alaycı bir ses duydu.

Sesi duyduğu yere döndüğünde Lin Xi beyaz yüzlü bir genç gördü. Üstünde uzun boğazlı siyah bir elbise vardı. Atıştırdığı bayat ekmeğini çantasına geri koyarak elindeki mataradan bir yudum su içti. İkisine de tiksinmiş şekilde bakıyordu.

Saçlarında öğlen güneşini andıran bir sarı ton vardı. Normal durmuyordu.

“Güzel yemeklerin keyfini sürmek sadece iradenizi ve ruhunuzu zedeler. Cesaret ve sadakatin getirdiği kararlılıkla, çektiğiniz acılarınızla bilenmeniz gerekir. Asıl bunların peşinde koşmalısınız.” Lin Xi ve Meng Bai’nin yüzüne tükürürcesine lafını atan genç arkasına bile bakmadan devam etti.

“Boşverin onu, Yuhua Ailesinden.” Zhang Ping hızlıca ikisine de fısıldadı.

“Yuhua Ailesi olacaktı zaten, başka ne beklenirdi ki...” Meng Bai’nin bir anda keyfi kaçmış gibiydi. Uzaklaşan gence hiddetle bakıyordu. Ellerini yumruk yapmış, dişlerini ise sıkmıştı.

“Neden Yuhua Ailesi’ne ne olmuş ki?” Lin Xi merakla sordu.

“Yungin İmparatorluğu’nun rahiplerinin üçte biri Yuhua Ailesindendir. İnatçı oldukları kadar gururludurlar da. Eğitimin kendisinden çok çektirdiği acısına değer verirler. İmparatorlukta iyi yerleri vardır. Kayan Yıldız savaşında aileden birçok kişi şehit oldu. Ama öyle olduklarına bakma, ailenin çoğu üyesi temiz ve dürüst hayatlar sürer. Büyük ihtimalle o da Ruhsal Bilimlere girmeye çalışıyor, ailesinin geleneğidir.” Zhang Phing sesini yükseltmeden açıkladı.

“Ne kadar ballandırırsan ballandır benim gözümde kuru ekmek yiyip üstüne tatsız su içen bir manyak. Kendi yoluna taş koyup sonra koymayanları küçük görüyor.” Meng Bai sinirli bir şekilde konuştu.

“Onun da bir çeşit eğitim olduğuna inanırlar aslında-” Zhang Phing’in sözünü büyük bir ses kesti.

“Giriş sınavı başlamak üzere!”

Bütün sınav adayları gölün güney tarafında toplandı.

Orada sekiz büyük çadır bulunuyordu. İçlerinden akademi kıyafetleri giymiş bireyler çıkıyorlardı.

Meng Bai ve Lin Xi rahat görünürken Zhang Ping, Li Kaiyun ve Xiang Lin tir tir titremeye başlamışlardı bile.

Altı sıra akademi görevlisi çadırlardan dışarı çıktı. En öndekilerin hepsi altın çizgili siyah elbiseler giymişlerdi. Lin Xi aralarında Xia Yanbing’i de görmüştü; Bunlar eğitimciler olsa gerekti.

Xia Yanbing en öndeki eğitimciler arasında en genci idi. Arkasında bir sıra mavi kıyafetli akademi öğrencisi vardı.