Ne gereksiz bölümler 3 bölüm saçma sapan savaş ile geçti çoğu yeri okumadım bile zaman kaybı resmen ilgili olmayan fiil bölümleri yazmış yazar
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
66. Bölüm Dahi
Dahi
Etraf cesetlerle kaplanmıştı.
Kılıç ustalarının kalpleri kaya gibi sert olsa da hepsi kükrüyordu.
Ancak kadın hala zarar görmemiş şekilde olduğu yerde duruyordu.
Orta yaşlı adam ve yeşil kıyafetli asistan yan yana yürüyordu. Hala olanları izliyorlardı ve son kılıç ustası da ölürken yürümeye devam ettiler.
Çamurlu yolda yalnızca beyaz kıyafetli kadın, orta yaşlı adam, şemsiyeli asistan ve kalem tutan Li Qilong kalmıştı.
Dünya bir anlığına huzur bulmuştu. Kimse birbirine saldırmıyordu ve yalnızca yağmurun sesi duyuluyordu.
Kadınn elindeki devasa baltadan hala kan damlıyordu. Tuhaf saç stili olan adama baktı ve kayıtsızca sordu. "Güneyden misin?"
"Benim adım Qiu Luosha ve Long Jiya'nın altında çalıştım, tıpkı dediğiniz gibi güneydenim prenses." Kasvetli suratlı adam kafasıyla yavaşça onayladı. Kadından daha yaşlı olsa da karşı tarafın ondan her durumda daha üstün olduğunu biliyordu. O yüzden dediklerinde hiçbir endişe yoktu.
"Görünüşe göre Bin Şeytan Yuvası öğrencisisin." Beyaz kıyafetli kadın başını salladı. "Şeytan Yuvası, Rudong'dan en az iki aylık mesafede. Buraya gelmek için oldukça uğraşmışsınız."
Kasvetli adam ve yeşil kıyafetli asistan şaşırmıştı. Bu karşılaşmanın gidebileceği tüm ihtimalleri hesaplamışlardı ancak kadının böyle bir şey diyeceğini hiç düşünmemişlerdi.
"O kadar da zor değildi." Kısa bir sessizlikten sonra orta yaşlı adam kafasını salladı. "Ben her zaman Binbir İhtişam Dağı'nda kaldığım için pek uzun sürmedi."
"Yunqin İmparatorluğu'm her zaman askeri güce ve cesarete önem vermiştir... Öldükten sonra cesedinin Binbir İhtişam Dağı'na ve memleketine gittiğinden emin olacağım." Kadın orta yaşlı adama baktı ve monoton bir tonla konuştu.
Bu laf sıradan biri tarafından söylense fazla kibirli gibi duyulabilirdi ancak orta yaşlı adam saygıyla eğildi. "İlginiz için teşekkürler."
Kadın başını salladı ve asistana baktı. "Ya sen?"
Asistan sessiz kaldı. Kadın gülümsedi ve bir şey demedi. "Hanginiz önce gelecek?"
Orta yaşlı adam buruk bir şekilde güldü. "Ben gideceğim."
Yağmur yağmaya devam etti. Bir haykırış duyuldu ve orta yaşlı adamın sağ kol yeniği omzuna kadar açıldı. İnce mor bir kılıç havada seraplar bırakarak kadına doğru savruldu!
Kadın hafif bir adım attı. Baltayı savurdu ve havayı yardı.
Kasvetli orta yaşlı adamın tüm bedeni sarsıldı ve büyük bir güçle fırlayarak birkaç metre ötede çamura düştü. Beti benzi atmıştı. Ancak mor kılıcı o kadar inceydi ki neredeyse görülmüyordu ve hiç zarar gelmemişti.
"Mor Yeşim... Cidden Bin Şeytan Yuvası'nın öğrencisisin." Kadın sanki hepsinin ne düşündüğünü biliyormuş gibi saldırmayı bırakıp övgüyle başını salladı.
Orta yaşlı adam buruk bir şekilde güldü. Yağmurun altında tekrar bir gümleme duyuldu ve adamın kılıcı yağmuru yararak kadına doğru savruldu. Ancak kadının hareketleri oldukça basitti ve baltasını adamdan hızlı savurarak adamın geri kaçmasına neden oldu. Adam tekrardan kaçmıştı.
Pat, pat , pat...
Mor kılıç gölgeleri kadının bedeninin etrafında dans ediyordu ve orta yaşlı adam sürekli olarak kadına saldırıp duruyordu. Ancak silahları her çarpıştığında beti benzi daha da attı ve sağ kolu sarsılarak ağzından kanlar akmaya başladı... ardından burnundan da kan sızmaya başladı.
Kadının yüzünde hiç sabırsızlık yoktu ve baltasını savurarak orta yaşlı adamın defalarca kez gerilemesine sebep oluyordu.
Birden ileri bir adım daha attı. Bedeninden yayılan aura öyle güçlü bir şey olmasa da orta yaşlı adam artık dayanamıyordu. Bedenindeki sarı ışık bir mum gibi söndü ve kılıcı elinden fırladı ve kendi bedenine çarptı.
Sanki çarpan şey ince bir kılıç değil de bir balyozmuş gibi orta yaşlı adamın göğsü anında içeri göçtü. Bedeni uçtu ve kollarındaki güç yok olarak kağıt parçaları gibi savruldu; adam da çamuru boylamıştı.
Ağzından ve burnundan musluk gibi kanlar akmaya başladı; nefes alması imkansızdı. Ancak ifadesi hala sakindi.
"Ouyang Üstat, sıra sizde sanırım." Adam anında ölmemişti ve iradesi yüzünden midir bilinmez, kan ve yağmur suyu dolu şekilde tükürerek konuştu.
Yeşil kıyafetli asistan sessizce tüm bedeni çamura batmış ustaya bakıp eğildi.
Eğildiği anda etrafındaki yağmur damlaları titreşerek adeta zaman yavaşlamış gibi durdu.
Çatırt!
Elindeki şemsiye bu titreşmeyle paramparça oldu ve yağmura karışarak ardındaki soluk ve genç yüzü açığa çıkarttı.
Çardağın altında saklanmış asistanın saçı ve kaşları kar beyazıydı.
Güm! Güm! Güm!
Beyaz saçlı bu adam kararlı bir his yaydı ve kalbi adeta davul sesi yayar gibi çarpmaya başladı. Bu sesleri takip ederek bedenindeki tüm damarlar genişledi ve kalınlaştı. Damarlar siyahlaşarak bedenindeki siyah iplere benzedi.
"Araf Dağı!" Çamurlu yolda duran Li Qilong şaşırmıştı ve "asistanını" görünce bedeni korkudan titremeye başlamıştı.
Birden kontrolünü kaybetmişti. Kalemleri çamura düştü ve kadına bakıp bağırdı. "İmkansız! Nasıl olur da Araf Dağı'ndan biri olursun?!"
Tıpkı Lin Xi'nin aldığı tavsiye gibi; bu dünyada çok fazla güçlü kişi vardı. Yunqin İmparatorluğu'nun Yeşil Kereste Akademisi varsa Yüce Mang Hanedanlığı'nın da Araf Dağı vardı.
Korkutucu olan şey güçlü olması değildi, yanında Araf Dağı'ndan gelmiş korkutucu biri olmasıydı.
Burada Araf Dağı'ndan gelmiş bir Hal Savaşçısı varken kendisinin amacı neydi ki?
"Yoksa yüzlerce savaştan çıkmış ve zorluklarla yönetici olmuş ben... bu insanların oyunundaki basit bir piyon muydum?"
Yönetici pozisyonuna geldiğinde politikada ciddi bir seviyeye ulaştığını düşünmüştü. Ancak şu anda ne kadar gülünç olduğunu anlamıştı.
Çamura gömülmüş orta yaşlı adamın bedeni titredi ve göçmüş göğsünden tuhaf bir ses yükseldi. Kara damarlarla kaplı asistan orta yaşlı adamın sınırına geldiğini biliyordu. Dahası aynı zamanda orta yaşlı adamın bu kadar inatla yaşama tutunmasını anlayabiliyordu; acı çekse de savaşın sonucunu görmek istiyordu. Bu yüzden bu işi çabuk bitirmeliydi. Bedenindeki tüm gücü topladı ve derin bir nefesle ruh gücünü damarlarına aktardı.
Etrafındaki yağmur sisinin hepsi beyaz enerjiye dönüştü. Ancak kadına adım attığı anda ifadesi katılaştı. Birden etrafındaki havanın düzensizce titrediğini hissetti.
Bu sarsıntı yeraltından geliyordu.
Birden Yüce Mang Hanedanlığı'ndan gelmiş bu uzmanın aklına bir ihtimal geldi. Aniden ayağa kalktı ve tüm çamurlu yolu ayağını vurarak yok etmeye çalıştı. Ancak çok geçti ve kan ile çamur karışımından zayıf bir kılıç ışığı fırlayarak hızlandı. Havaya doğru ıslık sesi çıkartarak yükseldi. Bir gümlemeyle kılıç darbesi sağ boynundaki tüm damarları parçaladı ve göğe yükselip kafasının üstünde döndü.
Yeşil kıyafetli asistan boynunu tutsa da parmaklarının arasından kanlar fışkırıyordu.
Gözleri fal taşı gibi açıldı. O sırada vagonun içindeki genç kadının çoktan vagondan çıkmış olduğunu ve kafasının üstünde uçan kılıca baktığını gördü.
Uçan kılıcın kabzası yoktu ve hafif gümüş rengindeydi. Üstündeki güzel sembollerin yanında açık buz şeklinde desenler vardı.
"Bu nasıl olabilir?"
Asistan kılıcın oluşturduğu deliğe düştü ve beline kadar çamura battı. Yeşil kıyafetli genç kadına şaşkınlıkla baktı. "Bu nasıl mümkün olabilir... bu kadar küçük olmana rağmen elli adımdan uzak bir mesafeden uçan bir kılıç kontrol ediyorsun... Nasıl olur da Kutsal Uzman seviyesine yükselmiş olabilirsin?"
İşe yaramadığını düşünerek elini boynundan çekti ve kanların delice akmasına izin verdi. Musluk gibi akan kanları izleyen genç kadın kaşlarını çatıp ciddiyetle cevapladı. "Doğuştan genç bir yüzüm vardı. Ayrıca bir dahiyim."
Magnec