Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

24. Bölüm Gitmek İstemeyeceğin Tarzdan Bir Yer

Çevirmen: Odysseia / Editor: T4icho

 

“Tıp ve Doğal Sanatlar bölümlerindenler. Dersleri sınıflıklarda işlendiği için hızlıca işlerini halletmeye gidiyorlar.”

Eğitimci Mu Qing, yüzünde hafif bir gülümsemeyle pencerenin yanında durdu.

Yüz hatları son derece tepkisizdi, ancak bu siyah giyinmiş eğitimcilerin hepsinde gizemli ve soğuk bir his vardı. Öğretmenleri konuşurken arkasından esen rüzgarın dalgalandırdığı giysisi kendini tahtından halkına bakan bir imparatoriçe gibi göstermişti.

“Tüm erkek öğrenciler odadan çıksın. Hepinizin kendi odalarınızı inceleyecek bolca zamanı olacak.”

Bütün genç erkekler odadan çekildiğinde eğitimci Hua Jiyue'ye bir bakış attı: "Aralarından en dürüstleri sen gibi duruyorsun. Kızların odalarını sana emanet ediyorum. Bir sorun olur mu?”
Hua Jiyue umarsız bir şekilde omuzlarını silkti.

"Odaların anahtarı burada." Mu Qing, kollarından takırdayan bir metal halka çıkardı. Üstünde birçok bronz anahtar vardı, her anahtar yedi santim kadar dar bir bronz parçadan yapılmıştı. Hepsinin üzerindeki işlemeler farklıydı. Hua Jiyue'nin anahtarı baykuş biçimli bir tasarıma sahipti. Diğer kız öğrencilerin anahtarlarının üstünde ise kuzey çakır kuşu, sarmaşıklar, tarlakuşu ve böğürtlen çalısı vardı.

“Adil olması için gelip erkeklerin odasına göz atabilirsiniz, ya da odalarınıza yerleşebilirsiniz.”

“Böyle fırsat elden kaçar mı? Tabii ki bakacağız.”

…
Aynı merdivenin pirinç halkası bir kez daha çekildi, bronz merdiven kayarak onları üçüncü kata bağladı.
Üçüncü kat odalarının hiçbiri kilitli değildi. Mu Qing rastgele bir odayı araladı. Bu sefer çekingenlikleri yüzünden kızların odalarına bakamayan öğrenciler ilk içeri koşanlar oldu.

Bu oda da uçurum kenarındaydı, pencereden ortaya çıkan manzara neredeyse tamamen aynıydı. Fakat odanın içi tepeden tırnağa farklıydı, yataklar ve kanepeler dağlardan çıkartılan sağlam ve ağır kireçtaşından yapılmıştı.

Kireçtaşı mobilyaların hepsinin üzerinde çapraz çizgiler oyulmuştu, rahat duran tek yanları üstlerine serilmiş örtülerdi. Kalın hayvanların derilerinden yapılmış örtüler. Yatak ve yorganlarına da serilmişti.

“Sabırsızlar sizi. Hepinize zaten bir oda verilecek. Bu odayı içine ilk adım atana vaat ediyorum.”

Qiu Lu’nun heyecanlı bakışları bir anda soğudu. İçeri ilk koşan o olmuştu. Herkesin birbirini itip kakması sırasında eğitimcilerinin canı sıkılmış gibiydi.

“Bir odanın değerini nerede olduğu ya da nasıl göründüğü ile değil, içinden çıkan insan ile ölçmelisiniz zaten.”

Mu Qing, suratını asan Qiu Lu'ya baykuş tasarımlı bir anahtar verdi ve sonra sakince, "Bu odayı yüksek bir general ve iki taşra amiri kullanmıştır." dedi.

Hong!

Hemen başka bir kargaşa patlak verdi.

Qiu Lu'nun gözleri de parladı ve heyecanla, "Belki bu odadan başka bir büyük general çıkıp gidecek" dedi.

"Salak!" Biri sinsice, bakışlarının altından söylendi.

"Ne dedin sen? Öne çık lan!" Qiu Lu’nun işittiği sözler onu o kadar kızdırmıştı ki yüzü kıpkırmızı olmuştu. Ancak, lafı atan kişi kendini göstermedi.

"Hepiniz bir anahtar alıp kendi odalarınızı bulabilirsiniz. Anahtarların hepsi üstündeki resimle eşleşen kapıyı açacaktır.”

"Mu Hocam, bundan sonra ne yapacağız?"

"Bir yolculuğa çıkmadan önce her zaman üzerinize yiyecek bir şeyler almayı halen öğrenemediyseniz savunma sanatları yurdunu keşfe çıkmanızı öneriyorum. Odalardan birinde yiyecek bir şeyler var… Eğer aç değilseniz şimdilik odalarınıza çekilin, sabah ders saatlerinde zaten size etrafı gezdiriyor olacağım. Ancak hiç biriniz akademinin ilk kuralını aklınızdan çıkartmamalısınız." Mu Qing nazikçe söyledi. "Kural ihlalinin cezası bir puandır."

“Neden böyle tuhaf kurallar var?” Altın kaşıklardan biri dudak büzerek sordu.

“Bu, yarın hepinizin dersine girecek Profesör Situ'ya sormanızı önerdiğim bir soru, eminim ki onun cevabı benden çok daha açıklayıcı olacaktır. Kızlar, siz beni izleyin… ayrıca, şu andan itibaren oda kuralları başlamıştır. İhlal edeyim demeyin.” Mu Qing kıkırdayarak saçlarını düzeltti. Arkasında beş kız öğrenci ile uzaklaşmaya başladı.

Lin Xi, kendi odasını aramak üzere kendisine verilen anahtara bir göz attı. Anahtarının üstünde kara bir buluta benzeyen dalgalı siyah bir bayrak vardı. Ancak, başını kaldırır kaldırmaz, önünde rengi atmış, soluk soluğa kalmış Li Kaiyun’u gördü, bacakları bile titriyordu.
"Bir sorun mu var?" Lin Xi şaşkınlıkla sordu.

Li Kaiyun'un ödü kopmuş gibiydi, ellerini göğsünden çekemiyordu. Lin Xi’nin kulağına fısıldadı. "Fark ettin mi bilmiyorum ama Mu Hoca adım attığında hiç ses çıkartmıyor! Sanki ayakları yere bile değmiyor...”

Lin Xi şaşkınlık içinde arkasını döndü. Uzun ve ince eğitimcileri şu anda asılı bronz merdivenlerde yürüyordu, kıyafetinin genişliği yüzünden bacaklarını görmesi mümkün değildi, fakat gerçekten de en ufak bir ayak sesi bile duymuyordu.

Kaşları çattı. Anlayamıyordu. Fakat Li Kaiyun’un haline bakılacak olursa söyleyecek daha çok şeyi olduğu kesindi. Onun gibi birinin öyle kolayca korkacağını sanmıyordu.

Li Kaiyun nefes almaya çalıştı. Rengi halen bembeyazdı. “Kıyafetinin altında korkunç bir şeyler var... Yılan kafası gibi bir şey gördüm sanki.”

Lin Xi halen şaşkındı. “Yılan kafası gibi bir şey mi?”

“Aynen, şu kadar bir şey, canlıydı, eminim, baktığımı fark ettiği an geri çekildi.” Li Kaiyun yılanın en azından bir yumruk büyüklüğünde olduğunu gösterdi.

Birden Li Kaiyun’un dili tutuldu. Yüzünün rengi daha da beyazlaştı.

Merdivenlerdeki eğitimcilerinin iki gence aniden bir bakış attığını görmüştü. Hatta bakışlarının ardından sert bir kıkırdama bile atmıştı.

Gıııırç

Kız öğrencileri beşinci kata bıraktıktan sonra başka bir duvarı araladı ve gözden kayboldu.

“Lin Xi, sence söylediklerimizi duymuş mudur? Ha? Ödüm kopuyor oğlum!" Li Kaiyun, arkadaşına tuhaf bir bakış attı. Lin Xi’nin yüzünde bir korku belirtisi bile yoktu.

Lin Xi gülerek Li Kaiyun’un omzunu okşadı. “Korkacak ne var ki? Kendisi akademinin eğitmeni olmuş, yeni gelenlerin başına dikmişler işte. Ne kadar korkutucu biri başımızda olursa o kadar güvende sayılmaz mıyız?”

Li Kaiyun bir saniye düşündü. “Aslında haksız da değilsin ha... Neyse, birazdan yurdu mu gezsek diyorum?”

Lin Xi hemen başını salladı. "Yakında gezmek için fazlasıyla zamanımız olacak. İlk dersimizde kim bilir nasıl bir eziyet çektirecekler bize.”

“Kader seçimi öğrencisi... Ama iki yatkınlığı var. Yine de Profesör Qin onu savunma sanatlarına almak istedi... İstemekle kalmadı, bir de bölüme aldı. Haline sevinsem mi üzülsem mi bilemedim” Duvarı ardına kapatan öğretmenleri kendi kendine konuşarak ilerledi.

…
Lin Xi'nin duvarın arkasındaki öğretmeninin kendisi hakkında düşündüğünden haberi yoktu, kendi odasını aramakla meşguldü.

Koridorunda ilerlerken herkesin kapılarını açıp kendi odalarına girişini izledi. En azından kapılara bakıp zaman kaybetmek zorunda kalmıyordu.

Ancak sondan ikinci odaya ulaştığında şiddetli rüzgarlara göğüs geren siyah bayrağın resmini tanıyabildi.

Tam kapıyı araladığında sıska ve uzun bir genç sırtında oku ve belinde bıçağı ile ardından belirdi.

Elindeki ekipmanları bırakmayan sınır barbarıydı. Lin Xi adını kolayca hatırladı. Tang Ke.

“Tang Ke, galiba komşu olduk?”

Lin Xi meraklı gözlerle yanındaki odanın resmine baktı. Ağır bir zırh gibi duruyordu.

Tang Ke bir saniyeliğine sessiz kaldı. Altın kaşıklar, sınır barbarları ve hödükler birbirlerini pek sevmezdi, hele ki kader öğrencisi olan birinin kendine selam vermesini hiç beklemiyordu.

“Öyle gibi.” Lin Xi'nin yanındaki oda ile eşleştiğini görünce rahatsızca baş salladı.

Lin Xi gülümsedi, “Tang Ke, sohbet etmeyi sever misin? Eğer istersen eşyalarını bırakıp yerleşmeni de bekleyebilirim.”

Tang Ke tekrar şaşırdı. Başını öne eğdi ve üstündeki kirli kıyafetlerine bakındı. “Benimle mi sohbet edeceksin... Neden ki?”

“Nasıl yani?” Lin Xi sessiz öğrencinin rahatsız oluşuna boş bir bakış attı. Kıkırdadı. “Sana hayranlık duyuyorum doğrusu da ondan.”

Lin Xi’den gördüğü saf hal ve rahat ses Tang Ke’nin bütün vücudunu kaskatı etmişti. “B..Ben erkeklerle ilgilenmiyorum.”

“Erkeklerle ilgilenmiyor musun?” Lin Xi şaşkın bir şekilde komşusunu gözledi. “Nasıl yani?”

Tang Ke’nin yüzü daha da kızardı. “Bilirsin işte, erkeklere ilgi duymak, sevgili falan, teşekkürler ama cevabım hayır yani.”

Lin Xi duyduklarına inanamamıştı. Gerçekten serseme dönmüştü. İstemeden gülmeye başladı. Gülüşleri hızlıca kahkahaya, kahkahası ise kükremeye döndü. Utangaç gencin önünde karnı ağrıyıncaya kadar kahkaha attı. Sonunda kendini toparladığında Tang Ke’nin tepkisiz kaldığını ancak fark edebilmişti. "Sana hayranım derken, yolculuğumuz boyunca elindeki eşyalara bağlılığın ve kararlılığından bahsediyordum. Sohbet edelim dediğimde ise belki sınır ordusundan hikayelerin vardır demek istemiştim. Ben de doğal olarak bu tür şeylerle ilgilenmiyorum."

Tang Ke’nin koyu ve sıska yüzü anında daha da kızardı. Lin Xi gülmekten acımaya başlayan midesini ovuşturdu, sonunda gülmesine hakim olmaya başlamıştı. "Geyikboynuzu Kasabasından geldim, beni buraya getiren Liu Amcam da eski bir sınır ordusu askeriymiş. Bana sınır ordusu hakkında hiçbir şey söylemedi, ama ne zaman sınır ordusundan bahsetsem, son derece tehlikeli bir yer havasına girerdi. İltifatı bile yanlış anlayan bir yerden geliyorsun demek... Nasıl bir yer bu sınır ordusu?”

"Sınır ordusu ..." Tang Ke derin bir nefes aldı. Lin Xi’nin ifadesinin son derece samimi olduğunu görebiliyordu. İçgüdüsel olarak elindeki kılıcı sıktı. "Sınır ordusu ... Gitmek istemeyeceğin tarzdan bir yer.”