İyi dedin moruk, güzel dedin de... Şimdi bu yavrucak ana babasını bulacaktı sen neediyon!?!!
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
13. Bölüm Buluşma
El değmemiş.
Elf şehrini gördüğümde aklımda canlanan şey bu olmuştu. Kapıları geçip şehre ışınlanmıştık. İlk gördüğüm şey yeşimvari bir maddeden inşa edilmiş binalardı. Bu yeşim binalar o kadar pürüzsüz ve mükemmeldi ki sanki devasa bir taştan yontulmuş gibiydiler.
Bu manzarayı daha büyüleyici hale getirense binalarla iç içe geçmiş olan, karakteristik ve doğal bir görüntü oluşturan devasa ağaçlardı. Yukarı baktığımda evlerden bile büyük ağaç gövdelerinden çıkan doğal olamayacak kadar kalın dalların üstüne kondurulmuş, bacaları tüten evleri görüyordum.
Yerler tamamen gür otlarla kaplıydı. Sadece dar patikalar ve anayol pürüzsüz taşlarla kaplıydı. Ağaçların kalın dalları şehrin üstünü örterek gün ışığını engelliyordu ama şehir orada burada bulunan sayısız ışık küresi sayesinde ılık ve aydınlıktı.
Ağzım iki karış açık kalmışken bir gölgenin hızla önümde belirmesi beni kendime getirdi.
Tess hala elimi tutarken bir anda muhafızlar çevremizde belirdi. Bu elf savaşçıları asil bir hava yayıyordu. Siyah, yeşil süslemeli kıyafetleri sol omuzlarında bulunan altın omuzlukla donatılmıştı. Bu beş muhafız da bellerinde meç taşıyordu. Muhafızlardan yayılan hissedilebilir bir aura olmadığını fark ettim.
Gelişimciler ve sihirbazlar hissedilebilir bir aura yayar. Auralarını hissedemiyor olmam iki nedenden ötürü olabilirdi: ya hissedebildiğimden daha yüksek bir mana çekirdekleri vardı ya da yaydıkları mana üzerinde inanılmaz kontrole sahiplerdi. Her iki seçenek de bu elemanların görüntülerindeki asaleti hak ettikleri anlamına geliyordu.
Muhafızlar beni görmezden gelip hep birlikte Tess’in önünde diz çöktüler. “Hoş geldiniz Soylu Prenses”
“...” gözlerim muhafızlar ve Tess arasında dolanırken aklıma ona şakayla “Leydim” dediğim geldi.
Tessia tüm bu krallığın prensesi miydi?
Elini bırakmaya çalıştığımda, aniden elimi daha sıkı tuttu. Bana başkasının konuştuğunu düşündüren soğuk ve kayıtsız bir sesle “Ayağa kalkabilirsiniz.” dedi.
Sağ yumrukları hala göğüslerinde dururken ayağa kalktılar ve en öndeki muhafız konuştu. “Prenses, Kraliyet ışınlanma kapısının kullanıldığını gördüğümüz gibi geldik. Kral ve Kraliçe de…”
Konuşmasını bitiremeden çok da uzaktan olmayan bir yerde bir feryat yükseldi.
“Bebeğim! Tessia, iyisin! Oh bebeğim!”
Bize doğru koşan orta yaşta bir adam ve kadındı. Başlarındaki taçları görünce onların Kral ve Kraliçe olduğunu varsaydım.
Kralın uzun, kaslı bedenini bol bir cübbe kaplıyordu. Zümrüt yeşili gözleri kısılmıştı ve gerilmiş dudakları kısa asker tıraşlı saçlarıyla uyuşuyordu.
Kralın asil ama vakur görüntüsüne rağmen Kraliçe nefes kesiciydi. Genç yaşlarını biraz geçmiş olsa bile bu ne kadar güzel olduğunu saklayamıyordu. Yuvarlak, mavi bir ışıkla parıldayan gözleri, dolgun pembe dudakları ile kontrast oluşturuyordu. Gümüş kıvırcık saçları, bize doğru koşarken dalgalanıyordu. Güzel figürü elbiselerinin altından belli oluyordu.
Bakışlarımı yüzü rahatlarken gözleri dolan Tess’e çevirdim. Elini bıraktım ve onu hafifçe ebeveynlerine doğru ittim, ben bile biraz duygusallaşmıştım.
Tess annesinin kollarına vardığında ebeveynleri dizlerinin üstüne çöktü ve ağlamaya başladı. İkisi de yüzlerini kızlarının omzuna gömmüştü.
Son gelen kişi hayatının baharını geçmiş olan yaşlı bir adamdı. Yüz hatları keskindi, birini öldürebilecek bakışlara sahipti. Arkada toplanmış bembeyaz saçları vardı, yüzü ise tertemizdi. Bu yaşlı adam bir şey dememişti ama Tessia’ya bakan gözleri sıcaktı.
Tess ve ebeveynlerinin sakinleşmesi birkaç dakika sürdü. Bu sırada muhafızların bana bakışlarından ateşler çıkıyordu ve yaşlı adam bana merakla bakıyordu.
Kral gözleri kırmızıyken ayağa kalktı, hala o asil havasını üzerinde taşıyordu. “Elenoir Kralı ve Tessia’nın babası olarak, bu nahoş görüntüm için özür dilemeliyim ama daha önemlisi, kızımın evine güvenle gelmesi için ona eşlik ettiğin için teşekkür ederim,” çatallaşmış sesiyle belirtti. “Lütfen dinlenmen için evimize kadar sana refakat etmemize izin ver. Sonrasında bize neler olduğunu anlatabilirsin.”
Ses tonu nazikti ama bana bir seçenek verilmediğini anlayabiliyordum bu yüzden sadece onayladım. Arkalarından takip edecektim ki Tess yanıma gelip elimi tuttu. Çevredeki herkesin yüzü şokla dolmuştu. Kafamın arkasını kaşırken diyecek bir şey bulamayıp rahatsızca kıkırdadım.
Normalde sürmesi gerekenden daha uzun sürmüş gibi gelen ağır bir yolculuğun ardından kaleye varmıştık. Kaleden ziyade bir ağaca benziyordu. Muhtemelen bu ağacı çevrelemek için birkaç yüz insanın kollarıyla sarması gerekirdi. Beyaz taştan yapılmış gibi duran bu ağacın taşlaştırma sürecinden geçmiş olabileceğine dair tahmin yürüttüm.
Ağacın ön kapısından içeri girince, kalenin içinin etkileyiciliği içimde hoş bir şaşkınlık oluşturdu. Daire oluşturan iki kavisli merdiven ve havada tam ortasında salınan devasa bir şamdan vardı. Bu şamdan tüm şehri aydınlatan ışık topuyla aynı maddeden yapılmış gibi duruyordu.
Kral ve Kraliçe’ye dinlenmeye o kadar da ihtiyacım olmadığını ve vardığımız gibi her şeyi anlatmayı tercih ettiğimi söylemiştim. Biz de bunu yaptık.
Elimizi yüzümüzü bile yıkamadan, karşılama komitesiyle alt kattaki uzun dikdörtgen masanın çevresini sardık. Tess’in babası masanın bir ucunda iken ben tam karşısında ve en uzak köşedeydim. Tessia’nın annesi kocasının yanına Tess’i diğer tarafına alarak oturdu. İhtiyar ise anne kız ikilisinin karşısına geçerken aramızda büyük miktarda boş yer kalmıştı. Beş muhafız ise Krallarının arkasında ayakta bekliyordu.
Kral dirseklerini masaya koyup ellerini birbirine geçirmişken ilk konuşan oldu. “Çocuğum. Adım ne demiştin?”
“Geç kalmış tanıtımım için beni affedin. Adım Arthur Leywin, ve Sapin Krallığındaki sapa bir kasabadan geliyorum. Sizleri görmek benim için büyük bir zevktir Kral, Kraliçe, Büyüğüm ve centilmen beyler.” ayağa kalktım ve oturmadan önce her birine teker teker reverans yaptım.
Bana çocuk muamelesi yapmaya devam ederlerse konuşma bir yere varmazdı.
Kral ve Kraliçe hatta muhafızlar bile benim bu yetişkin tavrıma şaşırmışlardı, ihtiyarın yüzünde ise eğlendiğini gösteren bir sırıtma vardı; Tess bana utangaç bir gülümseme gönderdi.
Soğukkanlılığını kazanan Kral devam etti. “Anlaşılan yaşından daha olgunsun. Varsayımım için beni bağışla. Ben Alduin Eralith, bu eşim Merial Eralith ve bu da babam Virion Eralith. Neler olduğunu bize anlatabilir misin? Olayları senden de duymak isteriz.”
Özre gerek olmadığını ifade eden bir hareket yaptım ve hikayemi anlatmaya başladım. Elshire Ormanı’na girişimin olabildiğince belirsiz olduğuna emin oldum; basitçe ailemle yolculuk ederken haydutlar yüzünden onlardan ayrı düştüğümü ve tamamen şans sayesinde hayatta kaldığımı anlattım.
Kaçınılmaz bir şekilde büyücü olduğumu söylemek zorunda kaldım. Bunu herkesin, Tess’in bile, inanmaz bakışları takip etti. Dönüş yolumuzda engellerle karşılaşmadığımız için mana kullanmama gerek olmamıştı ve ben de açıklamakla uğraşmamıştım.
Bir muhafız bana yalancı olduğumu eğer değilsem büyücü olduğumu kanıtlamam gerektiğini söylemişken beklenmedik şekilde Tess’in büyükbabası onu susturmuştu. Sonrasında ise ellerini birleştirip bana daha ilgili ve ürkünç bir şekilde bakmaya başlamıştı.
Olayları biraz ileri sarıp bir araç tespit ettiğimi ve onları incelediğimde hareket etmeden önce aracın arkasına bağlı bir çocuk koyduklarını gördüğümü söyledim.
Bunu dediğimde Kral ellerini masaya vurdu ve bakışlarında öfke yer edindi.
“İnsanlar olduğunu bilmeliydim…”
Irkçı yorumunu düzelttim ve “Onlar köle tüccarıydı. Onlar ve haydutların avları sadece elfler değil. İnsanlar da onlar yüzünden mağdur oluyorlar, bunu bir mağdur olarak söylüyorum.” dedim.
Bu dediğim Kral’ın susup oturmasını sağlamıştı. Nazikçe öksürdü.
“Sana soramamıştım Tess… *öhöm*, Prenses, köle tüccarları nasıl da krallığınızın içinden sizi kaçırabildi,” Tessia’yı neredeyse lakabıyla çağırırken sorguladım. Herkesin içinde Tess’e bu kadar samimi bir şekilde seslenmenin doğru olmayacağını düşündüm.
Bunu duyunca Kral neredeyse utanmış bir şekilde “Eşim ve ben Tessia ile alakalı bir
anlaşmazlık yaşadık ve kızımız kaçtı. Onu bulmadan önce biraz sakinleşmesini bekleyelim dedik ama biz daha onu her zamanki saklanma yerinde bulamadan önce o alçak insan… köle tüccarları ile karşılaşmış.”
Ah… kaçak prenses. Tess’e pis pis sırıttım o ise bana dil çıkararak karşılık verdi, yüzü kızarmıştı.
Köle tüccarları ile olan savaşıma dair detayları kararttım.
“Şansıma köle tüccarlarının dikkati dağınıkken yakaladım ve prensesi kurtarmadan önce onlardan kurtuldum. Ardından prensese buraya kadar eşlik ettim.”
“Yani dört yaşındaki bir çocuk “şans eseri” dört yetişkini öldürüyor ki içlerinden birisi geliştiriciydi. Ve sen bu önemli bir şey değil gibi davranıyorsun.” Kral’ın babası Tess’in karşısındaki sandalyeden çınladı, arkasına yaslanıp sandalyenin sadece iki ayağının yere değmesini sağladı.
“Evet. Yarısı uyuyordu ve diğer ikisi de tedbirsizdi bu yüzden onları halletmek zor olmadı,” diye uzattım.
Büyük sadece uyuşuk bir omuz silkişiyle cevap verdi.
Olayları anlatmayı bitirmemle neden buraya geldiğimi söylemeden önce boğazımı temizledim. “Daha önce de belirttiğim gibi, ebeveynlerimi görmemin üstünden dört ay kadar geçti. Krallığınızı işgal etmek gibi bir niyetim yoktu ve olabildiğince çabuk bir şekilde evime dönmek istiyorum. Acaba Xyrus şehrine ya da Sapin’deki herhangi bir yere giden ışınlanma kapınızdan geçebilir miyim?”
“Hemen gidiyor musun Art?” Tess oturduğu yerden fırladı, yüzünde panik vardı.
Hem annesi hem babası, Tess’in ağzından çıkan “Art” lafı ile birbirine şaşkınlık dolu bakışlar atmıştı.
Büyük ise sandalyesinde sallanırken sadece art niyetli bir şekilde sırıttı ve kıkırdadı.
“Bir insanın uzun süre boyunca krallığınızda olması pek de uygun olmaz Prenses. Üstelik, ailemin iyi olduğuna emin olmam ve onlara iyi olduğumu söylemem gerekiyor,” sersem bir gülümsemeyle yanıtladım.
Kral, Tess’e cevap verdi. “Elenoir Krallığı’na bir insan uğrayalı yüzlerce yıl oldu, Arthur ise Krallığımızın başkenti Zestier şehrine giren ilk insan. Kızımızı kurtaran ve onun eve sağ salim gelmesi için kendini yoran birine, bizim münasip bir ödül vermemiz icap ediyor…”
Tess’e gözümün ucuyla baktığımda başını eğdiğini ve metalik gri saçlarının yüzünü kapladığını gördüm.
“...Maalesef Sapin Krallığı ile aramızdaki ışınlanma kapısı yedi yılda bir üç ırk arasında yapılan Zirve Konferansı için açılır. Son Zirve’nin üstünden iki yıl geçtiği için kapının işlevsel hale gelmesi beş yıl daha sürecek.” Kral devam etti.
Hayal kırıklığı içinden iç geçirmeden edemedim.
“Bununla birlikte, seni evine götürmesi için bir grup muhafız görevlendirmek için can atarız. Krallığımızda uzun süre kalmaman gerektiği konusunda haklısın. Bazıları müsamahakar olsa bile son savaş yüzünden insanlardan nefret eden bir kesim de var.” kederli bir gülümsemeyle özetledi.
Onayla başımı salladım. En azından eve güvenle gidebilecektim.
“Şimdilik kendini evinde hisset. Sana eşlik edecek muhafızları ayarlamak yarın sabahı bulur. Az önce bahsettiğimiz sebeplerden dolayı şehirde fazla dolanmamanı tavsiye ederim.”
Kral parmaklarını şıklattı ve hizmetkar giysileri içindeki yaşlı bir elf kadın dışarı çıkıp bana odamı gösterdi.
Yönlendirildiğim oda geniş ama ihtişamlı basit mobilyalar ile dekore edilmişti. İçeride hepsi ustanın elinden çıkma koltuk, çay masası, yatak ve giysi dolabı vardı. Odaya girdiğim gibi kapıyı ardımdan kapattım ve soyunup banyoya koştum. Duş oldukça hoş bir sürprizdi; basitçe tavandan akıp yerden çekilen doğal akış ile akıp giden bir şelale idi. Devamlı akan su duracak gibi gözükmüyordu ama en azından sıcaklığı iyiydi, bedenimi rahatlatmaya yetecek kadar sıcaktı.
Üstüme çok ipeksi bir cübbe ve altıma bir şort geçirdim ve Sylvia’nın verdiği taşı göğüs cebime koydum, mana çekirdeğime çalışmayı denedim.
Yarım saat ve minimal bir ilerleme kat etmişken kapımın vurulduğunu duydum.
“Geliyorum!”
Kapıyı açtığımda somurtan ve göğsüme yumuşak bir yumruk atan Tess’i gördüm.
“Seni aptal! Neden ailemin önünde o kadar resmi davrandın?” ateş soluyarak yanımdan geçip yatağıma oturdu.
“Her şeyden önce neden bana koskoca bir krallığın prensesi olduğunu söylemedin ki!” Tess’in elini tutup onu odadan çıkarırken başımı salladım. Çocuk ya da değil ebeveynlerinin bir erkeğin odasında olmasından hoşlanacağını sanmıyordum.
“Hadi beni kalede gezdir! Burayı bir daha görme şansım olmayacak.” bunu dediğimle pişman olmam bir olmuştu.
Tess’in burnunu çektiğini duymamla gözyaşlarına boğulması bir oldu. Ağlarken konuşmaya çalışıyordu.
“Art! Buradan ayrılmanı *hıh* istemiyorum… Sen benim *hıh* bu kadar yakın olduğum ilk kişisin…”
“...”
Elimi tutmayan koluyla gözlerini silerken başını okşadım.
Tess’in burun çekmeleri haricinde sessizce yürümeye devam ederken kalenin bahçesine çıkmıştık. Süzülen küreler hafif bir ışıltı yayarak bakımlı bahçede asil bir hava oluşturuyordu.
Eğer on yaşında olsaydık bu sahnenin nasıl olacağını gözümde canlandırmadan edemedim.
Düşüncelerimi tamamlayamadan aşikar bir öldürme hissi duyularımı bombaladı. Milisaniyeler sonra, hafif bir parıltı Tess’i hedefleyen bir cismin yerini belli etti. Hala ağlamakta olan prensesi yoldan ittim ve atılan cismi savuşturmak için elime manamı odakladım.
Tam o anda arkamda siyahlar içinde bir figür belirdi. Sağ eli saldırı pozisyonundaydı. Cismi yakaladım ve bana fırlatılan şeyle suikastçıyı engellemek için döndüm. Tess’in büyükbabası ile yüzleşmek beni şaşırttı.
Menzilinin dışına zıplayıp öfkeli bir şekilde bağırdım, “Bu ne lan?! Neden bizi öldürmeye çalışıyorsun?”
“Çocuk. Biraz acıtabilir ama elinde tuttuğun oyuncağın birini öldürebileceğinden şüpheliyim.” kıkırdadı.
Elimde tuttuğum şeye bakmak için bakışlarımı indirdiğimde, iki ucu da körleştirilmiş ve lastik benzeri bir maddeyle kaplanmış olan kalem boyutlarındaki cismi gördüm.
Kandırılmıştım!
“Haha! İyi tepki, iyi tepki! Küçük hediyemi yakalayabileceğini düşünmedim bile kaldı ki onunla sonraki saldırımı engellemek için kullanman! Gerçekten harika! Ancak mana kullanımın ortalama seviyesindeydi!”
Bana benim boyutuma uygun tahta bir kılıç fırlattıktan sonra biraz daha uzun bir tahta kılıcı eline aldı.
“Başlıyoruz!” bana hazırlanma fırsatı bile vermeden üstüme atıldı.
Manyak yaşlı yarasa!
Dövüşe hazırlandım ve savunmak yerine hızımı artırarak ona doğru atıldım. Kılıcı tutan parmaklarını hedef alarak, bedenimi güçlendirdim ve kılıcımı savurdum.
Tam kılıcım parmaklarına değecekti ki bir anda görüş alanımdan çıktı ve kılıcım boş havada savruldu.
Kafamı çevirdiğimde durduğum yerden birkaç metre ileride olduğunu fark ettim.
“Korkunç küçük velet, seni! Seni biraz daha ciddiye almalıyım!” dede sırıttı.
Hızını iyice artırdı. Önceki hayatımdaki eğitim ve mücadelelere rağmen onu görüş alanımda tutmakta zorlanıyordum. Ancak onu görüş alanımda tutmak ve saldırılarına karşılık verebilmek iki farklı şeydi.
Kendi bedenime lanet okurken kum torbası gibi hissettim.
Tekniğine sokayım, şu yaşlı yarasa benimle hızına güvenip uğraşıyor. Onunla şimdiye kadar baş edebilmem kılıç tekniklerim ve hareketlerimi en aza indiren ayak hakimiyetim ile mümkün olmuştu. Tabii boyutumdan dolayı küçük bir hedef olmamın da yardımı dokunuyordu.
On dakika kadar daha kum torbası görevi gördükten sonra dedenin saldırı düzenini fark etmeye başlamıştım.
Arkama sıçradığında bacaklarıma saldıracaktı. Ben de o sırada tüm gücümü bacaklarıma topladım ve kılıcımı koltuk altıma tutturup başına hedef alarak sıçradım.
Sağlam bir darbe sesiyle yaşlı yarasa, dengesini tekrar sağlamadan önce sendeledi.
“HAHAHAHA! Sanırım bunu hak ettim!” şişmiş alnını ovalarken güldü.
Tüm bunların içinde Tess başta şok oldu ama sadece hamle değiş tokuşu yaptığımızı görünce sakinleşti. Bu fırsatı değerlendiren Tess aramıza sıçradı ve büyüğe doğru tepindi.
“Dede! Art’ı çok incittin! Ona daha iyi davranmalıydın!” büyüğün yanını çimdikledi.
“AHH! Bu acıttı, küçüğüm. Haha, üzgünüm ama daha yumuşak davransam o bana zorbalık ederdi!” torununu havaya kaldırırken nazikçe cevap verdi.
Önüme sıçradı ve aniden sağ avucunu bağrıma koydu.
“Düşündüğüm gibi. Bedenin büyük bir tehlike altında…”
Ona boş gözlerle baktım. Sürekli mana rotasyonu ve meditasyon sayesinde bedenimin iyi beslenmiş dört yaşındaki çocuklardan çok daha sağlıklı olması gerekirdi.
Virion kuşkulu bakışlarımı fark etti ve avucunu belli bir açıda bağrıma bastırarak tanıdık bir acıyı tetikledi.
“Mana kullanımın yaşına rağmen bir acemi için iyi sayılır ama kılıç tekniğin ve dövüş deneyimin o kadar dehşet verici ki bunları öğrenmen için neler yaşadığını merak etmeme neden oluyor.” gözleri kısıldı. “Ama hikayende çok önemli bir şeyden bahsetmeyi unuttun.”
Kalbim deli gibi atarken Sylvia’yı öğrenmiş olmasından korkuyordum.
“Kararımı verdim. Arthur, talebem ol!” kafasını salladı ve tüm gardını indirdi.
Magnec