Kadın çocuğu şimdiden okula kabul etti bence? Art'ın büyüsüne kapılmamak mümkün değil
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
20. Bölüm Huzurlu Zamanlar
Geldiğim dünyada elemental geliştiriciler, farklı tarikatların gelişimcileriydi.
Toprak, Ateş, Su ve Rüzgar Tarikatları kendi elementlerine ait teknikleri öğretirdi.
Eski dünyamda Kral olmamı sağlayan en büyük etken dört farklı element tarikatının öğretilerini de kullanarak dövüşebilmemdi. Bunun anlamı bu dünyada quadra-büyücüsü olduğumdu, tabii öyle bir şey varsa.
Elbette tercihlerim vardı. Toprak ve rüzgar elementlerine hakimiyetim zayıftı ama konu ateş ve su olduğunda gerçekten de güçlüydüm. Rüzgarı zorlukla kullanıyordum ve söz konusu toprak olduğunda ufak bir yardımdan fazlasını elde edemiyordum. Hayır. Savaştaki bu kadar korkulan birisi olmam ateş ve su gibi zıt elementlerdeki mükemmel hakimiyetimden kaynaklıydı.
Dedişle çalışırken aklımda olan sayısız teoriyi test etme fırsatı buldum. Bu teoriler sırasında öğrendiğim bir şey varsa o da sihirbazlık için yeteneğim olmamasıydı. Hatta bana sihirbazlık temellerini öğretecek birini istediğimde dede birini bulup getirdi ama neredeyse kendimi öldürüyordum.
Geliştiricilik ve sihirbazlık bir açıdan oldukça farklıyken başka bir açıdan oldukça benzerdi. Bir geliştirici potansiyel olarak herhangi bir sihirbazın yaptıklarını yapabilir. Yine de bunu ancak mana çekirdeğinde zirveye ulaşmış ve elementlerinde oldukça derin bir kavrayışa ulaşmış olan büyücüler yapabilirdi.
En basit kuralı aşıp hem sihirbaz hem de geliştirici olabileceğimi sanmıştım. Böyle bir şeyin mümkün olmadığını zor yoldan öğrenmek zorunda kaldığım için pişmanım. Denediğim bir diğer teori değişken olma potansiyalimdi. Dört elementi de kontrol edebildiğimi gördüklerinde Virion dede ve Tess’in nutku tutulmuştu. Ama dört ay sonra ileri elementleri kontrol edebilecek miyim diye denediğimde karışık sonuçlarla karşılaştım.
***
“Ağzını kapalı tutmaya çalış!”
Saçlarım havaya dikilirken etrafımı çevreleyen havada çatırtı sesleriyle elektrik akımı oluştu. Saldırmaya hazırlanırken sarı yıldırım akımı etrafımı çevreledi.
“Ne oluy…” babam yaşadığı şokla neredeyse saldırısını durduruyordu. Ona kendini toplama fırsatı vermeden ileri atıldım. Arkamdaki çimenler ve toprak üzerinde patinaj izleri bıraktım. Arkasına sıçrayıp yıldırımları yumruğuma yoğunlaştırdım ve kroşe denedim.
Yumruğum babamınkiyle çarpışırken korkunç bir patlama peydah oldu. Babam saldırımı engellemeyi başarsa da artçı şok onu yakındaki bir ağaca savurdu.
Babam ayağa kalkarken kolunu alevle kapladı ve ardından bana baktı. İkimiz de sessizliğe bürünmüştük. Bakışlarımız niyetimizi anlatmaya yetiyordu. Boyutuna göre dehşetengiz bir hızla bana doğru atılırken kendimi hazırladım. Babam menzilime girdiği anda beni yumruk yağmuruna tuttu. Özümseme aşamasını geçmiş bedenim ve yıldırım etkisiyle güçlenmiş reflekslerimle her bir yumruk darbesinden minimum hareketle kaçındım. Yumruklardan kaçındığım sırada yıldırım ve alev birleşiyor, her bir yumruk daha keskin daha hızlı hale geliyordu; gerçekten de benim babamdı.
Durum cüssem ve menzilimden dolayı oldukça aleyhimeydi ve babam böyle bir fırsatı geri çevirecek birisi değildi. Yaklaşmak için tüm çabalarımı boşa çıkaran babam aramızda kendisi için ideal olan mesafeyi koruyordu. Savuşturduğum her yumruğuyla kollarını hissizleştirecek ufak yıldırımlar gönderiyordum. Babam fark ettiğinde çok geçti; hamleleri giderek yavaşladı ve kontrolünü kaybetmeye başladı. Fırsattan istifade ederek yumruğunun altına daldım. Aparkatımı hazırlamış ve tam vurmak üzereydim ki babamın tekmesini çenemin altında hissettim.
Berabere kalmıştık.
Kozlarımızı paylaşmanın yarattığı gerilim dağılırken babam omuzlarımı tuttu.
“Uf!” şaşırarak cıyakladı.
Çevremdeki elektrik akımları ona ufak bir şok vermişti. Gülerek manamı dağıttım ve babamın beni kaldırmasına izin verdim. Sonunda değişkenler dünyasına adım atmıştım ama bu sadece bir başlangıçtı. Yıldırım elementi hala bana çok yeniydi ve öğrenmem çok şey vardı. Buz elementi büyülerine gelirsek onları kullanmak benim için çok daha zordu. İki elementi de kullanmak benim için çok yüksek miktarda mana gerektiriyordu ve bunun çoğu da uyumsuzluklar yüzünden telef oluyordu. Kullanım süresi olarak da oldukça katı bir sınırlamam vardı. Yıldırım elementi için üç dakikayı zorlayabiliyordum, buz elementi içinse bu daha bile azdı.
Şimdilik yıldırım özelliğini kullanmak beni zorluyor olsa da gelecekte bu bir sorun olmayacak.
Temel elementlerin ileri formlarına ulaşabilen büyücülerin sayıca az olmasının sebebi ileri formların tamamen farklı ve çok daha zor olmasıydı. Elbette ben yıldırım ve buz formlarını dört ayda öğrenebilmiştim ama bu ileri element formlarında tam bir acemi olduğumu hatırlatmama gerek var mı? Eski dünyam bu ileri element formlarına yükselmem için gereken anlayış ve bilgiyi bana sunmuş olsa da eski dünyamdaki deneyimlerim bir değişken olmam için beni hazırlamamıştı.
Ses ve yerçekimi elementlerine gelecek olursak henüz olumlu bir sonuca ulaşamıyordum. İlk adımı atabilmek için bile bir büyücünün temel element ve yüksek formları arasındaki ilişkiyi kavraması gerekirdi. Bundan sonra büyücünün bedeninin de temel element ve yüksek formu arasında bağlantı kurabilmesi ve yapıları arasında ahenk meydana getirmesi lazımdı. Rüzgar ve toprak için bırakın temel ve yüksek form arasında bağlantı kurabilmeyi, bedenim henüz mana parçacıklarının yapısını bile değiştiremiyordu.
Bu dünyada da rüzgar ve toprak ile pek uyumlu olmadığımı fark ettiğimde teorimin doğru olduğunu anladım.
Bedenimin enerjisi tükenmişti ve babam beni kaldırdığı gibi tekrar kıçımın üstüne düştüm. O sırada babam ile etrafımızı çevreleyen ölüm sessizliğini fark ettim.
Babam her zaman bir şeyleri kolayca kabullenen biri olmuştu ve benim dahiliğimi zaten biliyordu. Dolayısıyla değişken olduğumu öğrenmek onu pek şaşırtmamıştı. Ancak bu diğerleri için geçerli değildi. Bu durumdan etkilenmemiş görünen tek kişi kız kardeşimdi ama bunun sebebi olan biteni pek anlamamış olmasıydı. Muhtemelen babamı dövüşürken görmeye alışkındı, böylece ona garip gelen bir durum olmamıştı. Vincent ve Tabitha’nın yüzü aynıydı: bembeyaz bir surat, çeneleri düşmüş, gözleri kocaman açık. Annem şoktan elleriyle ağzını kapatmıştı ve Lilia bile bunun normal olmadığını biliyordu.
Babamın heyecanlı ama şaşırmamış kabullenişi beklentilerim içerisindeydi.
“Haha… Sürpriz!” Kollarımı havaya kaldırıp zayıfça güldüm.
“Kuu~!” Sylvie bana doğru koşuşturdu ve sanki ‘Baba, iyi misin?’ der gibi endişeli bakışlar atıyordu.
İlk konuşan Vincent olmuştu.
“De-değişken!” diyebildi.
“Tanrım…” Tabitha sadece iç geçirebildi.
“Eee, Art. Bu numarayı ne ara öğrendin?” babam şoktan ziyade meraklı bir ses tonuyla sordu. Saçlarımı dağıtırken kafasını salladı.
“Çok olmadı, baba. Zaten zorlukla kontrol ediyorum,” süklüm püklüm cevapladım.
Oturma odasına girip yemek masasının çevresine dizildik.
“Rey… oğlun. Nasıl bir geleceğe sahip olduğunun farkında mısın? Sadece sekiz yaşında ama pek çok deneyimli B sınıfı maceracıdan daha güçlü,” Vincent heyecanını zorlukla kontrol altında tutarken konuştu.
Babam kafasını kaşıdı. “Manyak bir durum. Üç yaşında uyanmasının delice olduğunu sanıyordum ama bir de değişken olması…”
“Ne? Üç yaşında mı uyandı?!” Tabitha koltuğundan fırlarken bağırdı.
Annem başıyla onayladı. “Arthur evimizin çoğunu havaya uçurmuştu.”
Babam ve Vincent sandalyelerine gömülüp iç çekti...
“Baba? İyi misin?” Eleanor babamın yanağını dürttü.
Babam Eleanor’u annemin kucağından alıp güldü, “Haha, evet. İyiyim, prenses.”
Vincent sandalyesinden kalktı ve kollarını masaya koyarak ciddi bir ifadeyle bize baktı.
“Rey, oğlunu Xyrus Akademisi’ne sokmaya ne dersin?”
“Ne? Ciddi olamazsın değil mi? O sadece sekiz yaşında!” babam sandalyesinden kalkıp reddetti.
Tabitha eşlik etti, “Rey, Alice, sanırım çocuğunuz Xyrus’a elini kolunu sallayarak girebilir.”
“Sadece soyluların Xyrus Akademisi’ne girebildiğini sanıyordum?” annem yanıtladı, yüzünden endişesi okunuyordu.
Vincent heyecanla konuştu, “Bunu halledebilirim! Xyrus Akademisi’nin Müdiresi için pek çok iş yaptım. Kayıtlar için yardımcı olacaktır.”
“A-ama okul masrafları bizi aşar.” annem araya girdi, hala beni gönderme fikrine tereddütle yaklaşıyordu.
“Alice, endişeleneceğin son şey bu olsun. Elbette ki masrafları üstlenmekten gurur duyarız. Arthur’un yeteneğini muazzam. Neler başarabileceğini kim bilir? Biz ödemesek bile eminim ki onun sponsoru olmak için can atacak soyluları kolayca bulabiliriz.” Tabitha, Alice’in elini tutarak rahatlattı.
“Öhöm! Ben de bu konuda söz hakkı alabilir miyim?” insanlar birinin geleceği hakkında konuşurken o kişinin yanlarında bulunduğunu unutuyordu.
“Daha bugün eve döndüm. Okula gidip gitmeme konusunda bir karar vermeden önce ailemle zaman geçirebilir miyim?” anlamlı bakışlarımı Vincent’a çevirdim.
“Tab-tabii ki. Üzgünüm. Haha. Sanırım bir an fazla heyecanlandım.” zayıf bir halde güldükten sonra tekrar sandalyesine çöktü.
“Teşekkür ederim.” Helstea ailesine bir gülümseme gönderdim.
Kafamı anneme çevirdim, “Anne, nerede uyuyacağım?”
“A evet! Neredeyse unutuyordum! Odan evin sol kanadında, Eleanor’un odasının yanında. Hadi hep beraber gidelim, geç oluyor.”
Sylvie başımın üstünde uyuyakalmıştı ve kardeşim de benim geleceğimden bahsederken rüya alemine girip çıkıyordu.
Bugün çok uzun bir gün oldu.
Annem ve babam beni bundan sonra yaşayacağım odaya götürdü. Ashber’daki odamdan daha büyüktü ama yine de ev gibi hissettiriyordu. Mobilyalar odada boş bir alan oluşturacak şekilde yerleştirilmişti ki bu benim için iyiydi. Sonuçta çalışmak için boş alana ihtiyacım vardı.
Sylvie’yi yatırıp yatağıma oturdum, anne ve babam yanıma oturdu.
“Yarın alışverişe gidiyoruz. Sana yeni kıyafetler almalıyız.” annem saçlarımı okşarken konuştu.
Babam önümde diz çöktü ve kolumu kavradı. “Arthur, dahi olsan da olmasan da benim oğlumsun. Ne olursa olsun her zaman seni seveceğim ve seninle gurur duymaya devam edeceğim.” yüzü ilginç bir şekilde ciddiydi. “Küçük dehaları” yerine her zaman oğulları olarak görülecek olmak rahatlatıcıydı.
Sessizce onayladım. Yeteneklerimi tüm ayrıntısıyla ortaya koymayı düşünmüştüm ama ufak adımlarla ilerlemenin daha güvenli olduğunu düşündüm.
Ayağa kalkıp yanağımı sıkarken şeytani bir şekilde sırıttı. “Üstelik, yıldırım büyünü kullanırken kendini tuttuğunu biliyorum. Beni kandırdığını düşünme! Yakında tekrar mücadele edeceğiz.”
Annem bunun üzerine azarladı, “Yemin ederim siz erkeklerin tek düşündüğü şey dövüşmek.”
Annem gözlerindeki rahatlatıcı gülümseme ile bana baktı. “Baban haklı. Nasıl bir deha olursan ol yine de benim minik oğluşumsun.”
“Haha. Ergen oğlun olamaz mıyım? Sonuçta sekiz buçuk yaşındayım, anne!” ona sırıttım.
“Hayır! Olamazsın!” ikisi de odadan çıkmadan önce sertçe cevapladı.
“Şimdi biraz dinlen. Yarın kız kardeşinle alışverişe gidelim. İkinizin kaynaşması için güzel bir fırsat olur.” annem kapıyı kapatıp odadan çıkmadan önce hatırlattı.
Yıkanmaya bile halim kalmamıştı. Bu yüzden kendimi yatağa attım ve uyumakta olan Sylvie’nin havalanmasına neden oldum. Tekrar uykuya dalmadan önce mızmızlandı.
Bugün uzun bir gündü. İyi, uzun bir gün.
Yüzümde mutlu bir ifadeyle Sylvie’yi takip ettim ve rahat uykunun kollarına koştum.
***
Bebek ejderham yüzümü yalarken uyandım.
“Haha, uyandım Sylvie, uyandım!”
“Kyu~!” üstümde zıplıyordu, heyecanı çevresine yayılıyordu.
Aklıma Tess geldi. Onun işkenceleriyle uyanmayı özleyeceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Acaba ne yapıyordu?
Tess büyürken en yakın arkadaşım olmuştu. Biraz vahşileşmiş olsa da o hala Elenoir’da benim için endişelenen ve benimle ilgilenen Tess idi.
Hızlı bir duş aldım ve yanımda kokuşmuş ejderhamı da sürükledim. Ilık suyu hissetmesiyle kaçmaya çalıştı ama merhamet etmedim. Kısa süre sonra ikimizde ak pak olmuştuk.
“...Kyu…” Sylvie somurtarak yatağıma çöktü. Sudan kaçmak için çırpınmaktan bitap düşmüştü.
“Sızlanma! İkimiz de kirlendik ve dün yıkanmadık.”
Kapımın çalındığını duyduğumdan giyinmek için acele ettim.
“Geliyorum!” dedim gömleğimi kafamdan geçirirken.
Kapıyı açtım ve karşımda utangaç Eleanor’u buldum. Bakışlarını yere indirmiş ayağının ucunu yerde döndürüyordu.
“Merhaba Ellie.” Onunla göz hizasına gelmek için dizlerimin üstüne çöktüm. Yapabildiğim en kibar gülümsemeyi ortaya serdim.
“Gü-günaydın ağbiy. Anne seni uy-uyandırmamı söyledi,” başı hala yerdeyken mırıldandı.
“Haha, anladım! Çok teşekkür ederim, küçük kardeşim.” kafasını okşarken konuştum.
Hafifçe kızardığını görünce iyi bir tepki almış gibi hissettim.
“Beni mutfağa götürebilir misin?” elini tutarken sordum.
“En!” heyecanla onayladı ve bir anlık tereddütten sonra elime yapışıp beni peşinde sürükledi.
Sylvie arkamızdan takip etti, koşuşurken yeni çevresine bakınıyordu.
Mutfağa girdiğimde beni pastırma kokusu karşıladı. Annem ve Tabitha’nın yemek yaparken konuştuğunu gördüm. Lilia masada otururken bacaklarını sallıyor, kahvaltıyı bekliyordu.
“Günaydın, anne, hanımefendi, Lilia!” diye konuştum.
“Naydın!” “Kyu!” Ellie ve Sylvie aynı anda taklit etti.
“Ah! Ellie seni uyandırmayı başarmış. Bebekken bile seni uyandırmakta zorlandığımı hatırlıyorum, Art. Yemin ederim kütük gibi uyuyordun.” annem büyük bir tabağa yumurta koyarken kıkırdadı.
“İyi uyudun mu?” Tabitha elindeki salata tabağını masaya bırakırken gülümsedi.
“Harika uyudum, Bayan Helstea.”
“Selam, Ellie! Gü-günaydın, Arthur…” Lilia hafifçe konuştu. Bakışlarımız buluştuğu gibi kafasını çevirdi.
Gülümsedim ve selamına karşılık verdi.
Kahvaltı harikaydı. Annem normal zamanlarda hizmetçilerin yemek hazırladığını ama bugünlük kendisinin bana hazırladığını söyledi. Annemin yemeğini yemeyeli çok zaman olmuştu ve bunu ne kadar özlediğimi yeni fark ediyordum. Sylvie’ye de et verdiğime emin oluyordum. Ne uzatırsam midesine indirdiği için parmaklarıma dikkat etmem gerekiyordu. Zamanla, Ellie ve Lilia da Sylvie’yi beslemek istedi ve ben de istediklerini yapabileceklerini söyledim. Sylvie onların ellerinden beslendiği için onlara kolaylıkla ısındı.
“Araba kapıda bekliyor. Bulaşıkları lavaboya bırakıp gidelim!” dedi Tabitha.
Xyrus muazzam bir şehirdi. Yolda ilerlerken görüş alanıma giren her şeye hayranlıkla bakıyordum. Büyü dükkanları, cephanelikler, büyü kitapları ve hatta canavar çekirdeği dükkanları! Bir büyücünün isteyebileceği her şey vardı. Arabamızın yanından lüks arabalar geçerken yetişkinler ve çocukların hepsi abartılı kıyafetler giyiyordu. Bazı binalar çok yüksekti ve bu da şehrin daha büyük görünmesine neden oluyordu. Bunun yanında Ashber ise çok dar kalmıştı. Ayrıca benden birkaç yaş büyük çocukların benzer üniformalar içinde olduğunu gördüm. Kimisi siyah, kimisi gri ve kimisi kırmızıydı. Yapmacık tavırlarını görünce Xyrus Akademisi öğrencileri olduğunu tahmin ettim. Eski dünyamda üniformalar ayrımcılığı azaltmak için ekonomik arka planı örtme amacıyla kullanılırdı ama burada üniformalar bizzat altın madalyon etkisi yaratıyor gibiydi.
Bu şekilde Xyrus’un moda alanına ulaştık. Kadınlarla kıyafet alışverişine çıkmanın, Virion dede ile yaptığım eğitimlerden daha zor olduğunu itiraf etmeliyim ki Virion dede ile eğitim yapma düşüncesi bile soğuk terler dökmeme neden oluyor.
Kızların kendi moda zevkine göre bir manken hizmeti gördüm. Annem basit kıyafetler giymemi istiyor, Tabitha beni bir prens gibi göstermek istiyordu. Lilia ve Ellie bile birkaç kıyafet denemem için beni zorlamıştı.
“İyi görünmelişin, sonuçta benim ağabiymsin!” ellerini kalçalarına koyup açıklamıştı.
Sylvie benden yayılan bitkinliği sezerek kafamın üstünde beni teselli etmeye çalışıyordu.
Yarısı annemden yarısı Tabitha’dan on set kıyafetim olmuştu. Ne kadar annemle birlikte Tabitha’yı durdurmak istesek de bizi azarlamış ve göz kırparak “Yatırım olarak düşünün. Ayrıca her zaman bir oğlum olsun istedim.” demiştim.
Kıyafet dolu çantalarımızı arabaya bıraktıktan sonra etrafa bakınmaya devam ettik. Cephaneliği görmek istiyordum. Gerçekten kılıç ustalığını çalışmak için ortalama bir kılıca ihtiyacım vardı; eğitimime uzun zamandır doğru dürüst devam etmiyordum ve bu becerilerimi de etkiliyordu. Kızlar cephanelikle ilgilenmediği için mücevher dükkanlarına sürüklendim. Sanırım cephaneliği babamla ziyaret etmem gerekecekti.
Nihayetinde eve geri döndük. Babam eve geldiğinde hem zihinsel hem fiziksel olarak tükenmiştim.
“Günün nasıl geçti oğlum?” yemek masasında yanıma otururken güldü.
“Alışverişe çıkmanın bu kadar yorucu olmasını beklemezdim.” homurdandım.
Yakınmalarımı duymuş gibi Vincent ile Tabitha karşımıza oturdu.
“HAHA! Bir grup kadın pestilini çıkarmış diye duydum, Arthur!” Vincent atıldı.
Tabitha sırıtıp annemle bakışırken halsizce başımı salladım. “Senin küçük dahin sandığım kadar marifetli değilmiş.” Lilia ve Ellie buna kıkırdadı.
“Kadınların söz konusu alışveriş olduğunda yüce bir dayanıklılığa sahip olduğunu itiraf etmeliyim.” diyerek yenilgiyi kabul ettim.
Babam ve Vincent buna kahkaha atarken bana hak verdiler.
Kapı zilinin sesi ve birkaç kapı vuruşu herkesin dikkatini çekti.
“Ah! Sanırım geldi!” Vincent ayağa fırladı.
Herkesin yüzündeki ifade kimin geldiğini anlamayanın tek ben olmadığımı doğruluyordu.
Vincent yanında yaşlı bir kadınla yemek salonuna geldi.
“Rey, Alice, Arthur, biliyorum okul meselesini ertelemek istediğinizi söylediniz ama kendimi tutamadım. Millet. Cynthia Goodsky ile tanışın! Xyrus Akademisi’nin müdiresi.”
Yüzümdeki rahatsız olmuş ifadeyi fark eden Vincent ekledi, “Endişelenme, seni hemen okula göndermek için onu buraya davet etmedim. Sadece seninle tanışmasını istedim.”
Müdire bana garip bir şekilde gülümsedi, “Nihayet seninle tanışmak güel, Arthur.”
Magnec