Ulan baya efkar kastım hee... Bir an önce gitsin anne babasının yanına ya, içimde kaldı kaç bölümdür sldldld
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
16. Bölüm Öbür Taraf
Reynolds Leywin’in Ağzından:
İnanamıyorum.
Oğlum. Oğlum öldü.
“HAYIIIRR! HAYIR, HAYIR, HAYIR, HAYIR, HAYIR, HAYIR.”
Durden oğlumu kurtarmak için uçurumdan atlamama engel oldu.
Geç kaldığımı biliyordum. Olan olmuştu, biliyordum ama öylece duramazdım. Bir şeyler yapmalıydım.
“Bırak beni! Oğlum! Hala hayatta olabilir. Bırak oğlumu kurtarayım! Lütfen.”
Durden beni bırakmıyordu ve Adam da beni tutmak için yardıma geldi.
“Lütfen, Rey. Kendini toplamalısın. Bunu söylemenin kolay bir yolu yok ama bu düşüşten sağ kurtulması mümkün değil.” her zaman dalgacı olan Adam’ın yüzünde ağır bir ifade vardı ve gözlerimin içinde dahi bakamıyordu.
“Adam haklı. Kendini topla. Karının sana ihtiyacı var, Rey.” Durden da mırıldandı.
Haklılar. Hem de çok haklılar. Yine de. Neden bedenim beni dinlemiyor? Neden gidip karımı teselli edemiyorum?
“AAAAHHHH!!!” diye bağırdım her şey kararmadan önce.
Uyandığımda Helen’ın alnımda ıslak havlu tuttuğunu fark ettim.
“Nihayet uyandın.” dedi. Yüzünde zayıf, sempatik bir gülümseme vardı.
Onu görmezden geldim ve kalkıp yüzümü ellerime gövdüm.
“Bu bir rüya değil, değil mi? Lütfen bana uyandığımda oğlumu Jasmine ve Adam ile oynarken bulacağımı söyle.”
“...”
“Özür dilerim…” diyebildiği tek şeydi. Ardından o da ağlamaya başladı.
Durden çadıra girdi.
“Reynolds. Canının ne kadar acıdığını tahmin bile edemem ama karının sana ihtiyacı var. Kendini suçluyor, Rey. Oğlunuzu kaybettiğiniz için onu suçladığını düşünüyor.” kırmızı gözlerinden onun da zor zamanlar yaşadığı belli oluyordu.
“...” buna karşılık gıkımı bile çıkaramadım ve Durden’a arkamı döndüm.
Bir anda geri çekildiğim sırada ani bir sarsıntı hissettim. Gözümün ucuyla Durden’ın koca elini gördüm. Görüşüm bulanıklaştı ve bana tokat attığı sırada yanağıma yoğun bir acı saplandı.
“Reynolds! Alice’in kendini öldürmesine engel olmalıyız! Bunalıma girecek zaman değil! Üzgün kıçını kaldır ve hayatta olan kişiyle ilgilen!” diye gürledi.
Sanırım ilk kez Durden’ı bu kadar öfkeden deliye dönmüş bir halde görüyordum.
Hafifçe başımı sallamayı başardım. Beynim hala yediği tokatın etkisiyle sallanıyordu. Bu halde karımın çadırına gitmeyi başardım.
Karım battaniyenin altına kıvrılmıştı ve yanında duran Angela onun sırtını okşuyordu.
Angela’ya anlamlı bir bakış attım. Ne demek istediğimi anlamış gibi başıyla onaylayıp çadırdan çıktı.
“...Alice.”
“...”
“Tatlım. Karımın güzel yüzünü görebilir miyim?”
“Çocuğumuzu...” diye mırıldandığını duydum.
“Ne dedin bebeğim?” diye yanıtladım sırtını okşarken.
“Çocuğumuzu öldürdüm!” diye bağırdı ve benimle yüzleşmek için kafasını kaldırdı.
“Oğlumuzu öldürdüm, Reynolds. Hepsi benim suçum! Eğer be-ben orada olmasam, o saldırıdan kaçınabilirdi. Yaşayabilirdi. Beni kurtarmak için kendini feda etti… *hıh* ...benim yüzümden.”
Karımı yanıma çektim ve ona sıkıca sarıldım. Alnını defalarca öptüm.
Karım göğsümde hıçkırıklara boğulurken kendim de ağlamamak için gözlerimi sımsıkı yumdum.
Dökecek gözyaşı kalmayana kadar öylece durduk.
*Hık*
“Benden nefret etmiyor musun?” fısıldadığı için güç bela duyabildim.
“Senden nasıl olur da nefret ederim? Alice. Seni seviyorum ve her zaman da seveceğim.”
*Hık* *Hık*
“...Onu çok özlüyorum, Rey.” tekrar hıçkırıklara boğuldu.
Dişimi sıkıp karımın önünde güçlü kalmaya çalıştım.
“Bil-biliyorum bebeğim. Ben de onu özlüyorum.”
Yolculuğumuzun kalanı yavaş ve zorluydu. Fiziksel olarak değil. Hayır. Sanki vahşi hayvanlar bile yaşadığımız duygusal fırtınanın farkındaymış gibi bize yol verdi. Grubumuz sessizce ilerledi. Adam’ın ortamı yumuşatma çabalarının hepsi ezici bir sessizlikle son buldu. Neşeli Angela’nın bile yüzünden düşen bin parçaydı.
Yolculuğumuzun son gecesinde Alice ile birbirimize sarılarak uyuyakaldık. Onu teselli etmeyi başardım ve bu bana da iyi geldi. Bahane bulmalıydım. Arthur’u Alice’i koruması için gönderen bendim. Suçlayacak birilerini arayıp durdum ama asıl suçlular çoktan öldürülmüştü. İntikam alınmıştı. Şimdiyse bu içimdeki pişmanlıkla dolu kara boşlukla kalakalmıştım. Alice ile kendimizi toparlayabilmemizin tek sebebi doğmamış çocuğumuzdu. Arthur ile yaptığım hatayı tekrarlamayacaktım. Sadece bi çocuktu ama ben onu savaşçılara ve hatta bir büyücüye karşı karımı koruması için göndermiştim. Kendimden başkasını suçlayamazdım.
Işınlanma kapısından geçerek süzülen şehir Xyrus’a ulaştık. Yol boyunca hiçbir sorun yaşamamıştık. Sanki Tanrı yeterince şey yaşadınız dercesine bizimle alay ediyordu. İkiz Boynuzlar ile burada yollarımızı ayıracaktık.
“İyi olacağınıza emin misiniz?” Adam, kendisi için ender rastlanan endişeli bir ifade takınmıştı.
Durden ekledi, “Birkaç gün daha sizinle kalabiliriz. Bu şehre aslında Arthur için geldiğinizi biliyorum ama…” cümlesini tamamlayamadı.
“Sorun değil. Sizin de kendi işleriniz var. Bize birkaç hafta yetecek kadar paramız ve temel teçhizatımız var. Lonca Salonu’na konumunuzu bildirin.“ gülümsemeye çalışarak onları yolcu ettim.
“Tamamdır. Kendinize iyi bakın. Sonra görüşürüz.” Durden yanıtladı ve ikimize birden sarıldı.
Kızlar da veda ettikten sonra Alice’e sarıldı. İkiz Boynuzlar gittikten sonra karıma döndüm, yüzümde ciddi bir ifade vardı.
“Alice, burada yaşamak ister misin?”
Kafası karışmış bir halde yanıtladı, “Ashber’daki evimiz ne olacak? Daha yeni inşa ettirdik. Hala pek çok eşyamız orada.”
Kafamı salladım. “Yeni bir çevrede temiz bir başlangıç yapmamızın en iyisi olacağı düşüncesindeyim. Ashber’daki evimizde Art ile çok fazla anımız var. Orada kalırsak bunu aşabileceğimizi sanmıyorum. Ashber’daki eşyalarımızı bize getirmesi için birkaç tüccar tutabiliriz.”
Kararını vermeden önce başını eğdi ve ardından kabul etti. “Peki ya iş? Burada nasıl yaşayacağız? Bu yaşamak için çok pahalı bir şehir, Rey.” endişeli ifadesiyle sordu.
Bir kez olsun gerçekten gülümseyebilmiştim - bugünlerde içten bir gülümseme ender bulunuyordu. “Burada yaşayan eski bir arkadaşım var. Yıllar boyunca benden sayısız kez koruması olmamı istedi. Hala kendisiyle görüşüyorum. Bu bölgede hatırı sayılır bir tüccar ve büyük bir köşkü var. Eminim kalabileceğimiz bir yer ayarlayabilir. Onlar iyi insanlar, Alice.”
Başka şüpheyle yaklaşsa da köşke vardığımızda eski dostumun bana sarıldığını görmek karımın endişelerini biraz olsun yatıştırmıştı.
“Rey! Dostum! Hayatımı kurtaran kahraman! Seni bu küçük şehre hangi rüzgar attı?” takım elbiseli zayıf, gözlüklü adam beni bırakırken bağırdı ve koluma vurdu.
Vincent Helstea cılız bedeniyle 1.70 boyundaydı. Kaslarını değil, beynini çalıştıran bir adamdı. Vincent normal bir insandı ama çok başarılı olan bir insan. Helstea Evi nesiller boyu iş ticareti yapmıştı. Ailesi birkaç kuşak boyunca zor dönemlerden geçmiş olsa da Vincent tek başına aile varlıklarını artırmıştı. Bunu da Xyrus’ta ilk önce Helstea Müzayede Evi’ni kurarak, ardından da komşu şehirlere müzayede evleri açarak başarmıştı.
Onunla sapa bir şehre Müzayede Evi açmaya giderken tanışmıştım. Lonca’nın bana tahsis ettiği eskort görevi için onun ekibindeydim, haydutlarla başımız belaya girmişti. Hayatını kurtardıktan sonra aramız ısındı.
Kapıyı açan hizmetçi Vincent’ın bana sarıldığını görünce ayrılmıştı. Kısa süre sonra Vincent’ın eşi ve kızı da geldi. Bu yaygaranın sebebini merak etmiş olmalılardı.
“Tabitha! Yakın dostum Reynolds ve eşi Alice ile tanış! Alice, Reynolds, bu benim karım Tabitha ve bu tatlı hanım da benim kızım, Lilia.” Vincent kızını kucağına alarak açıkladı. Uzun kahverengi örülmüş saçları ve tatlı ela gözleriyle küçük bir kediciği anımsatan küçük kız, Art’ın yaşlarında gibi duruyordu. Bu genç hanımın büyüdüğünde ne kadar güzel olacağını düşünmek canımı acıttı. Hala bir geleceği vardı...
Karanlık düşünceleri bir tarafa bırakarak kendimi tanıttım, “Tabitha! Sonunda seninle tanışabildik. Elshire Şehri’ne olan yolculuğumuzda Vince senin adını ağzından düşüremedi. Siz çocukların ne güzel bir kızı olmuş böyle!”
Karım, Tabitha ile tanışıp kaynaştıktan sonra Vincent rahatlamamız için bizi oturma odasına yönlendirdi.
“Söyle bakalım hangi rüzgar attı seni buralara, Rey. Son mektubunda Ashber’a yerleştiğini yazmıştın.” dedi, Alice ve bana bir kadeh şarap uzatarak.
Derin bir nefes aldım ve dişlerimi sıkarak hikayemizi anlattım.
“Hiçbir fikrim yoktu. Başınız sağ olsun,” Vincent en sonunda kısık bir sesle konuştu. Eşi elleriyle ağzını kapattı. “Lilia’yı kaybetsem ne yapardım bilmiyorum. Sizin için yapabileceğim bir şey var mı?”
Beceriksizce yanağımı kaşıdım, “Bana defalarca kez Müzayede Evi’nin muhafızlarına birkaç büyü öğretebilir miyim diye sordun. Bu teklifin hala geçerli mi? Öyleyse bana büyük bir iyilik yapmış olursun. Gerçekten burada küçük bir ev tutup basit bir hayat yaşamak istiyorum. Karımın Arthur’un doğup büyüdüğü Ashber’daki eski evimize dönmesini istemiyorum.”
Vincent’ın yüzünde büyük bir sırıtma belirdi. “Saçmalama! Hiçbir dostum küçük bir barakada yaşayamaz. Aslına bakarsan ben de tam bu iş için birini arıyordum! Helstea Müzayede Evi’ni yeniledik, artık eskisinin üç katı kişiyi ağırlayabiliyoruz. Bununla birlikte güvenliği sağlamak için bir grup geliştiriciyi işe aldık ama biraz şekillendirilmeye ihtiyaçları var. Onları mükemmel hale getirebilirsin, Rey. Bana büyük bir iyilik yapıp bu işi alır ve benim için çalışır mısın?” Çaresiz bir yüz ifadesi takınmıştı.
Buna karşılık gülmeden edemedim; çaresizlikten doğan teklifimi alıp benim ona iyilik yapacağım bir hale sokmuştu. Kafamı sallayarak uzattığı elini sıktım ve anlaşmamızı tartışmaya koyulduk.
Ne kadar derhal işe girişmek istesem de Vincent çalışmak için en iyi halimde olmam gerektiği konusunda direterek dinlenmemi söyledi. Ayrıca köşkte kalmamız konusunda da ısrar etti. Bize Tabitha ve Lilia’nın sürekli köşkün çok büyük ve boş olmasından yakındığını söyledi. Başta istemesek de en nihayetinde Alice ile birlikte köşkün sol kanadına yerleştik. Vincent kibarlığı abartıp gelecekte başka bebekler yapmak istersek kullanabileceğimiz birkaç oda daha olduğunu söyledi. Kocasının bu yorumu karşısında Tabitha, Vincent’ın kulağını çekti ve bizi kalacağımız yere yönlendirdi.
Bir diğer beklenmedik lütuf da Alice ve Tabitha’nın anlaşabilmesi oldu. Çalışmaya başladığımda yalnız kalacağından korkuyordum ama Tabitha’nın da küçük Lilia’ya bakmaktan başka işi yoktu ve eşimin etrafta olması onun da gününü aydınlatıyordu; karımın harika bir eşlikçisi -aynı zamanda avuntusu- vardı. İşe başladığımda yeni elemanları eğitmek neredeyse tüm zamanımı alacaktı. Bu büyücüler çok yetenekli değildi ama sıkı çalışmaya hevesliydi. Temelleri kafalarına soktuktan sonra sağlam bir muhafız takımı olmaları en fazla birkaç ay sürerdi. Elbette ki en elit büyücüler, hem sihirbazlar hem de geliştiriciler, Xyrus Akademi’de eğitim görüyordu ve Maceracı olmak istemeyenler Vincent gibi zengin soylular tarafından muhafız olarak işe alınıyordu. Sonuçta muhafızlık daha güvenli bir meslekti.
Alice ile Xyrus’a gelmemizin üstünden birkaç ay geçmişti. Bu süre zarfında şehir yaşantısına da yavaş yavaş alışıyorduk. Alice’in karnı giderek büyüyordu ve ne kadar hala Arthur ile ilgili kabuslar görse de Tabitha ve Lilia’nın etrafında olmak ona iyi geliyordu. Eve geldiğim gibi lezzetli biftek yahnisinin kokusunu aldım. Vincent ve Tabitha akşam yemeğine çıkarken Alice hizmetçilerle birlikte Lilia’ya bakacağına söz vermişti. Böylece Lilia’nın yatağa yatırılmasıyla akşam yemeğinde baş başa kalmıştık.
“Bu biftek yahnisi harika görünüyor, Alice. Bugün özel bir gün mü?” diye sırıttım ona.
Hafifçe gülümsedi, “Sana yemek yapmayalı uzun zaman oldu. Arthur ve senin en sevdiğiniz yemek…”
Yüzü düştü ama ben daha onu teselli etme fırsatı bulamadan…
‘Merhaba anne, merhaba baba. Benim, oğlunuz, Arthur…’
Beynim dondu. Bu Art’ın sesiydi. Hayır. Aklım bana oyun oynuyordu. Ses kafamda konuşmaya devam ederken Alice’e baktım. Etrafına bakınırken çılgına dönmüş gibiydi. O da mı kafasında sesler duyuyordu?
‘...Tekrar söylüyorum hayattayım ve iyiyim anne, baba. Uçurumdan düştükten sonra kurtulmayı başardım…’
Neler oluyor? Oğlum hayatta mı? Elenoir Krallığı mı? Hastalık mı?
‘...Geri dönmem aylar belki yıllar sürebilir ama ne olursa olsun evimize GERİ DÖNECEĞİM. Sizi *hıh* çok seviyorum ve çok özlüyorum. Güvende kalın ve baba annem ile bebek kardeşimi güvende tut. Anne *hıh* lütfen babamın başına bela açmasına izin verme. Oğlunuz, Art.’
Tekrar karıma baktım.
“Sen de duydun, değil mi Rey?” sesi çaresizlikle titriyordu. “Lütfen, sesini sadece benim duymadığımı söyle.”
“Ev-evet. Art’ın sesini duydum.” hala ne olduğunu anlam veremiyordum.
“Ha-hayatta! Sevgilim! Bebeğimiz hayatta! Tanrım…” Alice dizlerinin üstüne çökmüş ağlamaya başlamıştı. Ağlıyordu ama bunların mutluluk gözyaşları olduğunu düşünmeme neden olan gülümsemesi yüzünü kaplamıştı.
Ulan ben bile ağlıyordum. Oğlum hayattaydı! “Oğlumuz hayatta!!!” deli gibi kahkaha attım.
Magnec