Bu herifi hiç sevmedim ya, çok uyuz. Kesin sylvie'ye göz koydu pis herif...
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
24. Bölüm Kraliyet
Buradan itibaren ikinci kitabımız olan Yeni Ufuklar’a geçmiş bulunmaktayız. İyi okumalar.
REYNOLDS LEYWIN’IN AĞZINDAN:
Kahvemden bir yudum alırken neredeyse dilimi yakıyordum. Helstea Müzayede Evi’nde bazı iş meseleleri ve muhafız ekiplerini nasıl yapılandırmamız gerektiği üzerine tartışıyorduk. Yakın zamanda birkaç uzun menzilli geliştirici ekibimize katılmıştı ve böylece güvenliğimize önemli bir güç katılmış oldu. Çoğu geliştirici yakın dövüşü seçiyordu ki bu anlaşılabilirdi, sonuçta en kolay yoldu ama okçular ve arbaletliler gibi geliştiriciler savunma düzeninde çok daha işe yarıyordu. Vince yaklaşan etkinlik için sihirbaza ihtiyacımız olup olmadığını sordu.
“Hmmm… Geliştiricileri destekleyecek ve bariyer oluşturacak sihirbazlarımız olması iyi olur ama bu fikre karşıyım.” fincanımdan bir yudum daha aldım.
“Açıklar mısın? Daha şimdi kendin iyi olacağını söyledin.” bana sorgulayan bir bakış attı.
Fincanımı bırakıp yanıtladım, “Sadece, ateş gücünden bahsediyorsak tamam ama sen de biliyorsun ki bu o kadar basit değil, Vince. Geliştirici ekiplerinde birkaç sihirbazın olması ekip moralini etkiler. Sen de biliyorsun çoğu sihirbazın burnu havada. Yemin ederim kendilerini dünyaya inmiş melek sanıyorlar; çoğu geliştiricileri elleriyle dövüştüğü için barbar buluyor. Pislik olmayan birkaç tane bulsak bile ekip onlara güvenmediğimiz için sihirbaz tuttuğumuzu düşünür.”
Vince’in bakışları masadaki lekeye odaklandı; düşündüğü belliydi. “Hak vermem gerek. O zaman dediğin gibi olsun ama Helstea Müzayede Evi’nin 10. Yıldönümü’nde her şeyin yolunda gittiğinden kesinlikle emin olmalıyız. Bu kez Kraliyet Ailesi bile burada olacak. Herhangi bir sorun yaşanmasına göz yumamayız.”
Ona katılarak başımı salladım ve fincanımdan bir yudum daha aldım.
“Oh sahi! Oğlun da bizimle 10. Yıldönümü’ne gelmeli. Bir kılıç istediğini söylemişti, değil mi? Ona kılıç kullanmayı öğrettiğinden haberim yoktu. Zırhlı eldivenlerinle çok iyi olduğundan sadece yakın dövüşe odaklanıyorsun sanıyordum.”
“Ahh. Ona kılıç kullanmayı ben öğretmedim, Vince. Daha dört yaşındayken kılıç kullanmaya dair bilgisi vardı.” kafamı sallarken konuştum.
“Ciddi olamazsın… Lilia dört yaşındayken merdivenlerden tek başına inmeye korkardı.” Vince duyduklarına inanamıyordu.
Devam ettim, “Beni antrenman yaparken izlemesi ve okuduğu kitaplar sonucunda öğrendiğini söyledi. Vince benim dikkatimi çeken kısım bu değil de kozlarımızı paylaştığımız zamanlar. Alıştırma yaparken bakışları, tepkisi ve dövüş stili. Sekiz yaşındaki oğlum ile karşı karşıya değilmişim gibi hissediyorum. Sanki karşımda deneyimli bir kılıç ustası varmış gibi hissettiriyor. Şu ana kadar onunla baş edebilmemin tek nedeni bedeninin hala toy olması ama hareketlerime verdiği tepkiler… Sadece yıllarca ölüm kalım mücadelesi verilerek elde edilebilecek bir deneyim.”
“Mmm… Neyden bahsettiğini bilmiyorum dersem yalan olur. Bazen oğlun gerçekten sekiz yaşında mı diye sorguluyorum. Ondan korkuyor musun, Rey?” ciddi bir tavırla sordu.
“Hayır. Zamanla emin olduğum bir şey var ki o da ne olursa olsun onun hala benim oğlum olması. Ailesine derinden bağlı olduğunu biliyorum ve bir baba olarak isteyebileceğimin hepsi bu.”
ARTHUR LEYWIN’IN AĞZINDAN:
Şu son iki ayda kız kardeşim ve Lilia’nın mana kullanımda belirgin değişimler ortaya çıkmıştı. Artık manamı onlara yansıtmama gerek yoktu. Kendi başlarına çalışabiliyorlardı. Elbette, hala mana çekirdeği oluşturmaları birkaç yıl sürecekti. Özellikle dikkat bozukluğu olan Ellie için bu oldukça uzun zaman alacaktı ama ikisine de bu eğitimi sır olarak saklamalarının ne kadar önemli olduğunu öğrettim.
Ailem ve Helstea ailesine bunu sır olarak tutmaları gerektiğini söylememe gerek yoktu ama dördünün de dört gözle kızlarının uyanacağı günü beklediğini söyleyebiliyordum.
Sylvie son iki ayda çok fazla uyuyordu ve bazı değişimler geçirmişti. Birincisi, zekası hızla artıyordu. Bana yansıttığı düşünceleri daha karışıktı ve karmaşık duyguların bir bütünüydü. Yumurtadan çıktıktan birkaç ay sonra, yılların duygusal zekasını elde etmiş gibiydi. Yakın zamanda büyük bir değişim geçirdi.
Dönüşmeyi öğrendi.
Pekala, bir dönüşüm kadar etkileyici olmasa da bedenini biraz biraz manipüle edebiliyordu. Sanki bir anda olmuştu. Büyümeye başladığı için onun görüntüsünü nasıl saklayacağımı düşünüyordum. Bu sırada yanımda oturan Sylvie rahatsız bir şekilde mızmızlanmaya ve kaşınmaya başlamıştı. Hemen ardından sırtındaki kırmızı dikenler geri çekilmeye ve boynuzları küçülmeye başladı. İnsanın aklını başından alan bir sürprizdi. Artık çoğu zaman dikenleri saklanmış, boynuzları ufalmış bir halde geziyordu. Bu görüntüsü sevimli, minik boynuzlu, küçük pullu bir tilkiye benziyordu.
Zaman içerisinde Tabitha ve Vincent bana daha fazla hediye verme konusunda diretti. Pelerin ve maskeyi elde edemesem bile Lilia’ya yardım etmeyi planlıyordum. Ne de olsa ailesi aileme yardım etmişti, dolayısıyla onlara yardım ederek bir şey kaybetmezdim. Sayısız reddedişimin ardından nihayet bir şey üzerinde anlaştık: bana bir kılıç bulacaklardı.
Bedenim sonunda küçük bir kılıcı, ağırlığı altında ezilmeden kaldırabilecek boyuta ulaşmıştı. Aradığım şey bir yetişkin hançerinden daha büyük değildi ama en azından artık tahta sopa yerine bir şeyle kılıç ustalığımı çalışabilirdim. Bunun sonucunda bir aile etkinliği yapmaya ve Helstea Müzayede Evi’ne hep birlikte gitmeye karar verdik.
Oturma odasında babam ve Vince’in hazırlanmasını beklerken kapının alacaklı gibi çalındığını duydum.
Öf, birkaç kez tıklatsalar n’olurdu?
Kapıya en yakın kişi olduğum için ben açacaktım ve bu yüzden gıcık olmuştum.
“Kim o…? UFF!”
Yastık benzeri şeylerle ezilmenin nostaljik hissiyle serseme döndüm. En klasik suikast yöntemiydi ama ben uyurken olması gerekmez miydi?
“Amanın, amanın! Hayattasın! Nasıl da büyümüşsün! Uuu çok üzgünüm Art! Seni koruyamadım! Aah, çok mutluyum!”
“Mmfph! Mmmfph!”
“Angela, onu boğuyorsun…” yatıştırıcı bir ses duydum.
“Eep! Pa-pardon!” Angela cıyakladı.
Kafamı kurtardıktan sonra gülümsedim, “Sizi tekrar görmek çok güzel!”
Gözlerim dolmaya başladı. Yanlış anlaşılmasın… Ölümüne boğulduğum için gözlerim doldu.
Koruyucu meleğim Durden kafamı okşadı ve kısık gözlerinde yaşlar oluştuğunu gördüm.
Adam popoma şaplak attı. “Küçük velet! Senin yüzünden herkesin ne kadar perişan olduğundan haberin var mı? Seni gördüğüme sevindim, hehe.”
“Daha yakışıklı olmuşsun Arthur.” karizmatik Helen Shard’ın sırtında yayıyla önüme eğildiğini gördüm. Hafifçe yanaklarımı sıktı ve kadınların bile kızarmasına neden olacak bir gülümsemeyle bana baktı.
Aniden tekrar kucaklanmıştım ama bu kez tamamen şaşkına dönmüştüm.
*Hıh*
Jasmine. Soğuk, umursamaz Jasmine! Hiçbir şey söylemedi ve bana sarılmaya devam ederken burnunu çekti.
Onu teselli etmek için başını okşama dürtüsüne karşı gelemedim ve o sırada benden kıpkırmızı bir yüzle ayrıldı. Tekrar ayağa kalktı ve bana arkasını döndü.
Bu esnada koltukta uyuyan Sylvie uyanmış bana koşuyordu.
“VAYY! Bu da ne?” Adam’ın bağırdığını duydum. İkiz Boynuzlar’ın diğer üyeleri de aynı tepkiyi verdi ve Jasmine bile sevimli mana canavarına bakmak için döndü.
“İsmi Sylvie ve benim bağlı canavarım.” dedim Sylvie tepeme zıplarken.
“Yuh lan! Bağlı canavarın mı var?! Bağın ne kadar değerli olduğundan haberin var mı? Dostum, son birkaç yıldır eğitebileceğim bir canavar arıyorum ama şansım yaver gitmedi. Satılanların hepsi de çok pahalı! AAAAH! Şanslı velet seni!” Adam kıskançlıktan neredeyse saçını başını yolacaktı.
Bağ ya da resmi adıyla Bağlı Canavarlar, her türden büyücünün mumla aradığı şeylerdi. Sihirbazlar için daha avantajlı sayılırdı çünkü bağ, sahibi bir büyü hazırlarken onu koruyabilirdi ama bu geliştiricilerin işine yaramadığı anlamına gelmiyordu.
“Bu yaygara da ne… Ah! Gelmişsiniz!” üniformalı babam merdivenlerden atlayıp eski grup üyelerine koştu.
Her birine sarılırken annem ve kız kardeşim de aşağı indi.
“Millet! Uu… Sizi tekrar görmek çok güzel!” annem atıldı. Annem ve kız kardeşim etkinlik için çok hoş giyinmişti. İkisini gören kızlar onların yanına koşup kız kardeşimin üzerine ağız suyu damlatmaya başladı. Ailem de neredeyse benim kadar uzun süredir İkiz Boynuzlar’ı görmemişti ve herkes bu çok heyecanlıydı.
“Aman tanrım! Alice, Ellie senin kopyan! Çok güzel bir kadın olacak!” “...Sevimli.” “Rey yakında damat adaylarıyla uğraşmaya başlar, heh heh heh. Kaç yaşındasın bakim?” “Dört!”
Kızlar heyecan ve annelik güdüsüyle dolarken Ellie ile oynadı.
Bir süre sonra Vincent, Tabitha ve Lilia ile birlikte aşağı indi. Karı koca birbirine uyan siyah takım ve elbise giyerken, Lilia sıcak bir pelerinin altına çiçekli bir elbise giymişti. Herkes tanıştıktan sonra İkiz Boynuzlar’ın da bizimle birlikte Helstea Müzayede Evi’nin 10. Yıldönümü etkinliğine gelmesine karar verildi. Müzayede evine giderken onları düştükten sonra yaşadıklarım konusunda bilgilendirdim. Babam yüzeysel olarak mektubunda anlatmıştı ama detayları öğrenmek için yanıp tutuşuyorlardı. Elenoir Krallığı’nda dört yıl kadar kaldığımı öğrendiklerinde bayağı şaşırdılar.
Yolculuğumuz kısa sürdü ve her şeyi anlatma fırsatı bulamadan hedefimize vardık.
Vincent’ın elinden geleni ardına koymadığı ortadaydı. Helstea Müzayede Evi nefes kesiciydi. Ünlü mimarlar tarafından inşa edilmiş olan pek çok tarihi ve ulusal anıt ziyaret etmiştim ama hiçbiri bu seviyede değildi. Çok büyük olmasından ötürü inşası sırasında sihirbazlardan yardım aldıklarını tahmin ettim. Müzayede evi, anlaşılması güç tasarımıyla görkemli bir tiyatro salonuna benziyordu. Ana kapılar dört metre yüksekliğindeydi ve taşlaşmış odundan yapılmıştı. Elf Krallığı’nda gördüğüm doğal ve zarif tasarıma kıyasla burası daha karmaşık ve ihtişamlıydı. Yarım silindir şeklindeydi ve farklı silahlar taşıyan heykellerle donatılmıştı.
Erken geldiğimiz için sadece etkinliğe hazırlanan muhafızlar ve çalışanlar vardı. İçerisi daha fazla olmasa da eşit derecede büyüleyiciydi. Ön kapı evin diğer köşesindeki sahneye bağlanan bir yola açılıyordu. Sağdan sola, yüksek kalite mor deriyle kaplı koltuklar vardı. Bu yer kolayca on binlerce insana yuva olabilirdi. Yukarı baktığımda ön sıradaki koltukların tam üstünde özel bölümler olduğunu fark ettim. Hatta duvarı komple camdan yapılma, sahneyi izleme olanağını her noktasına kadar sunan bir oda olduğunu gördüm. Sanırım bunlar VIP içindi.
Camdan duvarı olan VIP odanın bizim olduğunu öğrendim. Babam ve İkiz Boynuzlar muhafızları koordine etmek için bizden ayrıldı. İkiz Boynuzlar, çıkabilecek herhangi bir olaya karşı babama ve muhafızlara yardım etmeye karar vermişti. Vincent da bizi bırakarak çalışanlara bağırmaya ve çok önemli konukları ağırlamak için hazırlanmalarını söylemeye gitti.
Tabitha bizi etkileyici tasarımı ve mobilyaları olan izleme odasına götürdü. Odanın içerisinde şarap rafı ve cama doğru dizilmiş koltuklar ve masalar vardı. Camın hemen önündeki koltuğa kendimi attım.
Nüfuz sahibi insan kalabalığı alt kattaki koltukları doldururken gürültü yükselmeye başladı. İçeri girenler koltuklarda yerlerini alıyordu. Çalışanların bizzat koltuklarına kadar eşlik ettiği kimseler vardı. Sanırım bunlar Krallık’ta nüfuzu olan soylulardı.
Bu süreçte Lilia, Ellie’ye bir tür el çırpma oyunu öğretmişti ve onu oynuyorlardı. Vincent bir grup insanla içeri girdiğinde kızlar gülüşüyordu.
Vincent’ın hemen ardından içeri giren kişi yaşlıca bir adamdı. Şarap kızılı saçlarında beyazlar yer edinmişti. Sırtı dimdik ve omuzları genişti. Sert gözleri ve kılıç keskinliğindeki kaşları duruşunu daha da acımasız kılıyordu. Beyaz kürklü yakası olan kırmızı bir cübbe giyiyordu ve beyaz altından yapılmış gibi duran bir yürüme değneği vardı. Hemen arkasında annemden birkaç yaş büyük gibi duran bir kadın vardı. Annem sevimli, tatlı, dost canlısıyken bu hanımefendi buzdan yontulmuş gibi onun tam zıdydı; kibar, zarif, soylu ve kusursuz ama soğuk ve duygudan arınmış. Gümüşi parıltılar yayan beyaz bir elbise, omuzlarından salınan gece mavisi saçlarıyla tamamlanıyordu. Bu çift, mafya liderine benziyordu.
Kadının arkasında onların çocuğu olduğunu düşündüğüm iki çocuk vardı. Büyük olan erkekti ve 13 14 yaşlarında duruyordu. Babasınınki gibi ciddi kahverengi gözleri ve düz kaşları vardı. Kızıl kahverengi kısa saçları tıpkı babasınınki gibi parlıyordu. Sert görünüşünün aksine bir albenisi vardı, vahşi, güçlü bir mana canavarı gibi, ürkütücü ama çarpıcı.
Daha olgunlaşmasına birkaç yıl vardı ama potansiyeli ortadaydı. Onu Tess ile kıyaslamadan edemedim. İkisi de etkileyici görünürdü ama farklı açılardan. Tess ışıl ışıl badem gözleriyle sevimli komşu kızıydı. Al yanakları ve krem gibi teninin pembemsi dudaklarıyla birleşimi… Gümüşi saçlarının ışıkta parlamasıyla daha da ışıldayan gözleri ve mükemmel dişleriyle her gülümsemesinde kalbimi durduran görüntüsü.
Hayır, bu kız tam zıddıydı. Porselen gibi beyaz görüntüsü yüzünün kusursuzsuzluğunu anlatan bir tablo gibiydi. Uzun kirpikleriyle büyük duran gözleri koyu kahverengiydi ve delici bakışları onu fazla olgun gösteriyordu. Siyaha çalan saçlarını annesinden almıştı. Koyu saçları ve gözlerine kıyasla dudakları çok hafif tonda pembeydi.
Şimdilik sadece birer çocuk olsalar da büyüdüklerinde nasıl olacaklarını merak etmiştim.
Başımı salladım ve bakışlarımı bu ilgi çekici ailenin arkasından giren üç muhafıza odakladım. Bu sırada da zihnimde büyüdüğünde hangi kızın daha güzel olacağını kıyasladım.
Beni yargılamayın! Krallar da erkektir, değil mi?
“Misafirlerimiz olacağını bilmiyordum Vincent! Güzel, güzel. Ne kadar çok o kadar iyi! En azından bu sıkıcı muhafızlar haricinde muhabbet edebileceğimiz birileri oldu değil mi hayatım?”
Adamın sert görüntüsünün altından böyle bir kişilik çıkmasına şaşırarak kaşlarımı kaldırdım. Göz korkutan görüntüsünün aksine gürültülü ve dostane birisi gibi duruyordu.
“Özür dilerim Majesteleri! Yanınızda birkaç kişi daha olmasını önemsemezsiniz diye düşündüm. Bunlar en yakın dostumun ailesi.” Bizden tarafı gösterirken konuştu.
“Millet! Bunlar Sapin’in Kral ve Kraliçesi. Kral Blaine Glayder, Kraliçe Priscilla Glayder ve çocukları Curtis ile Kathlyn’e kendinizi tanıtın.”
“HAH! Beni çok iyi tanıyorsun Vince. Özre gerek yok.” Kral gülümserken dalga geçti.
“Lütfen ama seni okumak, resimli bir çocuk kitabını okumaktan zor değil. Seni gizemli bulan birini görsem şaşırırdım asıl.” Kraliçe başını salladı.
Vov… İnsan ırkının kral ve kraliçesi.
Annem ve Tabitha tek dizlerinin üstüne çöktü. Annem kendisini taklit etmem için bana keskin bir bakış attı, bu yüzden sadece nefesimi bırakarak tek dizimin üstüne çöktüm.
“Kalkabilirsiniz! Lütfen! Formaliteleri bırakalım. Hepimiz Helstea Evi’nin önemli misafirleriyiz.”
Sylvie uyuduğu cübbemden başını kaldırdı ve yeni yüzlerle karşılaştı.
“Kuu?” Başını bağrıma gömerek cıvıldadı.
“Amanın! Ne kadar da tatlı bir mana canavarı!” Bunu gören Kraliçe Priscilla’nın soğuk yüzü aydınlandı ve bana doğru gelmeye başladı.
Kral ve iki çocuğun gözleri de bana dönmüştü.
“Birkaç ay önce yumurtadan çıktı. Adı Sylvie. Hadi merhaba de.” cevapladım.
“Kyu~!” Cübbemden fırlayarak konuştu. Yeni çevresini incelemek için başını döndürdü.
“Bu senin Bağ’ın sanırım genç adam?” Kral yaklaştı ve Sylvie’yi daha iyi incelemek için eğildi.
Başımla onayladım. Sylv’in görünüşü bir sorun çıkarmazdı. “Mana canavarına sahipsin çok şanslısın. Bebek canavarlar bile kolay kolay eğitilemezler yine de o oldukça itaatkar görünüyor.”
“Zihinsel olarak iletişim kurabiliyoruz bu yüzden itaatten çok karşılıklı anlaşma diyebiliriz.” omuz silktim.
“Ne? Eşit bağ altında olduğunuzu mu söylüyorsun?”
Hepimiz sesin kaynağına döndük. Çocukların arkasındaki pelerinli muhafızlardan biriydi.
“Şey, onun ne olduğunu bilmiyorum ama bağımızı başlatan oydu. Yani sanırım evet?” omuzlarımı silktim.
Bağı kimin başlattığı gerçekten de bu kadar önemli miydi?
“Bağına yakından bakabilir miyim?” pelerinli muhafız ürpertici bir şekilde bize yanaştı.
Reddetme şansı bulamadan Kral olaya dahil oldu.
“Bir başkasının hayvanını incelemenin ne yeri ne de zamanı. Kabalaşıyorsun Sebastian.” Nazik bakışları onu azarlarken sertleşti.
“Arthur. Arthur Leywin.” Kısaca reverans yaparken kendimi tanıttım. Müzayedenin kısa süre içinde başlayacağını duyuran sesle birlikte hepimiz yerimize oturduk.
Kucağıma kurulmuş olan Sylvie’ye gözlerini dikmiş olan pelerinli figüre hızlı bir bakış attım.
Magnec