Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

15. Bölüm Gelişmeler

Çevirmen: T4icho / Editor: Darkone

 

Virion dede, Tess, Rinia ve ben üstünde bir kase su olan yuvarlak masanın etrafında toplanmıştık.

“Iıı… Büyük Rinia? Kahin olduğunuzu söylediniz, doğru mu? Ne yapabileceğinizi anlamakta güçlük çekiyorum. Dediş sizinle buluşarak ailemin durumunu öğrenebileceğimi söyledi.” meraklı gözlerle su kasesini inceliyordum.

“Heh heh heh! Dediş mi? Virion gençlerin sana böyle seslenmesine gerçekten izin mi veriyorsun?” kıs kıs güldü.

“Peh! O bir istisna! Eğer başka bir velet bana dediş derse onu ayaklarından asar kaktüsle döverim!” bana bakarak sırıttı.

Ne kadar acı verici bir ceza.

Bana bakarken Rinia konuştu, “Velet! Ailenin nerede olduğunu bile bilmeden Sapin’e gitmek ve onları bulmak, sonra da eğitim için geri gelmek mi istiyorsun? Buraya gelene kadar ölmüş olursun.”

Virion dedeye baktım. Ona söylemiş miydi? Aklımdan geçeni okumuş gibi güldü, “Rinia’ya bunlardan bahsetmedim. Ondan pek bir şey saklayamazsın ama genelde birilerine bakmaya tenezzül etmez. Bugün neden bu kadar çenen düşük Rinia?” Dediş endişeli bakışlarını yaşlı kadına çevirdi.

“İkimiz de onun özel olduğunu biliyoruz. Hatta o kadar özel ki hayatında benim bile göremediğim kısımlar var. Arthur, sana iradesini geçiren canavar, sıradan bir canavar değildi. SS sınıfına koymak bile ona haksızlık olur.” devam etmeden önce düşündü. “Neyse bu konuyu uzatmaya gerek yok. Arthur, aileni görmek için buraya geldin. Bu yüzden bunu yapmanda sana yardım edeceğim. Gözlerini kapat ve aileni gözünde canlandır. Görünüşlerine ve mana imzalarına odaklan. Gerisini ben hallederim.”

Gözlerimi kapattım ve ikisini en son bir arada görüşümü düşündüm: yaralı babam ve onu iyileştiren annem.

“Tamam, gözlerini açabilirsin.”

Ona baktığımda göz renginin değiştiğini fark ettim. Kasedeki su havalandı ve dönerek spiral bir disk oluşturdu. Bir anda suda ailemi gördüm.

Daha yakından görmek için ayağa sıçradığım sırada sandalyem geri devrildi. Annem ve babamı yemek masasında otururken gördüm. Ashber’daki evimize benzemiyordu. Annemin yüzü solgundu ve babama bir şey anlatıyordu. Biraz kilo vermişti ama onun dışında sağlıklı görünüyordu. Ve karnı! Şişkin karnıyla hamile olduğu artık daha barizdi. Ve babam aynı görünüyordu! Gerçi şimdi üstünde bir üniforma vardı ve sakalı çıkmıştı.

Gözlerimi aileme odaklamışken sıcak gözyaşlarının yüzümü yıkadığını hissettim.

Hayattalar! Gayet iyiler! İyiler.

“Te-teşekkür ederim, büyük Rinia. Bana bunu gösterdiğin için gerçekten teşekkür ederim.” burnumu çeke çeke konuştum.

İçtenliğim onu biraz rahatsız etmiş gibiydi ama kendini topladı.

“Öhöm! Bakalım şu an neredelermiş.”

Görüntü uzaklaştı ve yaşadıkları yeri gördüm. Tahmin ettiğim gibi Ashber’daki evimiz değildi. Görüntü biraz daha uzaklaşırken kaldıkları şehrin hatlarını görebiliyordum.

“Xyrus’a ulaşmış gibiler. Bu bizim için işleri kolaylaştırır.” yüzünde mutlu bir ifade vardı.

Ağladığım için endişelenen Tess gözlerini sudan ayırmadan sırtımı sıvazlıyordu.

“Art’ın ailesi…” diye mırıldandığını duydum.

Virion dede ellerini çırptı ve ayağa kalktı.

“Tamam! Arthur! Hadi ailene hayatta olduğunu bildirelim!”

Virion dedeye göre Elenoir ve Sapin Krallıkları arasındaki iletişim ciddi kısıtlamalar altındaydı. Ancak Sapin Krallığı’nın henüz keşfetmediği kahin Rinia bize bir açıdan konuşma özgürlüğü sunuyordu.

“Bu süreç şu şekilde işleyecek: içsel manamın bir kısmını sana aktararak geçici bir bağ oluşturacağım. Sana işaret verdiğimde ailenle konuşuyormuş gibi konuşmaya başla. Onlar senin sesini zihinlerinde duyacaklar, bu yüzden ilk başta duyduklarına inanmayabilirler. Sana inanmalarını sağlamalısın ki delirdiklerini zannetmesinler. Unutma, bunu sadece senin hayatta olduğunu bilmeleri için yapıyoruz. Sesini direkt olarak ebeveynlerinin zihnine yönlendireceğim. Bağlantıyı uzun süre devam ettiremem, yani konuşmak için iki dakikan var.” ciddi bakışlarıyla bana durumu izah etti.

Kafamı sallayarak kendimi hazırladım.

“Şimdi… BAŞLA!”

Tüm bedeni gözleri gibi parlamaya başladı ve aynı parıltının beni sardığını hissettim.

Derin nefes alıp konuşmaya başladım.

“Merhaba anne, merhaba baba. Benim, oğlunuz, Arthur. Beni zihninizde duyduğunuz için şaşırmış olmalısın, ha? Bunun bir nedeni var. Ama ondan önce hayatta ve güvende olduğumu bilmelisiniz. Tekrar söylüyorum hayattayım ve iyiyim anne, baba. Uçurumdan düştükten sonra kurtulmayı başardım ve şu anda elflerle birlikte Elenoir Krallığı’nda kalıyorum. Lütfen bunu başka kimseye söylemeyin. Çok fazla zamanım yok, bu yüzden önemli noktalara değineceğim. Anne senin gibi değişken bir arkadaşım var ama o bir kahin. Sizinle de bu şekilde konuşabiliyorum. Size olabildiğince hızlı dönmek istiyorum ama şu anda bunu yapamam. Hayır, şu anda güvende ve hayattayım ama aa... şey… bir çeşit hastalığım var. Geri dönmeden önce iyileşmem gerekiyor. Merak etmeyin, burada kaldığım sürece elfler beni iyileştirecek. %100 iyiyim. Yani lütfen, endişe etmeyin. Sizinle bir daha ne zaman böyle konuşabilirim bilmiyorum ama önemli olan şey hayattayım ve sizin de iyi olduğunuzu biliyorum. Baba, anne, ikinizde şu anda beni duyuyorsunuz. Eğer hala buna inanamıyorsanız birbirinizi teyit edin. Unutmayın nerede olduğumu birine söylemek yok. Hatta hala ölüymüşüm gibi davranırsanız daha iyi olur. Geri dönmem aylar belki yıllar sürebilir ama ne olursa olsun evimize GERİ DÖNECEĞİM. Sizi *hıh* çok seviyorum ve çok özlüyorum. Güvende kalın ve baba annem ile bebek kardeşimi güvende tut. Anne *hıh* lütfen babamın başına bela açmasına izin verme. Oğlunuz, Art.”

Yüzümü yıkayan yaşlardan dolayı gözlerimi açık tutmakta zorluk yaşıyordum. Sessizce dikilmeye devam edip gözlerimi ovaladım. Büyük Rinia ve beni saran parıltı kaybolurken, Büyük Rinia kan ter içinde sandalyesine çöktü.

“Büyük Rinia, bunun için nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum.” demeyi başardım.

“İyi çalış ve yakınlarından sevgini esirgeme, evladım. İşte bu şekilde bana teşekkür edebilirsin. Ayrıca! Arada sırada uğramayı da unutma. Ninen burada çok yalnız, heh heh heh~!” zayıf bir tebessümle yanıt verdi.

Ona sıkıca sarıldım, neredeyse yerinden sıçrıyordu. Nihayet tatlılığıma boyun eğdi ve o da bana sarıldı. Ardından hepimizi kovdu.

Arabaya yürürken Tess’in somurtarak göğsüme baktığını fark ettim.

***

Kaleye geri döndüğümüzde hava kararmıştı. Bir hizmetçi bizi karşıladı ama odama gitme fırsatı bulamadan kral ve kraliçeyi gördüm.

Kral yanıma geldi.

“Arthur, bu sabah konuştuklarımızı duyduğunu biliyorum ve özür dilemek istiyorum. Yıllar boyu Kral olmak beni biraz geri kafalı yapmış. Buraya ait olmadığın konusundaki inadım çok mantıksızdı.”

Kraliçe ellerimi tutarak eşinin yerine devam etti.

“Büyük Virion’ın ilk öğrencisisin. Bu seni kabul etmemiz için yeterince neden veriyor. Hatta bu olmasa bile sen bizim kızımızı kurtardın. Lütfen burayı evin olarak düşün. Aileni çok özlediğini biliyorum ama biraz olsun teselli bulabileceksen bana annene davrandığın gibi davran.” dedi, içten gülümsemesi ile.

“Baba! Anne!...” Tess elleriyle ağzını kapatarak konuştu. Ardından onlara koşup ikisine bir sarıldı.

Ben de teşekkür ederek gülümsedim. İyi insanlardı. Krallığını gözeten iyi insanlar.

Virion dede arkamızda gülümseyerek kafa salladıktan sonra bağırdı, “Velet! Eğitimin yarın başlıyor, git yat!”

***

Bedenimi kaplayan yoğun bir acıyla uyandım. Soğuk terler bedenimi kaplarken yanma hissi yoğunlaşmıştı.

“AAAAĞĞĞ!” bedenimi sıkıca kavrayarak acıya direnmeye çalıştım. Kapı aniden açıldı ve Virion dede bana koştu.

“Kötüleşiyor…”

İki elini bağrıma, mana çekirdeğimin bulunduğu noktaya yerleştirdi ve kendi manasını bana aktarmaya başladı.

Yavaş yavaş acı yatıştı ve terli kıyafetlerim içinde nefes nefese kaldım.

“Te-teşekkür ederim.” diyebildim.

Kafasını kaldırmadan yanıtladı, “Hala erken ama eğitime şimdi başlayalım.”

Pencereden dışarı baktığımda güneşin daha doğmadığını gördüm. Tekrar uyuyacak halim de yoktu. Dolayısıyla kafamı sallayıp avluya kadar takip ettim.

Bağdaş kurmuş bir şekilde otururken bana uzun uzun baktı. Ardından açıkladı, “Şimdiye kadar mana çekirdeğini saflaştırıyor ve mana kanalların aracılığıyla mana kullanıyormuşsun. Normal büyücüler için bu yeterli bir yöntem olsa da canavar terbiyecileri için yetersiz. Biz bunun yerine ‘özümseme’ dediğimiz bir şey yapıyoruz.”

Önüne oturdum. Yüzüm neyden bahsettiğini anlamadığımı ele vermiş olmalı.

“Haha! Merak etme, yakında öğreneceksin. Kısaca manayı direkt olarak çekirdekten kemiklerine ve kaslarına yönlendiriyorsun. Özümseme bu. Ne yazık ki özümseme süreci sırasında mana çekirdeğin gelişmiyor ama bu önemli değil. Yeni çekirdeğindeki mana bedenin tarafından özümsendiğinde canavar iradesinin sana sunduğu güçleri kullanmaya başlayabilirsin.”

Demek Slyvia bundan bahsediyordu! Elshire Ormanı’nda yaptığım yolculuktan Virion dede ve kraliyet ailesiyle tanışmama kadar Sylvia’nın ne demek istediğini düşünüp durmuştum.

“Yavaşça mananı çekirdeğinden bırak ve mana kanallarını kullanma cazibesine kapılma. Onun yerine bedenine dağılmasına ve yavaş yavaş kasların ile kemiklerin tarafından özümsenmesine müsaade et. Bunun için biraz zaman ve çaba gerekiyor ama bu süreç sayesinde mana çekirdeğin daha az bedenini reddetmeye başlayacak.” diye talimatta bulundu Virion. “Eğitiminin bu kısmı için sana yardım edebileceğim pek bir şey yok. Sadece mananın bedenine eşit dağıldığından emin olabilir ve beden kramplarını rahatlatabilirim.”

Eğitim benim manamı çekirdeğimden bedenime yaymak için meditasyon yapmamla devam etti. Birkaç güne kavramıştım ama bu yolculuğun ne kadar süreceğini de fark etmiştim. Bir çocuk olarak manayı çekirdek oluşturmak için toplamak birkaç yılımı almıştı ama bu onun tam zıddıydı. Tabii dağıtılması gereken daha fazla mana olduğunu ve mananın kemikler ile kaslar tarafından özümsenmesi gerektiğini saymazsak.

Kaleden ayrılmadım çünkü bir daha ne zaman ağrı çekeceğimi bilmiyorum. Virion dedenin bunca zaman benimle olmasına gerçekten minnettardım. Ne yazık ki Tess için bu, benimle oynayabileceği zamanın azalması anlamına geliyordu. Meditasyon yapmadığımda mana ile dolmaktan ağrıyan bedenimi dinlendiriyordum. Ancak bu odama dalıp gününün nasıl geçtiği hakkında sohbet etmesine engel olmuyordu.

Birkaç haftalık özümseme sonrası kramplarım daha az yaşanır olmuştu ve şehre gitmeme izin verilmişti. Tess’e onunla Zestier şehrini gezeceğime dair söz verdikten sonra uyumaya gittim.

***

Tess özenle giyinmiş odamın dışında bekliyordu. Kolsuz, beyaz, yazlık bir elbise giymişti ve üstüne de beyaz bir hırka geçirmişti. Açık pembe renkli güneş şapkası cansız çiçeklerle donatılmıştı. Çok tatlı ve oyuncak bebek misali bir görüntüsü vardı.

“Amma beklettin! Hadi, çabuk, hadi!” elimi tuttu ve ben acıyan bedenime direnirken beni sürüklemeye başladı.

Şehri ilk gördüğümdeki hayranlığım tekrar gezdiğimde de kaybolmamıştı. Araçtan inip yürümeye başladık. Şehrin sunduğu pek çok tezgah ve mağaza gezdik. Bir insan çocuğunun, krallıklarının tek prensesiyle el ele geziyor olması tüm bakışları üstümüzde topluyordu. Önceki hayatımda bu tarz durumlara alışkındım ve bu beni rahatsız etmiyordu. Beni rahatsız eden çoğu bakışın merak dolu olmasına rağmen bazı bakışların aşikar düşmanlık taşımasıydı.

Zırh dükkanından çıkmamızla birine yol verdim ve bir elf çocuğu omzuma tosladı.

“Hmph! Vay vay vay, bu Büyük Virion’ın himayesine aldığı insan velet değil mi? Hakkındaki çok şey duydum. İğrenç, giysilerime insan mikrobu bulaştı,” yüzünü iğrenme kaplarken küçümseyerek belirtti. 

Tess’ten çok da büyük olmayan bu çocuğun kıyafetlerinden ve arkasındaki eşlikçilerinden -bir grup arkadaşı ile birlikte- bir soylu olduğu aşikardı.

Tess ile oldukça uzun zaman harcamış olmak bana çocukların ne kadar toy olduğunu unutturmuştu. İnsan ya da elf olması fark etmeksizin bu tarz şımarık soylu velet davranışları, hepsinin aynı kitaptan eğitim aldığını düşünmeme neden oluyordu.

Sonra Tess’e döndü ve çalışılmış bir gülümseme ile elini uzattı. “Prenses, bu alt sınıf insan veledi sizin çevrenizde olmaya layık değil. İzin verin size eşlik edeyim,” Tess’in elini kabul etmesini umarak önermişti.

Tess ondan yana bile bakmadan koluma sarıldı ve soğukça “Art hadi gidelim. Bu yönde bir böcek var ve yeni ayakkabılarımla onu ezmek istemiyorum.”

Uzağa doğru çekilirken, soylu çocuğa acımayla dolu bir bakış attım. Sanırım bu bakış onu daha da öfkelendirmişti.

“Orada dur bakalım velet! Seninle işim bitmedi” bağırdı ve koşarak omzumu tuttu.

“Bir insan büyücü olarak oldukça yetenekli olduğunu duydum. Ben de kendi çevremde zeki bir büyücü olarak bilinirim. Mana çekirdeğim çoktan kırmızı aşamaya ulaştı kaldı ki annemin dediğine göre su kontrolümün yanı sıra, yakın zamanda bitkileri de kontrol edebilecekmişim!”

En içten ama iğneleyici şekilde şaşkınlık ve hayranlık ifadesi ile “Aman Tanrım! Prenses Tessia! Anlaşılan burada safi bir dehanın huzurundayım. Buna layık değilim!” 

Tess eğlencesini gizleme gereği bile duymadan kıkırdadı.

“Size gerekli saygıyı göstereceğim, Efendi Elf Dehası. Bize müsaade ederseniz…”

Tess’i uzağa yönlendirirken mendil yanımızdan geçti ve yere düştü.

Geri dönüp yüzü domates gibi kızarmış olan soylu çocuğa baktığımda tayfasının nefeslerinin kesildiğini gördüm.

“Büyük Virion’un öğrencisine düelloda meydan okumaya nasıl cüret edersin! Soylu kana sahip olabilirsin, Feyrith, ama yerini bilmelisin! Geri al,” Tessia dik dik bakarken emretti.

“Özür dilerim Prenses ama babam gururumun çiğnenmesine izin vermemeyi öğretti. Arthur kendini bir düelloya hazırla ya da kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp kaç. Davranışlarının akıl hocanı yansıttığını unutma. Seçim senin.” Feyrith göğsünü kabartarak cübbesinden asasını çekti.

Çevredeki bazı insanlar da olayı duyup çevremizde toplanmaya başlamıştı. Tess olanlar karşısında kararsız kalmıştı ama başımla onaylayıp birkaç adım çekilmesini sağlamıştım.

Ziyaretçi olduğum için olay çıkarmak istememiştim ama haftalar süren boğucu meditasyonlar yüzünden yumruklarım kaşınıyordu.

“Prenses, düelloyu başlatarak bizi onurlandırın lütfen.” dedi soylu velet elindeki siyah asayı sallayarak.

Tess’in gözlerini devirip bir adım daha geri gittiğini gördüm. “Düello başlasın.”

Mana çekirdeğim hala koyu kırmızı aşamadaydı. Feyrith’e doğru koşarken manamın kasıp gevşettiğim kaslarımın her lifini güçlendirdiğini hissettim.

Bir saniye sürmedi. Çok kendini beğenmişti ve geliştirici miyim yoksa sihirbaz mıyım diye bakma gereği bile duymamıştı. Ben ise o daha büyüsünü okumaya başlamadan yumruk menziline girmiştim.

Avucum karnına saplanırken tek yapabildiği keskin bir nefes salmak ve geriye doğru savrulmak olmuştu. Avucumu kullandığım için memnun oldum çünkü bedenine temas ettiğim anda kıyafetlerinin altındaki sıkı örme zırhı hissettim

Feyrith’in eşlikçileri ve arkadaşlarının gözleri kocaman açıldı. Tess hızla kolumdan tutup beni uzaklaştırdı.

Daha sonra Tess bana düelloda söylenmemiş gelenekler olduğunu açıkladı. Bu geleneklerden biri meydan okuyanın ilk hamleyi yapmasıydı. Diğer bir gelenek ise soylular arasındaki gayri resmi düellolarda sadece büyü gösterisinin yapıldığı ve gerçekten dövüşülmediğiydi. Dediş bunu öğrendiğini kahkaha patlatmış ve soylular arasındaki düelloların saçmalık olduğunu, bireylerin büyü gücünü ölçmekle yakından uzaktan ilgisi olmadığını söylemişti.

Neticede Feyrith’in düello isteği sırayla birbirimize büyülerimizi fırlatıp gösteriş yapmaktı.

Çevremizdekilerin gücümden dolayı değil de geleneklere aykırı davranışımdan ötürü şaşkına döndüğünü öğrenmek beni hayal kırıklığına uğratmıştı.

Bu olayın ardından günlerimin çoğunu beladan uzak durarak köşkte geçirdim. Sabahları Virion dede ile meditasyon yapıyor, öğleden sonra Tess ile zaman geçiriyor ve geceleri de kendimi eğitiyordum. Bu süre zarfında arada sırada aileme iyi olduğumu ve onları özlediğimi bildiren mesajlar da göndermeyi unutmadım.

Bu şekilde üç yıl gelip geçti.