Bölüm için teşekkürler...
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
26. Bölüm Faytona Sıçrayan Kan
Tang Ke, Lin Xi’nin kendisine gösterdiği dürüstlüğü geri döndürüyordu. Bir sınır ordusu askeri ne kadar kibar konuşma yaparsa yapsın normal şartlar altında Binbir Günbatımı sınır ordusunun verdiği kayıplardan bahsetmezdi. Aralarında güven oluşmuştu.
Ordunun kayıp vermediği düşüncesi de Müdür Zhang’e söylenen şarkının bir parçasından geliyordu. Meteor Şehri’nde aldığı zaferden sonra Nanmo Ülkesi’nin 50 yıldır sessiz kalması beklendik bir olaydı.
Tabii şarkının da doğruluk payı vardı. O savaştan sonra Nanmo Ülkesi içten çökmüştü. Rejimini değiştirmek zorunda kalmıştı. Son bir asırdan beri Ejder Yılanı sınırında çatıştıkları birliklere Nanmo Ülkesi’nin Gök Atlıları değil, Büyük Mang Hanedanlığı’nın Hayalet Sürücüleri olarak hitap ediliyordu.
Aradaki farkı anlamak kolaydı.
Konu konuyu açtıkça başka önemli olaylar da ortada konuşulmaya başlandı. Doğal olarak Müdür Zhang’e karşı saygısızlık olarak görülebilecek hitaplar kullanıldı.
İki tarafın da birbirine olan dürüstlüğü sayesinde bu kadar açıkça konuşabiliyorlardı tabii ki. Fakat Tang Ke halen neden Lin Xi’nin Gökdağları’nı aşmak istediğini anlayamıyordu. Oraların sadece buz, kar ve soğuk ölümden ibaret olduğu bilinirdi.
Lin Xi ona müdür ile birlikte farklı bir dünyanın yolcusu olduğunu söyleyemedi. Bıraktığı yazıtı anlayabildiğini de. Söyleseydi onun da çıldırdığını sanacağı çok açıktı.
Buraya gelirken çektiği acılardan sonra bütün savunma sanatı öğrencileri yanlarında kendilerine birkaç gün yetecek yemek bulundurmayı akıllarına kazımışlardı. Kalan akşam saatlerini de sohbet ile geçirdikten sonra Lin Xi kendi odasında güzel bir uyku çekti. Burası kasabasındaki odasından çok daha sessizdi. Açık camdan esen güzel meltem rahatça uyumasına yardımcı oluyordu.
…
Uzaktaki bir tepede duran salaş görünümlü bir araç vardı.
Önündeki iki yaşlı atın bağları çözülmüş, ormanın kenarında dolaşmalarına izin verilmişti. Şu anda başları aşağıya doğru inikti, yerdeki nemli çim filizlerinin tadını çıkartıyorlardı. Arabanın yanında açık bir ateş kurulmuştu, Lin Xi ile Yunqin İmparatorluğunun yarısını dolaşan Amcası Liu'nun dikkati kestiği tavşandaydı.
Tavşan, nar kırmızısı olana kadar kavrulmuştu. Üstüne güzelce bir tuz ektikten sonra yaşlı adam bir bacağını kopardı ve çiğnemeye başladı. Tadını alırken yüzünde bir tebessüm oluşmuştu.
Aniden vücudu hafifçe kıvrıldı, eğik bir hal aldı.
Ormandan biraz gürültü çıktı. Ağaçların arasından şimşek kadar hızlı bir ok fırladı, başının üstünden geçti ve araçtan çıkan tok bir bam sesi ile şiddetle tahtasına saplandı. Sadece arkasındaki titreyen tüyleri görünürde kalmıştı.
Ani bir saldırıya maruz kalan adamın yüzünde bir değişiklik olmadı. Sakince kavurduğu tavşanını ateşin kenarına koydu ve eğilen vücudunu dikleştirdi.
Şak! Şak! Şak! Bir alkış sesi geldi.
Siyahlar içinde beş suikastçı ormanın derinliklerinden çıktı. Alkışlayan en önlerindeki orta yaşlı erkekti. Solgun bir teni vardı, sakalı oldukça uzundu, sırtında duran uzun kılıcı kendisine oldukça zarif bir görünüm veriyordu. Ancak yaşlı şoförün gözü onda değildi. Hemen yanındaki yapılı adama baktı, sertçe “Demek sendin.” dedi.
Uzun adamın yüzü ezilmiş gibiydi, burnunun köprüsü garip bir şekilde çökmüştü, gülen yüzünü ürpertici ve rahatsız edici kılıyordu. "Akademinin adaylarının önünde beni böyle yere indirdikten sonra rahatça ayrılacağını mı sandın sen?”
“Sadece bir yumruk için mi bütün bu tantana?” Yaşlının duruşu daha da eğik hale geldi. Fakat yüzünde alaycı bir tavır vardı.
Zarif görünümlü adam hafifçe iç çekerek, "Yumruk sadece onun yüzüne değil, aynı zamanda Çam Akademisi’nin yüzüne de atıldı." Dedi.
“Çam Akademisi zaten düşük sınıf bir akademi. Haddinizi bilin be.”
İhtiyarın gırtlaktan yaptığı soğuk yorumlar ve sesinden çıkan açık alay ister istemez karşısındakilere bir ürperti veriyordu. Zarif lider yaşlıya doğru eğildi. "Madem birbirimizi anladık, umarım sizden sonraki nesilleri de mazur görürsünüz...”
Eğildikten sonra yaşlının karşısındaki grup bir iki adım geri çekildiler.
Şiu!
Yaşlının iki kaşının arasına hedeflenmiş bir ok arkalarından fırladı. Aynı anda zarif adamın eli de kalkmıştı, eğildiği için kılıcı kamasından kaymıştı zaten. Kolayca kavradı.
Etrafında önünde duran beş kişiden fazlası olduğu belliydi. Ağaçların arasında gecenin karanlığında karıncaları vuracak kadar isabetli atışlar yapan bir okçu vardı. Zarif adam ve okçusu birbirleri ile harika bir eşgüdüm sergiliyorlardı. Her iki kılıç saldırısının ardından hızlıca bir ok atılıyordu.
Pu!
Dövüş arasında ete bir şey saplanır gibi bir sesi duyuldu. Zarif adamın vücudu kuvvetlice sarsıldı. Sağ eli tutulmuştu sanki. Görünmeyen bir güç ileri atılmasını engelliyordu. Yaptığı hızlı ve zarif saldırılar bir anda kesildi.
Dank!
Bu sırada şoförün vücudu bambu gibi dimdik oldu. Hızlıca rakibine atıldı. Bileğinin küçük bir hamlesi ile çıkarttığı hançeri hınçla savurmaya başladı, hızına yetişilemeyen hançer sadece bembeyaz, parlak bir çizgi gibi görünüyordu. Önünde ne varsa doğruyordu. Üstüne atılan oklar, zırh, deri, et. Ne varsa. Bıçağının arasında kalan her şeyi aman vermeden yok etmeye başladı.
Burnu dağılmış adam elinde keskin, uzun bir kılıç ile şoförün soluna geçmişti. Ama daha saldırmadan şaşkınlık içinde göğsünde hissettiği acıya kafasını çevirdi. Vücudundan kan akıyordu. Göğsüne kırılmış bir ok başı saplanmıştı.
Şiu!
Zarif adamın panikli hali içinde başka bir ok atıldı. Onun da hareket ettirmediği elinden kanlar akıyordu, taze kanı parmaklarından avcuna doğru birleşip ayrılan küçük çizgilere dönüşmüştü.
Peng!
Başka bir suikastçı soğuk bakışlarıyla zarif adamın önüne geçerek kalkanı ile saldırıları savunmaya başladı. Aynı anda diğer tarafındaki adam ise mızrağını öfkeyle yaşlı adama saplıyordu. Mızrağın çelik başı her saldırıda yeşil bir ışık süzmesi ile kaplanıyordu.
Karşısında ikiden fazla düşman vardı. Ağaçlardan atılan okları da hesaba kattı. Üçü de birbirlerine uyumlu bir şekilde saldırılar yapıyorlardı. Tek bir birlik gibi. Ortalıkta bulabileceğin barbarlardan çok daha güçlüydüler.
Böyle bir baskı altında dahi yaşlı adamın bakışları pek farklı değildi. Mızrağın üstündeki yeşil ışık kendi vücudunda da parlamaya başladı. Vücuduna saplanan sayısız mızrak saldırısına rağmen elindeki hançer atılan okları savuşturmaya devam etti.
Pa!
Önündeki suikastçı kalkanını daha yukarı kaldırdı, savrulan oktan kendini korudu.
Ancak, ok kalkana çarptığı anda, yaşlı adamın figürü korkunç bir ivmeyle yükseldi ve karşısında duran suikastçiye kafa attı. Adam sanki hızla giden bir araç kendine çarpmış gibi sefil bir çığlık attı ve geriye doğru uçtu.
Yaşlının kollarından iki ince ve uzun hançer daha çıktı. Mızraklı suikastçı menziline girmişti, ama yüzü dehşetle kaplıydı. Yaşlının giysisinin bir kısmı yırtılmıştı fakat vücudunda herhangi bir yara izi yoktu.
“Kızıl Zırh!”
Giysisinin yırtıklarından parlayan kırmızı rengi gördüğünde zarif adam inançsızlık çığlığı attı. "Sen ... Sen Kara Bayrak Ordusunun ..."
“İnan bana hepinizin canını bağışlayacaktım, ama artık kimliğimi biliyorsunuz. Artık başınıza ne geldiyse sizin suçunuz."
İhtiyarın alaycı sarı gözleri aniden buz kesildi. Konuşurken bir yandan da az önce uçurduğu siyah giysili suikastçının kafasını eziyordu.
Adam çoktan can vermişti bile. Şoför şahlanan bir atın gücü ile kendini kurtarmaya çalışan liderlerinin üstüne koştu. Sol elindeki hançer zarif adamın çaresizce salladığı kılıcını savunurken sağ elindeki hançer ise kolayca boğazını deldi.
“Ki dağılımı bile yapmaktan acizsiniz, bir de giriş sınavında dayılanıyorsunuz... Ezik herifler sizi.”
Yerde kan kaybeden burnu dağınık adam kollarının aniden hafiflediğini hissetti. Elindeki uzun kılıcı ne zaman yaşlı almıştı..? Vücudu yavaş yavaş soğudu, gözlerinin önündeki her şey de tamamen karardı. Yaşlının karşısında titreyen suikastçıların kafalarını tek hamlede kesişini kaçırmıştı.
Yaşlı adam önünde hareket eden kimse kalmadıktan sonra akıl almaz bir çeviklikle ormana doğru koştu. Bir dakika sonra ormanın derinliklerinden acı bir bağırış geldi.
Yavaşça ormandan ayrılan yaşlı kan içinde kalmıştı. Hızlıca temiz giysiler giyindikten sonra yaktığı ateşi tekrar körükledi. Halen sıcak olan etini yemeye devam etti.
…Dang… dang… dang
Lin Xi ilk güneş ışıkları ile uyandı. Güzel bir melodi kendisini kaldırmıştı.
Yurdun içi bir anda pazar gibi gürültülü oldu.
Bütün yeni öğrenciler kapılarını açtıklarında kendilerini bekleyen iki takım mavi giysi ve iki çift siyah ayakkabı buldular.
Mavi giysilerin yakalarına ve manşetlerine küçük kılıçlar işlenmişti.
"Kıyafetlerinizi değiştirmek için beş dakikanız var. İlk dersiniz başlamak üzere." Mu Qing’in öğrencilerle konuşurken üstünde durduğu bronz merdiven aniden yükseldi.
"Derse gitme zamanı ... işte zamanı geldi ..."
Lin Xi başını salladı, ders ile ilgili tanıdık hatıralarını beyninden çıkardı. Üniformalarını alıp kapısını kapattı.
Magnec