Muzip bir karakter mii? En sevdiğim ??
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
7. Bölüm Dağlarda
Benimle dövüşmek istemesindeki amacı dahi olduğumu duyduğu için egolu bir velete ders vermek mi yoksa gerçekten gücümü test etmek miydi bilmiyordum. Ama bana yukarıdan bakışı (fiziksel olarak bana yukarıdan bakması elbette normaldi ama bundan bahsetmiyordum) ve yüzündeki sırıtış egomu yıkmayı amaçladığını düşündürüyordu.
Ebeveynlerimin hediye ettiği tahta kalıcı alıp Adam’ın beklediği kampın yanındaki açıklığa gittim.
“Silahını nasıl güçlendireceğini biliyorsun değil mi dahi çocuk?” diye sordu.
Artık babam da Adam’ın bu küçük çocuk üzerinde baskınlık kurmak istediğini fark etmişti ama canımı çok fazla acıtmayacağını bildiği için izlemeye devam etti.
Çok sağ ol, sevgili babacığım.
Annemin bakışları ben, Adam ve babam arasında gidip gelirken babamın koluna tırnaklarını geçirmişti ve yüzünden endişesi okunuyordu.
Hey en azından yaralanırsam annem beni iyileştirir öyle değil mi?
Bakışlarımı benden 5 metre ötede duran Adam’a çevirdim. Eski hayatımdan anılar gözümde canlandı. Sevdiklerim ve ülkem için diğer krallar ile yaptığım düellolar… Gözlerimi kısarak tüm görüşümü karşımda dikilen adama odakladım. Şu anda rakibim oydu.
Bacaklarıma manayı yönlendirerek sıkıca kavradığım kılıcımla öne atıldım…
Adam sırıtmaya devam ederek kılıç saldırımı engellemeye hazırlandı. Ben de o sırada aldatmaca kullanarak eski dünyamda düellolar için geliştirdiğim özel ayak hareketini kullandım. Neredeyse anında Adam’ın sağına doğru bir adım sıçradım. Lanet olsun böyle bedene! Eski bedenim ve şu anki bedenim arasındaki boy-kilo farkı yüzünden hareketi mükemmel bir şekilde uygulayamamıştım. 110 santim ve 20 kiloluk bedene alışamamıştım. Hedeflediğim bölgeye ulaşamasam da zavallı Adam’ın soldan gelecek saldırıma hazırlıklı olması sağ tarafını savunmasız bırakmıştı.
Gerçekleşmek üzere olan şeyi fark ettiğinde yüzündeki sırıtışın yerini şaşkınlık devralmış gözbebekleri kocaman olmuştu.
Savunmasız göğüs kafesine tahta kılıcımı savururken manadan tasarruf etmek adına son anda kılıcımı güçlendirdim. Çünkü böyle kıdemli birine karşı kesinlikle dezavantajda olduğumu biliyordum.
Adam’ın yüzünde bir anlığına daha duran şaşkınlık geçerken sağ ayağını neredeyse insanüstü bir hızla döndürdü. Tam zamanında eğilerek saldırısından sıyrıldım ve duruşumu değiştirerek tüm devinimimle döndüm; sol ayak bileğine bir darbe indirdim. Bileği o anda çözüldü ve Adam’ın dengesini bozdu.
Ya da ben öyle sandım.
Bir anda maymun duruşuna geçti ve yere indiği anda bacaklarını döndürdü.
Bu beden böyle bir darbe almayı kaldıramazdı. Bu yüzden darbeden kaçınmak için zıpladığım anda gözümün ucuyla tahta sopasının rengini fark ettim.
Darbesini engellemek için kılıcımı kullanmaya zamanım yoktu, bu yüzden kılıcımın kabzasını tam zamanında Adam’ın sopasıyla çarpışacak şekilde savurdum.
Newton’ın Üçüncü Hareket Yasası bir anda aklıma geldi.
Her kuvvete karşılık, her zaman eşit ve ters bir tepki kuvveti vardır.
Ve işte bu tepki acı vericiydi. Darbeyi başarıyla karşılamıştım ama 4 yaşındaki bedenim darbenin ardındaki güce direnemeyerek gölde sektirilen bir taş misali havada savrulmuştu.
Neyse ki darbeden önce bedenimi güçlendirmiştim. Aksi takdirde ciddi şekilde yaralanabilirdim.
İnledim; oturur pozisyona geldim ve zonklayan başımı ovaladım. Kafamı kaldırdığımda bana aptal aptal bakan yedi surat gördüm.
Kafasını sallayarak kendine ilk gelen annem olmuştu. Bana doğru koşmuş ve hemen bir iyileştirme büyüsü mırıldanmıştı.
Gözümün ucuyla Durden’in Adam’ın kafasına onu sersemleten bir darbe indirdiğini gördüm. Heh~
“Art, iyi misin hayatım? Nasıl hissediyorsun?”
“İyiyim anne, endişelenme.”
Adam’ın sesi konuşmamızı böldü, “Ona dövüşmeyi öğretmedin mi, hadi lan oradan! Bu küçük canavarı nasıl eğittin sen?” başını ovalayarak inledi.
“Ona bunu öğretmedim,” babam ağzında geveledi.
Kendini sersemliğinden arındırdı ve yanıma gelip iyi olup olmadığımı sordu. Başımlaonayladım.
Babam beni ayağa kaldırdı ve göz hizama inmek için diz çöktü.
“Art, böyle dövüşmeyi nereden öğrendin?”
En ufak fikrim yokmuş gibi davranmaya karar verdim ve “Okuduğum kitaplardan ve seni izleyerek öğrendim baba.” dedim.
“Hey baba, eski yaşadığım dünyada her türlü diplomatik ve uluslararası mesele dövüşlerle çözülüyordu ve ben ülkemin Savaş Kralı’ydım. Senin oğlun olarak reenkarne oldum... Sürpriz,” dediğimde ondan çok da içten bir tepki alamazdım.
“Seni hırpaladığım için özür dilerim, küçük dostum. Senden kurtulmak için o kadar güç kullanmak zorunda kalmayı beklemiyordum.”
Adam’ın özür dilemesi bende daha iyi bir izlenim bırakmıştı. Belki de tam bir hıyar değildi.
Yan taraftan zayıf bir ses geldi. “Dövüş stilin… benzersiz. Sahte saldırından sonraki adımı nasıl attın?”
Vay be! İki tam cümle! Bu yolculukta Jasmine’den duyduğum en uzun konuşmaydı.
Benim için bir şerefti.
“Teşekkür ederim?” cevapladım.
Yaptığımı adım adım anlatmadan önce düşüncelerimi toparladım.
“Gerçekten basit bir teknik. Bay Krensh’in sağına doğru sahte bir saldırı yaptığım için aldatmacadan önce ileriye attığım son adım sağ adımımdı. O anda aniden sağ adımıma manamı odakladım ve kendimi geriye ittim; aynı anda sol ayağımı sağ ayağımın ardına getirdim ve gitmek istediğim yöne doğru açı vererek hedefledim. Bu sefer sol ayağıma manamı odakladım ama sağ ayağıma odakladığımdan daha fazlasını vermem gerekiyordu ki gitmek istediğim yerdense geriye doğru savrulmayayım.”
Açıklaması zor oldu.
Adam, Helen ve hatta babamın bile az önce açıkladığım hamleyi denemek için açık alana ilerlediğini gördüm.
Jasmine’e tekrar baktığımda onun da aynı açıklığa koşturduğunu gördüm.
Annem yanıma oturmuş ve başımı okşarken yüz ifadesi “iyi işti” diyordu. Angela yanıma geldi ve yüzüm, ya da daha doğru bir tabirle tüm kafamı, göğsüne basarken neşeli bir şekilde bağırdı, “Tatlı VE yetenekli! Neden bu ablanın seni kapması için biraz daha erken doğmadın ki?!”
Kızardım. Kendi yerçekimlerine sahip olduğundan şüphelendiğim göğüslerinden uzaklaşmaya çalıştım. Onlar… o silahlar tehlikeliydi.
Koruyucu meleğim, Durden, gerçekleşenler karşısında oldukça sakindi ve sadece baş parmağıyla onay vermişti. Çok havalı.
Gece ben annemle çadırda uyurken dört aptalın sahte adımını öğrenmeye çalışmasıyla geçmişti.
....
Sonunda Ulu Dağlar’ın eteğine geldiğimizde birkaç gün daha geçmişti. Bu dağlar isimlerini gerçekten de hak ediyordu.
Yol boyunca sadece Helen gururunu bir kenara bırakıp aldatma adımı konusunda açıklama istemişti. Yavaşça üstünden geçmiştim. Son sağ adım ile sol adım arasındaki zamanlamadan ve iki ayak arasındaki mana farkının nasıl dengelenerek hedefe ulaşılacağını anlatmıştım. Tüm bu zaman boyunca diğer üç aptalın kulağının da bende olduğunu ve zihinsel notlar aldıklarını görebiliyordum.
İlk başaran Jasmine oldu. Soğuk ve deha tipte birine benziyordu. Sanıyorum ki bu düşüncem doğruydu.
Bir gün neredeyse kıpkırmızı bir suratla, vagonda annemden okuma ve yazma dersleri alırken beni dışarıya çağırdı ve izlememi istedi.
Araçlar bizi bırakıp gitmesin diye ufak bir mola vermiştik. Başarıyla aldatma adımlarını uyguladığını gösterdikten sonra alkışladım ve “İnanılmaz! Çok hızlı öğrendin!” dedim.
Geliştirdiğim en basit tekniklerden biriydi ama bunu ona söyleyecek değildim.
Kısaca “Önemli bir şey değildi.” demişti ama dudaklarındaki yukarı bakan eğiklik ve burnunun seğirmesi tam tersini söylüyordu.
Haha, mutluydu.
Ulu Dağlar’ın eteğine geldiğimiz süreçte dört aptal da tekniği öğrenmiş ve kendi dövüş stillerine uyacak şekilde ufak değişiklikler yapmışlardı.
Yolculuğun sonraki adımı dağlara tırmanmaktı. Şansımıza dağların etrafında yukarıda bulunan ışınlanma kapısına çıkan iki araba genişliğinde bir yol vardı.
Durden’ın dizginleri tuttuğu öndeki arabada babam ona eşlik ediyordu. Valizlerimizin çoğu bu arabadaydı. Helen şimdilik, içinde benim de bulunduğum ikinci arabanın tepesinde oturuyor ve herhangi bir anormalliğe karşı çevreyi gözlüyordu. Angela, annem ve benimle arkadaki arabadaydı. Adam en arkadan yürüyor ve arkamızı kolluyordu. Jasmine arabayı yönlendiriyordu. Sık sık bana baktığını hissediyordum. Acaba başka teknik göstermemi falan mı bekliyordu? Bakışlarımız kesiştiğinde hemen önüne dönüyordu.
Beş yaşında falan mı bu kadın?
Yaştan bahsetmişken, Ulu Dağlar’ın eteğindeki yolculuğumuzun ilk ayağında 4 yaşıma basmıştım. Annem ne zaman kek hazırlamıştı ya da nereye koymuştu bilmiyorum (yenilebilir miydi bilmiyorum bile) ama şikayetçi olmamıştım. Yüzüme büyük bir gülümseme kondurmuş, ona ve geri kalan herkese teşekkür etmiştim. Herkes bana ya sarılır ya da sırtıma vururken, Jasmine bana kısa bir kılıç verip basitçe “Hediye.” demişti.
Avv umursuyor! Ağlayacağım ama.
Şansımıza dağlardaki yolculuğumuz nispeten olaysız geçti. Mana ve Ki arasında daha fazla farklılık bulmaya çalışırken pek çok mana kullanımıyla alakalı kitap okumuştum. Şimdiye kadar geliştiricilerin mana kullanmasında elementsel özelliklerin devreye girebilmesi haricinde bir farklılık bulamamıştım. Okumaya devam ederken, amatörler için sihirbazların büyü yapması kadar belirgin olmasa da elementsel bir farkın ortaya çıktığını gördüm.
Örnek olarak, bir geliştiricinin, doğuştan ateşe yetenekli olduğunu varsayarsak, manasını kullandığında patlayıcı bir özelliğe sahip olduğunu gözlemleriz. Suyun doğal olarak pürüzsüz, esnek bir özelliği olacaktır. Toprak dayanıklı ve sert, en nihayetinde rüzgar ise bıçak keskinliğine sahip olacaktır.
Bence bu tuhaf. Eski dünyamda Ki’nin elementlerle hiçbir ilgisi yoktu, tamamen kişinin kullanım şekline göre özellik kazanırdı. Ki’ye sivri bir uç ya da keskin bir kenar şekli verirseniz “rüzgar elementi” dediğiniz güce ulaşırdınız. Ya da tüm Ki’yi tek bir noktada toplarsanız ve bir anda salarsanız “ateş elementi” haline gelirdi ve böyle giderdi. Elbette geliştiriciler arasında tercihler ve bazı stilleri diğerlerinden daha iyi uygulayanlar vardı ama bunun ender görülen bir şey olduğunu söylemezdim. Beden ve silah güçlendirilmesinde Ki kullanımı en basit yöntemdi.
Bunu ileride mana ile test etmeliydim. Dört yaşındaki bir bedene sıkışmak ve sürekli şüpheli yetişkinler tarafından gözleniyor olmak çalışmayı oldukça zorlaştırıyordu.
Okumaya devam ediyordum ki Helen’in sesi kulağımda yankılandı.
“HAYDUTLAR! SAVAŞA HAZIRLANIN!” sağımızdan ve arkamızdan adım sesleri gelirken bağırmıştı.
“Ey rüzgar kendini bana teslim et ve boyun eğ. Bizi korumak için toplanmanı emrediyorum. Rüzgar Bariyeri!” anında annem, Angela ve benim etrafımızda bir kasırga oluştu. Ardından çevremizi saran bir rüzgara dönüştü.
Angela asasına tutunmuş bariyere odaklanmıştı. Bu esnada rüzgar duvarına oklar çarparak etrafa sıçrıyordu.
Annem herhangi bir şeyin bariyeri geçme ihtimaline karşı beni yanına çekti. Bedeniyle üzerime siper olarak beni korumak niyetindeydi. Şükürler olsun ki bariyer, annemin kendini feda etmesini gerektirmeyecek kadar güçlüydü.
Sadece saniyeler içinde arabayı saran örtü parçalara ayrıldı. Bu da bulunduğumuz durumu daha iyi görmemi sağladı.
Etrafımız sarılmıştı.
Magnec